Çarşamba, Haziran 29, 2011

.

her defasında yeniden başlıyor diye korkarak geçer mi insanın ömrü? geçmeli mi ya da?
hep aynı şekilde; hayatın ve insanların karşısında felçli gibi durarak, kaçamayarak, olduğum yere çakılıp kalarak başlıyor... kendimi kendime karşı koruyamamaktan korkmakla, sonrasında da kendimden korunmaya çalışırken insanlardan koruyamamakla devam ediyor. işte bu kısmını hayatımdaki kimsenin anlayabildiğini sanmıyorum.

bazıları potansiyel tehlike olarak görünüyor. bazılarıysa hakikaten varlıkları ile tehlike yaratıyor. ama hayatımın öyle bir yerinde duruyorlar ki söküp atabilmem -kesinlikle- imkansız. söküp atmak istemiyorum da vicdanımla yüzleşince (vicdan neremde duruyor?). sonsuza dek süreceğini bildiğim bir çark kandırmacası. ne yapacağını bilememe hali...

arada birkaç aylık molalarla yılın yüzde yetmişini aynı duygular ile tüketiyorum. sıkışmışlık. şimdilerde en yoğun duygu bu sanırım. dışarı çıkamıyorum içeride kalamıyorum. kimin ya da neyin beni bu duruma tutsak ettiği hakkında en ufak bir fikrim yok. dolayısı ile çözüm de bulamıyorum. mühim değil, bu duyguyla çok eskiden tanışıyorum... sadece nasıl başedeceğimi bir türlü bilemiyorum.

bir yerde temize çekebilsem her şeyi kimse olmadan. tek başıma kalabilsem. o zaman baştan başlayabilirim gibi geliyor. sadece "gibi geldiğini" benimle birlikte geldiği"m" sürece aslında bir yere gidemeyeceğimi öyle iyi biliyorum ki. hayallerim daha "baştan başlayabilir miydim?" sorusu ile son buluyor. yine de bir yere gitsem ve dönmesem, hiç yokmuşum gibi devam etse burada hayat ben orada yeni doğmuş gibi başlasam en başından... belki/keşke...

Pazartesi, Haziran 27, 2011

köç

üstüme çöküyor dünya. gözlerimde minik şimşekler çakıyor. şimşeklerle birlikte çöküyor binalar. karanlık, gürültü, kalabalık. mahşer yeri dedikleri neye benziyor biliyorum. sığınacak yer kalmamış. gidecek yer kalmamış. içeride kimse kalmamış. herkesten uzağa, içeriye kaçacak kapıyı bulamıyorum. üstüme çöküyor dünya.m.

Cuma, Haziran 17, 2011

gri

yağmurlu gecelerin ardından her defasında aynı şeyi yapıyorum, kaldırımda yürürken ayağımın altından gelen çıtırtı sesleriyle irkiliyorum.

yağmuru görünce güneş gören ingilizler gibi kendilerini sokaklara atan ufacık sümüklü böcekleri kaldırım taşlarının üzerinde seçmem neredeyse olanaksız. fazla griler, fazla beyazlar ve sabah o saatte gördüklerim fazla küçükler. çıtırtıları duyunca yola iniyorum, asfaltta durum farklı değil, yere baka baka, ezilmelerine mümkün mertebe engel olmaya çalışarak yürüyorum.

bu sabah çimenlerin arasından geçen yolu farkedince mutlulukla oraya koşturdum. ses yok, dışımdan "nihayet küçücük böcekleri ezmeden güne başlıyorum" dedim -ne kadar da hassasım. içimden, çimenlerde ezilen sümüklü böceklerin seslerini duymadığıma sevindim.

vicdansızlığımı seveyim, gittikçe memleketime benziyorum. çimlerde yürüyünce ses yok, üzerine düşünecek dert yok -hala ne kadar da hassasım.

Cuma, Haziran 03, 2011

.atkon

herkes hayatın boktanlığından dem vurup, her şeyin ne kadar zor olduğunu anlatıp duruyor. bunları biliyoruz, bize sevilecek şeylerden bahsedin...