Cuma, Nisan 23, 2010

i

hakikaten mutluyum!
dün akşamdan beri dünyanın en güçlü insanı benim...
o kadar sevdiğim ki, sevgimden alıp kalbime tıkıştırmak istediğim kaptanım; canımıniçi, iyi ki varsın ulen!

Cumartesi, Nisan 17, 2010

ıdlırık

hiçbir şeye inanma ve lütfen konuşan sen olduğunda bu kadar kolay ikna olma...

Cuma, Nisan 16, 2010

şer /ef/ siz

sinirlenince bir yerlere vurup kıranları filan psikopat sanırdım (ki belki de hala buna inanmalıyım). ama bugün anladım ki, bu gerçekten ulaşılamaz bir nokta değil. şu normal, sakin, saygılı halinizin bir adım sonrası cam bir masayı fırlatıp atmak, cama/duvara/kapıya yumruk atmak olabilir.

insanın bu isteğin taaa yüreğinden, ciğerinden kabardığı o anda kendisini tutması öyle zor ki, bir daha böyle olursa kendimi durdurabilecek miyim bilmiyorum. durdurmak ister miyim onu da bilmiyorum.

bu dakikada içimde sadece bir ihtimale dönüşmüş olan kollarımın altındaki masayı yumruklaya yumruklaya yerle bir etme arzusu hakikaten sinirlenince sigara içmek gibi sanırım. hayır aslında sinirlenince sigara içmek değil, durdurulamayacak bir şey gibi işte frenlerin tutmadığı bir yolda, yokuşun sonundaki eve toslamak gibi. çarpacaksın ve bitecek, artık daha hızlı gitmeyeceksin, ne olacaksa olacak işte.

şu anda kulağımda sesini sonuna kadar açtığım bir şarkı, kaiowas, diyor ki "ya kendini kes ya da onları. git yık her yeri, her şeyi paramparça et, deli gibi bağır, sesin kısılana kadar bağır, git kus üzerilerine, git sık boğazlarını, git at kendini en yüksek binadan, git bir mektup bırak geride 'beni siz delirttiniz' diye, git bildiğin her yoldan zarar ver bu suistimalcilere... git bir tüfek bul, git bir ateş bul, git bir zehir bul... git yeter ki daha fazla devam etmesine izin verme."

duruyorum ben de. hiçbir yere yumruk atmadan, küfretmeden, sulanmış beynimle duruyorum. aptal gibi, olmayacağını bile bile, biri beni kurtarsın diye bekliyorum.

Çarşamba, Nisan 14, 2010

bel/ir!

"belirsizlik" olarak çağırdığımız bu durum ya da durağanlık hali hakikaten insanı çok yoruyor. endişe, belirsizliğin kemerine takınca kancayı mal gibi kalıyorsunuz siz de.

kafanız yerinde değil de hep o ne olacağı meçhul hadisenin olduğu yerde. kalbiniz göğüs kafesinizin içinde burkuluyor, sindirim sisteminizde ne olduğun anlayamadığınız bir hareketlilik sürüyor. mideniz ara ara bulanıyor. bu dönemde kulaklarınız da az duyuyor.

belirsizlik ve endişeyi huzursuzluk, onu da umutsuzluk takip ediyor. gözler kararıyor, o zamana dek yaşanmış tüm tatsız durumlar akıldan bir bir geçiriliyor. sonuca ulaşılamıyor...

belirsizlik sürdükçe içteki kıvranmalar artıyor, uykunuz geliyor. gözlerinizi açamaz hale geliyor ama yatınca uyuyamıyorsunuz. bitsin istedikleriniz, başlasın isteikleriniz, sürsün istedikleriniz... hepsi bir bir gelip uykunuzu kaçırıyor. evet, belirsizlik uyku kaçırıyor. ama bazen de uyutmaktan başka bir şey yaptırmıyor.

neticenin ellerinizin arasında oluşamadığı durumlarda müdahale şansınız olmadığını/kalmadığını bile bile inandığınız her şeye dua ediyorsunuz. sizi içinde bulunduğunuz o karmaşadan güzel haberlerle tutup çıkarsınlar istiyorsunuz. 6 yaşında bir çocuğun hediyesini beklemesinden farksız, paniğe kapılıyorsunuz. her gördüğününe "lütfen" diyor, her düşündüğünüze "keşke" ekliyorsunuz. kendi kendinize konuşurkense hep "bilmiyorum"da takılıyorsunuz...

neticede belirsizlik tüm etkileri ile kaybolana dek tatsız duygular ve sevimsiz fizyolojik durumlar ile mücadele ediyorsunuz.

şimdi...
lütfen, keşke ve bilmiyorum...

Perşembe, Nisan 01, 2010

şim

bu defa huzursuzluk dediğimiz hadiseye kaptırmayacağım. iki haftadır, belki de daha önce hiç denemediğim bir şekilde mücadele halindeyim iç huzursuzluğumla. bu mücadele savaşa benzemiyor. belki direniş diyebilirim içinde bulunduğum bu duruma.

aklımdan geçen olumsuzlukların büyük kısmını "telkin" metodu ile atlattım sanırım. aslında emin değilim. telkinin nasıl bir metod olduğunu bile bilmiyorum. yine de tahminime göre yapmakta olduğum bu şey, kendime bir şeyleri telkin etmek.

dün dediklerim gibi işte telkinlerim. hiçbir şeyin sonsuza dek sürmeyeceğini düşünüyorum. aslında daha önce de bunu düşünür ve inanır fakat "ben" sözkonusu olduğumda ikna edici olamazdım. şimdi michael ende'nin bitmeyecek öykü'sündeki sözler gerçekleniyor işte; "sonsuz dediğin nedir ki? sadece bir an..."

"sonsuza dek sürmeyecek"çilik "seni sonsuza dek seveceğim"lerin yanında ruhsuz ya da tatsız kalıyordur belki; bilmiyorum. bu durum için her şeyin şu anki haliyle güzel olduğunu biliyor olmak huzur ve mutluluk sebebi. daha fazlasına gerek var mı bilmiyorum...

eskiden, henüz kendimi, onu, durumu kabullenememişken en çok sorgladığım durumdu bu "sonsuzluk" konusu. "zaten sonsuza dek sürmeyecek, yorulmayalım" da dedim; "sonsuza dek sürecek mi? sürse keşke" de... şimdi ikisinden de uzakta, "şimdi, ne kadar çok ve ne kadar güzel" diyorum sadece.

şimdi ile anlaşmaya varmak öyle güzel ki...

her şeyi elle tutulur, gözle görülür kılan; gerçekliğinden şüphe duydurmayan; geldiği gibi, olduğu gibi, gideceği gibi yaşayabilip, sorgulara zaman çaldırmayan; öğretilen ya da öğrenilmiş kalıpların tamamını önemsiz kılan; tartışmalarda hep son noktayı koyan şimdi, seninle anlaşmaya varmak öyle güzel ki...