Cuma, Mayıs 28, 2010

r

korkarım herzamanki gibi hiçbir şey göremiyorsun, üstelik duymuyorsun da. üzülüyorum...

püt

yine geldi, hissediyorum. görmezden gelmeye çalışıyorum. elimden bir şey gelmiyor. duruyorum, geçip gitmesini bekliyorum. sanki bir deney tüpünün içideyim, ve dışarı çıkamıyorum. hakikaten bunlar nasıl atlatılır hiç bilmiyorum.

Perşembe, Mayıs 27, 2010

Çarşamba, Mayıs 26, 2010

an

bazen biraz geri almak istiyorum, bazen çabucak geçsin diyorum. kendisine karşı nasıl hisler beklemem gerektiğini bir türlü öğrenemediğim "zaman" kafamı karıştırıyor. üzerinde oyanma yapamayacağımı idrak ettiğm her dakika kafam daha da karışıyor. zamanı eğme, bükme arzusu mümkün olmadığını bile bile daha da büyüyor...

Salı, Mayıs 25, 2010

ff

öfke bulaşıcı gerçekten de. birinde doğuyor, diğerlerinde sürüyor. zaman zaman ateşi azalıyor ama ölüyor mu, ölüyorsa bu nerede oluyor bilemiyorum...

Pazartesi, Mayıs 24, 2010

çem

biri beni kendimle konuşmaktan alıkoyabilir mi?

çok yorgunum. hem fiziken hem de ruhen bitik hissediyorum. hayatla mücadele etmenin anlamı yok, onu anladım ama kendimle olan mücadelemi sonlandıramıyorum. kavgasız günüm geçmiyor. önce küfrediyor, sonra kızıyorum kendime. sonra ağlatıyorum kendimi. sonra... sarılamıyorum işte, barış yapamıyoruz kendimle ben. bir süredir, bir dargın bir daha dargın geçinip gidemiyoruz.

dışımda sarılı folyodan çıkıp gitmesin öfkem diye tüm çabam. benden çıkan her hırçın parça, folyodan sekip kendime çarpıyor yine. kendime engel olamıyorum. o hırçın parça gidip de benden başkasına çarpmasın istiyorum.

ne için uğraşıp durduğum hakkında bir fikrim yok. sadece uğraşıyorum. sadece koşturuyorum. sadece yetiştiriyor, hallediyor, yapıyor, ediyorum. amacı, nedeni, sonucu, başarısı, neticesi yok. sadece oluyor ve bitiyorum. ama yine de şimdi sadece bittiğimi hissediyorum.

çevremde bir çember. çemberin içinde tanımadığım yüzler. nereden geldiğimi, nerede durduğumu, nereye gittiğimi bilmiyorum. kimseyi tanımıyorum da sanırım...

konuşacak başka bir şey yok...

Cuma, Mayıs 14, 2010

hanım/iğde

sabahın kör vaktinde önce kapı önündeki hanımeli, sonra biraz ilerideki iğde ağacı (mutlu olmak için yeterince sebebimiz var diyen canım Z, doğru söylüyorsun)...

işe gider gibi değil, sadece boş bir vaktimde keyfim için yolda yürür gibi ilerliyorum. başka iğde ağaçları ile karşılaşıyorum. nerede durduklarını görmek için bakmaya gerek duymuyorum (evet, daha iyisi olacak mutlaka canım Z)...

her şeyin zamanını beklediğini, daha iyilerinin geleceğini biliyor, sevdiklerimizin karnımızı doyuurmaya yeteceğine inanıyorum (sen de unutma olur mu canım Z)...

kendimi iyi hissediyorum...

Pazartesi, Mayıs 10, 2010

bencil/eyin

ölçüye, ölçülülüğe filan inanmıyorum aslında. yaşanan/yaşanacak şeylerin dozu filan yok. nasıl gelirse öyle yaşıyorsun, gelişine vuruyorsun. yine de bazen bazı şeyler için durmayı bilmek gerek sanki.
(kendimle çelişmelere doyamıyorum)

hep derim, insan biraz bencil olmalı. kendisini başkalarına kurban etmeyecek, kıymet verdiklerini üzmeyecek kadar önemsemeli kendisini. beceremediğim ama inandığım bir şey bu.

işte bu noktada "çok bencil"ler korkutuyor beni.
"beni sev, bana ver, beni eyle, bana gül, beni söyle, bana kazandır..."
yoruluyorum hepinizden. suratımın asılmasının yegane sebebi siz oluyorsunuz çoğu zaman. farklı yerlerden depreşen bencilliğiniz beni hakikaten hasta ediyor, midemi bulandırıyor.

oysa dön biraz, bak bana. o zaman hakikaten yıkılmayacak binalar yükseltebiliriz seninle. her defasında başa sarıp, yaptığımız her şeyi yıkmaz, geldiğimiz yolları dönmeyiz milyonuncu kere daha...

rica ediyorum bencil ol ama çok bencil olma.

Cuma, Mayıs 07, 2010

katay

miden berbat. yediğin hiçbir şey midende kalmak istemiyor. neyse ki annen yanında da, elini alnına koyuyor. beynin patlamak üzere, miden zaten paramparça. annen yanında, eli alnında...

duramıyorsun, öleceğini sanıyorsun, kendine gelmek için uğraşıyorsun. öyle olmasa da "merak etme nolur iyiyim ben" diyorsun. daha fazla "iyi gibi" yapamayacağından, hastaneye gitmeyi bu defa sen teklif ediyorsun.

hastaneye ait bir yatakta her ne sebeple yatıyor olursan ol, ilk önce onlar geliyor aklına. gözlerin doluyor. ağlamıyorsun ama bir şekilde gözünden bir iki damla yaş akıyor.

gözlerin kapıda, geldi mi diye bakıp duruyorsun. o yataktan çabucakkalkmak istiyorsun. kendinde güç bulamıyorsun.

ne sebeple olursa olsun oradayken ilk önce onları yanında istiyorsun. elini tutsunlar, yüzünü silsinler, sana gülümsesinler diye bekliyorsun...

Pazartesi, Mayıs 03, 2010

çark

kendi kendime sürekli "yine olmayacak" diyorum "yine olmayacak, yine olmayacak..."
işe yaramıyor sanırım. aynı yolda ve aynı hizada yürümeye başladım tekrar.

o zaman da böyle başlamıştı. sonra akşamın bir vakti deli gibi koşmuştum onu hatırlıyorum. akşam değildi aslında, geceydi ve sokakta bizden başka da kimse yoktu. bir iki cümle vardı ses tellerimin yüksekliklerine erişemediği, erişememe ağrısını yemek boruma sapladığı...

bir bunu hatırlıyorum bir de ağlamıştım yine. aptal gibi, hem salyalı hem de sümüklü bir ağlamaydı o. burnum akıyordu, dudak üstüm ıslaktı. biraz daha çamurlu olsaydı üzerimdekiler ya sokakta yaşıyorum zannederlerdi ya da bunadan sonra sokakta yaşayacağım...

kötüydü. hakikaten kötüydü.

kendi kendimi boka gömüyorum. biliyorum. başka şeyler düşünmeye çalışıyorum. duramıyorum. kafamda "ya öyle olursa ya böyle olursa" çarkı kurulu tırrrrt diye sarıyor kendisini sürekli. durduramıyorum.

anlamsız. olmayan şeyler üzerine kafa yormak çok anlamsız. üzerimdeki bu ağırlık hissi, bu olduğum yerde yerin, toğrağın dibine çökme isteği çok fena. olmuyor evet de, düşünüyorum bazen "olsa"... çöksem mi toprağın dibine...

bazı şeyleri anlatacak kadar çok kelime bilmemek ne kötü...