Cuma, Mayıs 24, 2013

ukyu

çocukken ve kuzenler, teyzeler, dayılar biraradayken annane (evet annane) evinde yer yataklarına kıvrılır buz gibi ayaklarımızla birbirimizi dürtükler kıkırdar dururduk... şimdi neredeyse otuz olmuşken yer yatağını yeniden keşfediyorum. oğlumun buz gibi ve minicik ayaklarıyla beni tekmelemesiyse paha biçilemez... yok la yok... tabii ki bunun romantik bi tarafı yok, uyuyamıyorum ben...

uykuya çok düşkün olduğum o günleri düşünüp son 11 aydır uyuduğum en uzun uykunun sadece birkaç kere ile sınırlı olmakla birlikte 4 saati geçmemesi üzerine saatlerce konuşabilirim. yine de bu deneyim üzerine kısacık konuşmak gerekirse, insan günde 2 saat uykuyla filan yaşamaya devam edebiliyormuş, ölmüyormuşsun yani... onu öğrendim :)

ama mesela gece yattığım anda uykuya dalıp; sabah güneş içeri sızarken, mümkünse hava hafiiiifçe serinken ve dışarıdan kuş sesi dışında herhangi bir ses gelmezken, kendi kendime -yani alarm, fısıltı ya da herhangi bir çağırma sesi olmaksızın- uyanmak şu an yaşamayı en çok hayal ettiğim anı, sadece bir anı oluşturuyor. uyku ya da dinlenmişlikten ziyade şu kendi kendime uyanma kısmı beni nasıl cezbediyor anlatamam...

romantizmin zaman içinde o uyanış anına dönüşmesi ne kadar enteresanmış... yeni anlıyorum...

1 yorum:

parıldayan çiçek dedi ki...

Yazınız beni çocukluğuma götürdü.Yer yatağı .şimdi hayatta uyuyamıyorum.En güzel deliksiz uyumak.