Pazartesi, Kasım 18, 2013

döküm

Geçenlerde kendimle ve başkalarıyla konuşurken...



...

bazen hayatın katlanılabilecek bir tarafı olmadığını düşünüyorum. daha doğrusu katlanılamayacak tarafları o kadar çoğalıyor ki diğerlerini ezip geçiyor sanki. üç yanlış bir doğru ilişkisi gibi. sonra "tamam, artık kötüleri düşünmeyeyim" diyorum. aklımsıra kendimi rahatlatıyorum.
ama işte bir şey oluyor, bir şey...
o iyi yanları hatırlayamıyorum...

bazen kendimi gereğinden çok daha uzun bir süre "beni" dinlemiş olarak buluyorum. içimde bir yer bıdı bıdı bıdı bıdı konuşup durmuş; kulaklarım, aklım yorulmuş... uykusuzluk beynimi ellibeşbinmilyonseksendörtüçyüzyetmişkatrilyonsekize bölüyormuş da kafam doğru yerden anlayıp doğru yerden yanıtlayamıyormuş gibi... o yüzden sanki uyuyor/uyuyabiliyor olsaydım tüm bunları daha az hisseder belki de varlıklarından bile haberdar olmazdım gibi geliyor...

bazen çok fazla düşünüyorum olanla olmayan üzerine, ondan oluyor ne oluyorsa diyorum. olanın zaten çoktan bittiğini, gerisininse önemini yitirdiğini bilsem de orada takılıyorum. soru sormayı da cevap aramayı da bırakmam gerek, biliyorum ama durduramıyorum işte bir yer tıkır tıkır tıkır işliyor makine gibi.

hesaplaşamadıklarım neden bu kadar büyük mesele haline geliyor anlamıyorum. ben zaten hayatım boyunca hiçkimseyle ve hiçbir şeyle hesaplaşma derdine girmedim ki... bazı hesaplaşamamalar çok çirkin. bazı olamamalar çok rahatsız ediyor. bazı sessizlikler çok fena baş ağrısı yapıyor.

the child is grown the dream is gone i have become comfortably numb...

2009'da şöyle bir şey yazmışım: "yıllardır altından çıkamadığım bir tavan var tam tepemde. bu kaçıncı çöküşü üzerime bilmiyorum. günün hiç beklenmedik bir anında nasıl olduğunu, nereden geldiğini anlamadığım bir zelzeleyle çöküveriyor. onarmak ne kadar zaman alırsa alsın, hangi malzemeyi kullanırsam kullanayım mutlaka bir zaman, bir yerde yeniden çöküyor... bu yüzden şimdi çöktüğü gibi kalsın ve düzelmesin istiyorum..."

bir süredir sık sık -yeniden- o tavanın altında buluyorum kendimi. kaçsam kaçacak yerim yok zaten. artık daha da tutsak gibiyim bir şekilde ve bu tutsaklık bu duyguyu tetiklediği için çok daha tehlikeli sanki.

zarar görmesini istemediğiniz bir şeyi içi sünger kaplı, mümkünse ısı yalıtımı olan bi kutuda sonsuza dek saklayabileceğinize güvenebilirsiniz ya...
hah işte kendinizi o kutuya koyduğunuzu düşünün, çıkamadıkça ne kadar çaresiz hissettiğinizi ve dışarıdakilerin sizin güvende olduğunuza dair inançlarının unutmanın da etkisiyle her gün ne kadar kuvvetlendiğini...
şu an bir kez daha anlıyorum ki hayat çok boktan lan...

işte her şey yukarıdaki örnekteki gibi... kendi kendime konuşurken de böyle... konuşmayıp sustuğumda patlamalar daha da beter. her gün daha çok boka sarıyor yaptıklarım sanki... ben her gün daha çok boka batıyorum ve toparlayamıyorum gibi. çoğu zaman kendimi tanıyamıyorum. bir de son zamanlarda öfkeyi ekledim bu harika sıkıntılara... neye bu kadar kızgın olduğumu bile bilmiyorum aslında... bok demiştim değil mi? bombok işte.

bokla bombok arasındaki mesafe kısacıksa ben ne yapayım. yazının üzerinden 4 yıl geçmiş, o hissin üzerinden kasım ayı itibarı ile tam olarak 11 yıl geçti... peki o his geçti mi? geçmedi... bir ara unutayazmıştım, ama hayat -o bombok olan hani, hatırlarsın- sağolsun oyununu oynadı. kabusumla beni bir şekilde yeniden buluşturdu ve başbaşa bıraktı...

aslında galiba içten içe inanıyorum. yani inanıyor olmasam çabalamazdım. ama bi şekilde aynı anda inanmıyor da olabilir miyim bilmiyorum :) çok saçma... o kadar saçma ki tam olarak anlatamıyorum... yeryüzünde milyonlarca insan hayatına devam etmeyi başarırken ben neden toparlanamayayım diyorum. ama gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştığım dakikalarda, içimde bir yeri hakikaten inciten minicik bir şey olduğunda bazen de hiçbir şey yokken o inanç nereye gidiyor bilemiyorum işte...

gerçekten hatırlamak istemediğim o kadar çok şey var ki harddiskimde... bir format atabilseydim keşke... üzerine düşünmemek mümkün olmuyor bazen... tüm/tek sebep bu mu bilmiyorum mesela... bahane mi ediyorum mutsuzluğuma hatırlamak istemediklerimi bilmiyorum...

bir de bazı insanlar mutsuzluk oyunlarıyla ayakta kalırlar daha doğrusu öyle varolduklarına inanırlar... aslında mutsuz da değildirler... öyle saçma sapan bir yere mi gidiyorum diye düşünüyorum bazen... o kadar, o kadar birbirine girdi ki duygularım... içimde bir yer çok ama gerçekten çok acıyor ve ben onu bastırmak için türlü numaralar yapıyorum... acıyı bastıramıyorum, geçiremiyorum, unutamıyorum... sadece başka meşguliyetlerle görmezden gelmeye çalışıyorum ve ben bunu yaptıkça o yara daha çok azıyor, coşuyor sanki... şimdiki gibi... geyik yapmaya çalışırken ağlıyor olmam gibi... gerçekten içsem bu kadar sarhoş olamazdım...

kötü deneyimlerim olmasaydı şu an benimle olan güzelliklerin hiçbiri olmayacaktı, biliyorum... ama bazen karanlık öyle bir çöküveriyor ki hiçbirini göremiyorum... varlıklarını biliyorum ama yanımda değillermiş, artık benim değillermiş gibi... şu an bana zarar vermekte olan tek şey yine benim. bunu çok iyi biliyorum. süren bir olay, kıran ya da inciten kişiler yok... sadece aklım ve aklımdakiler... anılar, kabuslar, eski isimler... silemiyorum, unutamıyorum bazı şeyleri... buraya ya da başka bir yere yazmak ya da birilerine anlatmak o kadar zor ki... canım çok yandı... gerçekten ruhumdan, kalbimden bir şeyleri çaldılar, gerçekten paramparça ettiler bir şeyleri ve iyileşmiyor...

kabus görüyorum bazen uyandığımda gerçekten uyandığımdan bile emin olamıyorum... bir şeyi yanlış yaptım, bir yerde yanlış yaptım ama bulamıyorum... gerçekten insan hak edecek ne yaptığını bilemiyor bazen... o zamanlarda tanrı, dünya, adalet, vicdan... hiçbiri yokmuş, hiç varolmamış gibi geliyor... gerçekten bu dünya bazen çok ağır geliyor... ağlayamıyorum bile... o kadar zorlanıyorum ki bazen...
boğazımda pis bi ağrı...

Pazartesi, Ekim 21, 2013

30

nihayet geldim. buradayım. dönüp bakınca eskisiyle aynı yerde gibiyim. ama önüme bakınca bambaşka bir yere gittiğimi görebiliyorum. bir şey oluyor, bir şey oluyorum. kendim oluyorum yine. ben, kendim, adım, canım, oğlum, ben, içim, dışım, ben... yaşıyorum...

Pazar, Ekim 20, 2013

tanrı?


bazı cevaplar sorulardan çok önce verilmiş olsa da sormadan edemiyorum sanırım. nasıl cevaplarla karşılacağımdan çok, kimden, nasıl ve ne zaman duyacağım önemli oluyor belki de. tanımadıklarımdan ve hatta tanıma ihtimalim olmayanlardan, aniden/en beklenmedik zamanlarda gelen cevaplar nasıl bu kadar etkili oluyor üstümde? bu kadar yoğun bir bulut kümesinin içine nasıl düşüveriyorum? bu sorular, bundan öncekiler, sonrakiler... önemli mi gerçekten bu yanıtlar bu kadar?

geçecek demiştim, geçmeli...

bunu o kadar sık söylemiştim ki, hakikaten yolcu ettim içimdeki dikenleri... yaraları duruyor, kabukları kaldırılmayı bekliyor ama geçti, geçiyor... şimdi tüm yaralar yeni dikenlerini bekliyor... gelecekler, fazla bekletmeyecekler, var olan ufak tefekleriyle yokluklarını unutturacaklar... yine de şimdilik gittiler, iyi ki gittiler...

iyiyim, iyiyim...

Cuma, Ekim 04, 2013

lobkab

hayatımın sonuna dek unutamayacağımı bildiğim kötü bir anıyı unutmaya çalışmaktan vazgeçeceğim bir gün gelecek mi çok merak ediyorum.

unutmaya çalışmak
/
varlığını kabullenmek

hayatımın bir yerini kesip atmak elimdeki seçeneklerden çok daha başarılı bir sonuca ulaşmamı sağlayacaktı muhakkak... ama elimdeki gerçekçi yollara bakınca herhangi bir şekilde başarıya ulaşabileceğime dair umudum pek yok gibi...

durup düşününce, daha doğrusu dışarıdan bakmaya çalışınca her şey geride kalmış gibi. kendime kurduğum yeni ve mis hayatın içinde bu anıya dair herhangi bir kırıntı yok gibi. hatırlamıyor gibiyim, hiç yaşamamış gibi. her şey bir gün, bir yerde a. ile tanışmamla başlamış gibi. ama sonra başka bir yerde durup kendi içime bakınca hayatımın her anı, eski ve yeni her anısı o "kötü an"a çıkıyor gibi.

hatlar tam olarak nerede karıştı? başından beri karışık mıydı? ve başka sorular işte...
cevabını kendi kendime bulamayacağımdan adım gibi olduğum sorular...
belki cevapları yok bile...
karman çorman kabloların arasında bağlı kalmış, sıkışmış kafam; çıkamıyor gibiyim ben de...

Çarşamba, Eylül 25, 2013

gazgiz

hayat... bir sürü zigzag... düz bir çizgide yürümek iyi mi olurdu? nereye gideceğini, ya da sadece nereden geçeceğini bilerek yürümek peki? bilmiyorum... aslında galiba bundan önce bildiğim her şeyi unuttuğumu hatırlayınca... hiçbir sorunun cevabını bilmiyorum...

yorgunum ama geçtiğimiz aylardaki kadar döküntü içinde değilim. kontrollü olmaya çalışmak -bu kez- germek yerine rahatlattı sanırım. yine de emin değilim. -atıyorum- önümüzdeki hafta bir gün zırt diye dünya üzerime çökecek mi yine, hakikaten bilemiyorum. emin olamıyorum. kendimden ya da herhangi birinden hiçbir şekilde emin olamıyorum. müthiş bir "güvende hissetmeme" sıkıntısı içinde debelenip duruyorum. bunun bir adı var mı? vardır muhakkak... ama geçecek, sonra yine gelecek... bir top gibi sekip duruyorum... bir yerde bu sekmeler duracak, duracağım, her şey duracak... yine de...

daha az karanlık, daha çok huzur, aslında daha çok sevgi galiba ya da sadece daha çok hissetmekle ilgili... bilmiyorum dedim ya... hissedebilmeye dair bildiğim her şeyi de unuttum sanırım... taş gibi, duvar gibi... ama ağlayan bir duvar gibi çoğu zaman... ağlayan duvar olur mu?

geçecek... geçecek... geçecek...

telkin, bazen işe yarayabilen bir durak...

geçecek...

Cumartesi, Ağustos 17, 2013

?

Hayatimin en zor donemini yasiyorum Ve bunu anlayabilen bir tek allahin kulu yokmus gibi geliyor bazen. Anlamaya calisan biri var en azindan, buna da sukretmeliyim degil mi?

Gercekten cok zordayim, kimden nasil yardim istenebilecegini bile unutmus durumdayim. Kahrolasi bir yalnizlik hasil oldu hayatimda ve bunu korabilmek icin cok gec kaldigimi da biliyorum. Gecmeyecegini bildigim bi bunalimin gobeginde ve cok mutsuzum.

Keske hayatin oncesine, daha da oncesine donebilme sansim olsaydi ama yok, olmayacak, bunu biliyorum...

Salı, Ağustos 13, 2013

-

Hayatin gercekten hicbir anlaminin kalmadigi bir noktada bunu bile soyleyecek kimseyi bulamamak nasil biliyor musun? Hic bu kadar zor olmamisti. Iste simdi sictim.

Cuma, Mayıs 24, 2013

ukyu

çocukken ve kuzenler, teyzeler, dayılar biraradayken annane (evet annane) evinde yer yataklarına kıvrılır buz gibi ayaklarımızla birbirimizi dürtükler kıkırdar dururduk... şimdi neredeyse otuz olmuşken yer yatağını yeniden keşfediyorum. oğlumun buz gibi ve minicik ayaklarıyla beni tekmelemesiyse paha biçilemez... yok la yok... tabii ki bunun romantik bi tarafı yok, uyuyamıyorum ben...

uykuya çok düşkün olduğum o günleri düşünüp son 11 aydır uyuduğum en uzun uykunun sadece birkaç kere ile sınırlı olmakla birlikte 4 saati geçmemesi üzerine saatlerce konuşabilirim. yine de bu deneyim üzerine kısacık konuşmak gerekirse, insan günde 2 saat uykuyla filan yaşamaya devam edebiliyormuş, ölmüyormuşsun yani... onu öğrendim :)

ama mesela gece yattığım anda uykuya dalıp; sabah güneş içeri sızarken, mümkünse hava hafiiiifçe serinken ve dışarıdan kuş sesi dışında herhangi bir ses gelmezken, kendi kendime -yani alarm, fısıltı ya da herhangi bir çağırma sesi olmaksızın- uyanmak şu an yaşamayı en çok hayal ettiğim anı, sadece bir anı oluşturuyor. uyku ya da dinlenmişlikten ziyade şu kendi kendime uyanma kısmı beni nasıl cezbediyor anlatamam...

romantizmin zaman içinde o uyanış anına dönüşmesi ne kadar enteresanmış... yeni anlıyorum...

Salı, Mayıs 07, 2013

mül

hayat hep bildiğim yerden sorsaydı her şey daha kolay olabilirdi. nitekim karar vermekteki yavaşlığım düşünüldüğünde işlerin nasıl da kolaylaşacağını görmemek salaklık olurdu.

bazen elimde bir formüller kitabı olsa ve hayatın, insan ilişkilerinin, bir insan yetiştirmenin filan kimyasını çözmeme yardım etse diye düşünüyorum. tabii ki bu son derece fantastik düşüncemden kimseye söz etmiyorum ama düşünmeden de edemiyorum, "böyle bir kitap var mı?"

birileri bana neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylese ve ben duyduklarıma koşulsuz şartsız inansam. onu buraya koyduğum için şu oldu desem mesela ya da o kapıyı kapatırsam bu ateş daha iyi yanar diye düşünebilsem. sonucunda ne olacağını bilmediğim, gidişatı hakkında zerre kadar fikir sahibi olmadığım konularda karar vermek zorunda kalmaktan nefret ediyorum. aslında nefretimin tedirginliğimden kaynaklandığını da biliyorum. biliyorum da biliyorum ama çözemiyorum...

özetle yoruldum, nitekim çok kafa yordum...

Perşembe, Mayıs 02, 2013

ben

kafam karmakarışıkken yazmak, çizmek, konuşmak ve hatta düşünmek bile çok aptalca. yine de bu defa başka. çünkü bu defa çok uzun süredir bitmeyen, daha uzun bir süre de bitmeyeceğini bildiğim bir karmaşanın ortasındayım. bu ortalık yerde duyduğum anlatma isteğiyse bambaşka. sabah başlayıp akşama dek susmadan konuşmak istiyorum. ama karmaşa bu ya, konuşmak isterken gittikçe sessizleşiyorum.

hayatımın büyük kısmını haddinden fazla konuşarak geçirdiysem de anlattıklarım öyle sınırlı ki, ben bile şaşırıyorum. bu yüzden bir süredir kendimi önce kendime, sonra başkalarına anlatmaya çalışıyorum. bunu yapmak istememin tek sebebi kendimi kabullenip, sarıp sarmalama konusunda duyduğum bu manyak arzu. başarır mıyım bilemiyorum, sadece istiyorum...

bu yüzden deniyorum, deniyorum, deniyorum...

Cumartesi, Mart 23, 2013

Pleh

Insan bazen hiç yardımcı olmadığında daha çok yardımcı olduğunu da bilmeli...

Perşembe, Mart 21, 2013

k.a.

Şu an içimden taşan bu duygunun bir adı var mı? Sevinç ve heyecanla başlayıp hüzün ve yalnızlığa bağlanan bir yerde duruyor bu duygu.

Bir -ve belki de biricik- dostla şartları zorlayarak birkaç saat geçirmiş olmanın akabinde gelen mecburi -ve artık sürekli olduğunu kabullenme çizgisinin çoktan aşıldığı- ayrı kalma hali...

Kimsenin yerinin dolması zaten mümkün değilken bir daha hic kimsenin onun gibi olamayacağını bilmek ne fena; büyüdükçe yeni dostlukların imkansızlığına yaklaşmak, yalnızlaşmak...

Kalbim kırık...

Bugün hasret gidermeye yetmese de birazcık kavuşma getirdi bana. Ama kimsenin onun gibi ve onun kadar anlayamadığını bir kez daha -yani 86 milyonuncu kez- anladığım gün olarak da kaydedildi takvimlere... Bu öyle büyük bir acı ve sahiplenme ki -bunu da- ondan başkasının anlayamayacağı çok açık...

Kalbim gerçekten kırık...

Salı, Mart 19, 2013

Uykusuzken...

"Kendini yalnız hissettiğini biliyorum deyip elindeki uykusuz'u okumaya devam etti."

Işte hayat böyle bi şey dostum.

Cuma, Şubat 08, 2013

ses!


bir blog var, bir anne var daha doğrusu hikayesini 2005'ten 2010'a kadar okuyup sonra bir şekilde blogun adresini reader'dan silince kaybettiğim. bugün yeniden karşılaştım. karşılaşır karşılaşmaz hatırladım. heyecanla biricik oğluna kavuşmuş olmasını diledim...

ama olmadı...

http://bagdatcafe.blogspot.com/

bu blog bir annenin kendi çocuğundan nasıl ayrı bırakıldığının yıllara nasıl yayıldığını ve bitmek bilmeyen bir çileyi anlatan bir sürü yazıyı içeriyor ve şimdi bu anne yardım istiyor. sesi duyulsun istiyor...

şu linkten:

http://www.aylinanne.com/ersembe-anneleri-irem-senturk-14-yildir-oglunun-velayeti-icin-savasiyor/

hikayesini okuyabilirsiniz... sosyal medyada, medyada, bir sürü yerde sesini duyulabilirsiniz...

bir okuyun bir de okutun lütfen...

inancın bir şeylerin değişebileceğini defalarca gösteren bir güç olduğunu düşünüyorum... o yüzden inanıyorum... siz de inanın, değişime inanın ve bir şeyler yapın...

Cuma, Şubat 01, 2013

yeni

eşimle bi arkadaşımızın yaptığı yazışma yeni hayatımızı öyle güzel özetlemiş ki buraya ekleyeyim okudukça gülerim dedim...

(tamam itiraf ediyorum sadece iltifatları unutmayayım unutan olursa kafasına çakarım bi gün diye buraya kaydediyorum)

A:

"...

Bizim bebe iyi, maşallah Nilay anne olarak Wonder Woman’a dönüştüğü için her şey güzel gidiyor:

  • Zifiri karanlıkta görebiliyor,
  • 10 kilo çocuk ve artı teçhizatla saatlerce tam mobilize dolaşabiliyor,
  • En ufak sesleri bile çoook uzaktan duyabiliyor,
  • Günlerce uykusuz ve aç yaşayabiliyor,
  • Ses tellerini istediği gibi kontrol ederek çok farklı frekanslarda sesler çıkarıyor; son derece vahşi ve saldırgan varlıkları sakinleştirip uyutabiliyor (ninni de deniyor halk arasında sanırım :P),
  • Isı ve neşe saçan bakışları var ve oğlanla göz göze geldikleri anda çocuk mutlu oluyor..  
  • Fizik, kimya, biyoloji, anatomi, psikoloji, matematik gibi alanlarda üst düzey bir bilgi birikimine ulaştı ( çocuğa hangi kimyasallar zararlı, hangi açıyla yatırılmalı, 6 aydan sonra ne yer, kaç derece sıcaklıkta yıkanır, kaç saat uyur, gazı nasıl çıkar, ne zaman beslenir vs vs)

Valla bak abartıyorsam neyim…

Bazen arada doğum zamanı hastanede radyoaktif bir anne tarafından falan mı ısırıldı acaba diye merak ediyorum…Yani tamam çoooook iyi bir anne olacağını biliyordum da böyle epik bir değişim de beklemiyordum

Baba olarak ben de elimden geleni yapmaya çalışsam da devede kulak yani…

Öyle işte iyiyiz çok şükür…."


E:
Nilayin kendi durumunu anlatmayi sana birakmasindan hareketle, mesgul oldugunu farkettim. Ama madem kadinlar bu kadar becerikliydi, hani agirlik tasimak falan, neden otobuste yer veriyoruz? Hatta, neden kapiyi tutmamiz falan gerekiyo? 10 kilo yuk tasiyabiliyolarsa, elbette kapiyi acacak gucleri de vardir ::)


A:
Sorunu da şöyle yanıtlayayım E’ciğim:

Çünkü kadınlar tam olarak bir süper kahraman yapısına sahip ve zayıf, muhtaç ve mağdur olanın yanında…
Doğal olarak 6 aylık bebekle 35 yaşında eşşek kadar adamı eş tutmuyorlar bu açıdan…

Sen hiç Batman’i Süpermen’e gelen kurşunları durdurmaya çalışırken gördün mü?
Görmedin!
Neden görmedin?
Çünkü herif zaten kurşun geçirmez…

Eee hem yanımızda da tüm bu güçleri kullanırsalar gizli kimlikleri ortaya çıkar… (evet ben de bi laboratuvar kazasında yüksek dozda feminist ışınlarına maruz kaldım ve böylelikle ara ara Hipermenist’e dönüşür oldum :))

Cumartesi, Ocak 26, 2013

ön


Hayat sürekli öğrenilen ama asla durağan olmayan, durmadan değişen bir "şey". Bazen bu dinamizmin içinde daha önce öğrendiklerimin nereye gittiğini merak ediyorum. Çoğunlukla şaşırıyor, yaşama biçimimi, bildiklerimi silmeden ve yenilerini ekleyerek revize etmeye çalışıyorum. Bu konuda herkes kadar beceriksizim. Yine de çaba gösteriyor olmaktan mutluluk duyuyorum.

Çocuğu olan o kadar az (ama gerçekten az) arkadaşım var ki bebeği (ATK) ve onunla gelen değişim dalgasını çok fazla karıştırmak istemiyorum sohbete (elimde olmadan dönüp dolaşıp ATK'yı anlatsam da isteğim bu :)). Bundan sıkılabileceklerini ve bunun çok insanı olduğunu düşünüyorum. Buraya yazmak da onun gibi. Üstümde sürekli kendi önyargılarımın tedirginliği...

Ama yapacak bir şey de yok gibi. Hayatımın ağırlık merkezi bir anda "laaaaak" diye değişmişken ve bundan deli gibi mutluluk duyarken başka türlüsü mümkün mü zaten?

Salı, Ocak 08, 2013

n

herkes kadar kötüyüm,
          herkes kadar kibirli ve küstah;
daha kaba, düşüncesiz
          ve herkesten biraz daha umursamaz...
kendinden sorumlu bir sorumsuz,
hem hırsız hem de arsız
yalnız başına,
          yapayalnız...

yine

Hayat gerçekten zor bazen... Zafer kazandığına, her şeyin geride kaldığına, nihayetinde "...ve sonsuza dek mutlu yaşadılar" kısmınına geldiğine ikna olmuşken başa dönme ihtimali çok ağır...

Ne kadar soğukkanlı olursan ol, ağlamamak çok zor bazen... Tüm neşeni ve bildiğin tüm şakaları bir anda kaydetmek ve telefonun bir ucunda herhangi bir kelime bulamadan sessizliğin içine düşmeye başlamak...

Umutlu olsan da anlatabilmek mümkün değil  ve karşında kıpkırmızı gözlerle oturan dev bir adam varken, sen dünyayla birlikte gittikçe küçülürken hayatı sorgulamamak elde değil bazen...