Cuma, Şubat 28, 2014

İlmek

Coook uzun zamandir ilk kez basi sonu belli bir oyku yazabildim... Ve sanirim bu beni cok mutlu etti...



...

Hatırladığından çok daha mat ve yapışkandı karanlık. Kendini varlığından şüpheye düşürecek kadar kör hissediyor ve bundan korkuyordu. Yanı başındaki düzenli, dingin ve derin nefesi dinleyerek sakinleşmeye çalışıyordu. Kendi nefes alışverişleri ise düzensiz bir gürültüden öteye geçemiyordu. Ne kadar nefes dolarsa doçizerlerinerine yetmiyor gibiydi. Kalbi, gümbürtüsüyle içinde bulundukları bu kara boşluğu ağzına kadar dolduruyordu.

“Bu karanlığın çıkışı neredeydi?” diye düşündü. Kalp atışları hızlandı. Boğazındaki bin düğüme bir ilmek daha eklendi. Arkasına yaslanmak istedi ama nereye yaslanabileceğini bilemiyordu. Kucağında sımsıkı tuttuğu palto yığınını düşürmemek için birbirine bağladığı kollarını açamıyor, elleriyle gezinemiyordu içeride. Korkusu büyüdükçe büyüse de sakinleşmesi gerektiğini biliyordu.

Bu derin ve karanlık çukura gelmesine sebep olan korkusunun, buradan çıkışına da engel olacağını düşünmekten alıkoyamıyordu kendini. Dışarı çıkmaya cesaret edemeyeceğine o kadar inanmıştı ki, çıkmayı başarabilirse ne yapması gerektiğini dahi düşünemiyordu.

Güneşin yeniden doğuşuna çok vardı. Ne kadar süredir burada, en dipte olduğunu kestiremese de çok zaman geçmediğini tahmin ediyordu. Kollarının arasındaki palto, nefes alışverişler dışında kıpırtısızca duruyordu. Bu da o derin çukura inmesinin üzerinden sadece saatler geçtiğini gösteriyor olmalıydı. Yine de emin olamıyordu…

Biraz sakinleşmeyi başarabildiği anda onu buraya getiren ve bundan sonra asla yalnız olmayacağını anlatan paltosunu düşündü. Gözünün önünde kare kare aktı olan biten. Yaşadıklarının gerçek olduğundan emin olabilmek için paltosunun içine sarıverdiği minik bebeği kokladı. Buradaydı, gerçekti…

Saatler önce yakıcı sancılar yapışmıştı yakasına. Sancı anlarında nefesi kesiliyor, gözleri kararıyor, içinde deli bir korku ayaklanıyordu… Son ana dek ne olduğunu bilmese de bir çözüm yolu aramıştı. Bu telaşın ortasında kalabalığın içine saklanmayı başarabilmişti. Ancak bu sancılar dayanılacak gibi değildi. Yastığını, yorganını dişlemiş, yine de baş edememişti. Nihayetinde sesleri duyan müdire hanım odaya yetişmişti. Yardım etmeye çalışmadan ve şefkatten fersah fersah öteden gelen beton gibi ağır sözleri çöküverdi odanın ortasına; “Küçük yosma!” Oradan kaçarken sadece müdire hanımın çılgınca çığlıkları asılı kalmıştı kulaklarında “Tutun! Kaçmasın, tutun!”.

Nefesi yettiğince hızlı koştu. Sancı geldikçe olduğu yere çöktü, sancıların verdiği kısa aralıklarda kalkıp koşmaya çalıştı. Islak bacakları birbirine sürtündü. İçi parçalandı. Çığlık attı. Canı yandı. Koştu. Nefesi kesildi. Ağladı. Sesi çıkmadı. Bağıramadı. Koştu. Durdu. Koştu…

Uzaktan gördüğü, etrafı kısa bir duvarla çevrili kuyuya yaklaştı. Kuyunun kenarından sarkan ip merdiveni gördüğünde neredeyse hiç düşünmeden aşağıya inmeye karar vermişti. Normal şartlar altında, çektiği o insan çatlatan sancıyla, ip bir merdivenden inmek her babayiğidin harcı değildi. Ama bu defa içindeki korku duruma el atmış; hızlıca, teklemeden aşağı inivermesine yardımcı olmuştu.

Aşağısı günün son ışık huzmelerini az da olsa almakta olduğundan alacakaranlıktı. Sancısı anbean artıyordu. Ayakta ancak birkaç saniye durabilmiş, o anda yeniden bastıran sancı atağıyla kendini olduğu yere bırakıvermişti. Ter, acı, kasılma, ıkınma… Bu döngü hiç bitmeyecek gibiydi…

Sonra bir ses çarpıverdi kulaklarına. Ağlamayı henüz öğrenememiş ciğerlerden gelen hırıltılı kısacık bir çığlık çınladı kuyunun çeperlerinde. Çığlığın etkisiyle kendine geldiğinde alıp göğsüne bastırıverdi minicik bebeğini küçük kız. Yerde serili paltoyu çekti üzerlerine. Sonra nefes nefese derin bir sessizlik…

Gözlerini açtığında emmeyi çoktan bırakmış ve uykuya dalmıştı babası meçhul minik bebeği. İçerisi iyice kararmıştı. Karanlıktan korktuğu kadar hiçbir şeyden korkamayacağını düşünürdü. Fakat o gece karanlığa dair tüm korkusu silinip gitti. Geldiği noktadan, vermek zorunda olduğu karardan ve sonraki adımlardan duyduğu korku hiçbir şeyle kıyaslanamazdı. Kalbi hız kesmeden devam ediyordu gümbürdemeye.

“Sabaha çok var” diye düşündü. “Bizi bulacaklar, beni vuracaklar, seni alacaklar” dedi. Kendi sesini duydu kulakları. Dediğine inanamadı. Ağladı. Hıçkıramadan, bağıramadan, tepinemeden ağladı. Kucağındaki paltoya sıkıca sarınıp, oturduğu yerde sırtını yaslayacak bir yer bulamadan, karanlıkta, önünü dahi göremeden ağladı.

Kirpiklerinin üzerinde kıpırdanan huzursuz ışıkla doğruldu yerinden. Ne olup bittiğini hatırlayamadı bir an, sadece kısacık bir an. Ne zaman uykuya daldığını, bayılıp bayılmadığını kestiremedi. Bitkindi. Yapış yapış ve terliydi. Kucağındaki paltoyu hiç bırakmadığını fark etti sonra. Ağlamaya bile benzemeyen mırıltısını duydu gözlerini açamayan bebeğinin.

İçeri sızan o azıcık ışıkta ilk kez gördü içinden kopup gelen kız çocuğunu. Güneş uzaktan içeri düşüyor, aydınlatıyordu bebeğinin pembe beyaz tenini. Hatırlamadığı yüzlerden izler aradı kirpiksiz gözlerinde. Bu geceden önce öğrendiği “karanlıktan” hiçbir iz kalmamıştı bebeğinin yüzünde.

Kana bulanmış eteğini toparladı. Bebeğini, kimsenin karasını taşımayan o beyaz, küçük bedeni kucağına alıp emzirdi.

Güneş kirpiklerinin arasından kalbine düştü. Küçücük bir kız çocuğu bir gecede yetişkine dönüştü. Hayattaki ilk, gerçek ve en büyük kararını verdi. Bebeğini, paltosunun yardımıyla beline bağlayıp kuyudan yukarı tırmandı…

Hiç yorum yok: