Pazartesi, Kasım 18, 2013

döküm

Geçenlerde kendimle ve başkalarıyla konuşurken...



...

bazen hayatın katlanılabilecek bir tarafı olmadığını düşünüyorum. daha doğrusu katlanılamayacak tarafları o kadar çoğalıyor ki diğerlerini ezip geçiyor sanki. üç yanlış bir doğru ilişkisi gibi. sonra "tamam, artık kötüleri düşünmeyeyim" diyorum. aklımsıra kendimi rahatlatıyorum.
ama işte bir şey oluyor, bir şey...
o iyi yanları hatırlayamıyorum...

bazen kendimi gereğinden çok daha uzun bir süre "beni" dinlemiş olarak buluyorum. içimde bir yer bıdı bıdı bıdı bıdı konuşup durmuş; kulaklarım, aklım yorulmuş... uykusuzluk beynimi ellibeşbinmilyonseksendörtüçyüzyetmişkatrilyonsekize bölüyormuş da kafam doğru yerden anlayıp doğru yerden yanıtlayamıyormuş gibi... o yüzden sanki uyuyor/uyuyabiliyor olsaydım tüm bunları daha az hisseder belki de varlıklarından bile haberdar olmazdım gibi geliyor...

bazen çok fazla düşünüyorum olanla olmayan üzerine, ondan oluyor ne oluyorsa diyorum. olanın zaten çoktan bittiğini, gerisininse önemini yitirdiğini bilsem de orada takılıyorum. soru sormayı da cevap aramayı da bırakmam gerek, biliyorum ama durduramıyorum işte bir yer tıkır tıkır tıkır işliyor makine gibi.

hesaplaşamadıklarım neden bu kadar büyük mesele haline geliyor anlamıyorum. ben zaten hayatım boyunca hiçkimseyle ve hiçbir şeyle hesaplaşma derdine girmedim ki... bazı hesaplaşamamalar çok çirkin. bazı olamamalar çok rahatsız ediyor. bazı sessizlikler çok fena baş ağrısı yapıyor.

the child is grown the dream is gone i have become comfortably numb...

2009'da şöyle bir şey yazmışım: "yıllardır altından çıkamadığım bir tavan var tam tepemde. bu kaçıncı çöküşü üzerime bilmiyorum. günün hiç beklenmedik bir anında nasıl olduğunu, nereden geldiğini anlamadığım bir zelzeleyle çöküveriyor. onarmak ne kadar zaman alırsa alsın, hangi malzemeyi kullanırsam kullanayım mutlaka bir zaman, bir yerde yeniden çöküyor... bu yüzden şimdi çöktüğü gibi kalsın ve düzelmesin istiyorum..."

bir süredir sık sık -yeniden- o tavanın altında buluyorum kendimi. kaçsam kaçacak yerim yok zaten. artık daha da tutsak gibiyim bir şekilde ve bu tutsaklık bu duyguyu tetiklediği için çok daha tehlikeli sanki.

zarar görmesini istemediğiniz bir şeyi içi sünger kaplı, mümkünse ısı yalıtımı olan bi kutuda sonsuza dek saklayabileceğinize güvenebilirsiniz ya...
hah işte kendinizi o kutuya koyduğunuzu düşünün, çıkamadıkça ne kadar çaresiz hissettiğinizi ve dışarıdakilerin sizin güvende olduğunuza dair inançlarının unutmanın da etkisiyle her gün ne kadar kuvvetlendiğini...
şu an bir kez daha anlıyorum ki hayat çok boktan lan...

işte her şey yukarıdaki örnekteki gibi... kendi kendime konuşurken de böyle... konuşmayıp sustuğumda patlamalar daha da beter. her gün daha çok boka sarıyor yaptıklarım sanki... ben her gün daha çok boka batıyorum ve toparlayamıyorum gibi. çoğu zaman kendimi tanıyamıyorum. bir de son zamanlarda öfkeyi ekledim bu harika sıkıntılara... neye bu kadar kızgın olduğumu bile bilmiyorum aslında... bok demiştim değil mi? bombok işte.

bokla bombok arasındaki mesafe kısacıksa ben ne yapayım. yazının üzerinden 4 yıl geçmiş, o hissin üzerinden kasım ayı itibarı ile tam olarak 11 yıl geçti... peki o his geçti mi? geçmedi... bir ara unutayazmıştım, ama hayat -o bombok olan hani, hatırlarsın- sağolsun oyununu oynadı. kabusumla beni bir şekilde yeniden buluşturdu ve başbaşa bıraktı...

aslında galiba içten içe inanıyorum. yani inanıyor olmasam çabalamazdım. ama bi şekilde aynı anda inanmıyor da olabilir miyim bilmiyorum :) çok saçma... o kadar saçma ki tam olarak anlatamıyorum... yeryüzünde milyonlarca insan hayatına devam etmeyi başarırken ben neden toparlanamayayım diyorum. ama gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştığım dakikalarda, içimde bir yeri hakikaten inciten minicik bir şey olduğunda bazen de hiçbir şey yokken o inanç nereye gidiyor bilemiyorum işte...

gerçekten hatırlamak istemediğim o kadar çok şey var ki harddiskimde... bir format atabilseydim keşke... üzerine düşünmemek mümkün olmuyor bazen... tüm/tek sebep bu mu bilmiyorum mesela... bahane mi ediyorum mutsuzluğuma hatırlamak istemediklerimi bilmiyorum...

bir de bazı insanlar mutsuzluk oyunlarıyla ayakta kalırlar daha doğrusu öyle varolduklarına inanırlar... aslında mutsuz da değildirler... öyle saçma sapan bir yere mi gidiyorum diye düşünüyorum bazen... o kadar, o kadar birbirine girdi ki duygularım... içimde bir yer çok ama gerçekten çok acıyor ve ben onu bastırmak için türlü numaralar yapıyorum... acıyı bastıramıyorum, geçiremiyorum, unutamıyorum... sadece başka meşguliyetlerle görmezden gelmeye çalışıyorum ve ben bunu yaptıkça o yara daha çok azıyor, coşuyor sanki... şimdiki gibi... geyik yapmaya çalışırken ağlıyor olmam gibi... gerçekten içsem bu kadar sarhoş olamazdım...

kötü deneyimlerim olmasaydı şu an benimle olan güzelliklerin hiçbiri olmayacaktı, biliyorum... ama bazen karanlık öyle bir çöküveriyor ki hiçbirini göremiyorum... varlıklarını biliyorum ama yanımda değillermiş, artık benim değillermiş gibi... şu an bana zarar vermekte olan tek şey yine benim. bunu çok iyi biliyorum. süren bir olay, kıran ya da inciten kişiler yok... sadece aklım ve aklımdakiler... anılar, kabuslar, eski isimler... silemiyorum, unutamıyorum bazı şeyleri... buraya ya da başka bir yere yazmak ya da birilerine anlatmak o kadar zor ki... canım çok yandı... gerçekten ruhumdan, kalbimden bir şeyleri çaldılar, gerçekten paramparça ettiler bir şeyleri ve iyileşmiyor...

kabus görüyorum bazen uyandığımda gerçekten uyandığımdan bile emin olamıyorum... bir şeyi yanlış yaptım, bir yerde yanlış yaptım ama bulamıyorum... gerçekten insan hak edecek ne yaptığını bilemiyor bazen... o zamanlarda tanrı, dünya, adalet, vicdan... hiçbiri yokmuş, hiç varolmamış gibi geliyor... gerçekten bu dünya bazen çok ağır geliyor... ağlayamıyorum bile... o kadar zorlanıyorum ki bazen...
boğazımda pis bi ağrı...

Hiç yorum yok: