Çarşamba, Mart 31, 2010

krono/loji/stik

dürüst olalım; her şeye baştan başlanabilir. eskisi kadar iyi olmayabilir ya da her şey yenisiyle birlikte daha güzeldir. belki biraz yaş almışsındır ya da soluklanman gerekiyordur arada ama her şey baştan yaşanabilir. bu yüzden hatırlamalısın ki, cesaret sandığın kadar zor elde edilen bir şey değil.

kabul edelim; hiçbir tekrar ilk seferkinin etkisi/tepkisi/sonucu ile birebir aynı olmayacak. yine de bazen hatırlamaya, bazen daha mutlu olmaya, bazense kurtulmaya yarar "yeniden"ler, tekrarlar ve denemeler...

ölümle ayrıldıysan birinden ya da bir şeyden durum biraz farklı tabii. biraz daha uzun süre beklemek gerekebilir kimi şeyler için (bunu hep tekrar kavuşmalara ve sonsuza dek birarada mutlu olmalara inanan biri olarak söylüyorum). ama ne değişir? neticede şimdi ya da "sonsuz" dediğimiz şeyin içinde bir yerde yeniden yineleyebilir insan sevdiği şeyleri...

bunu da kabul edelim; hiçbir şey son değil, hiçbir şey ilk değil, hiçbir şey başlangıç ya da bitiş değil. her şey kendi içinde ilk ve son, başlangıç ve bitiş olsa da, hayatın içinde kaybolup gidiyor hepsi. bu yüzden çok üzülmemeli belki, çok sevinmeye itirazım yok ama...

bunu da dilek kabul edicilerden rica edelim; kendini kronolojiye kaptırmak hiç iyi değil. hafızanı ajanda gibi kullanmanın yararlı olduğundan bahsedenlerin hepsi ya yalan söylüyor ya da bilmişlik ediyor.

eskiyen defterlerini atamayan biri olarak söylemeliyim ki, o ajandalardaki üzeri çizililere, silinmişlere, eklenmişlere, kötülere ve tatsızlara ihtiyacım yok. hatırlamak, mutlu eden kısımlarının dışında bir eziyet benim için. bu yüzden kronolojik düzeni altüst edelim...

Cuma, Mart 19, 2010

az çorba...

biraz cesur, biraz güvenli, biraz inatçı, biraz boşvermiş, biraz rahat, biraz huzurlu, biraz zayıf, biraz saçlı, biraz güzel, biraz hırçın, biraz kızgın, biraz geveze, biraz sessiz, biraz sakin, biraz mutlu, biraz ürkek, biraz sevecen, biraz soğuk, biraz sıcak, biraz mesafeli, biraz deli, biraz akıllı, biraz zeki, biraz gerzek, biraz komik, biraz sıkıcı, biraz itici, biraz çekici, biraz eğlenceli, biraz sulu, biraz katı, biraz otoriter, biraz marksist, biraz liberal, biraz tutucu, biraz özgürlükçü, biraz anarşist, biraz hümanist, biraz tatlı, biraz şeker, biraz pembe, biraz mavi, biraz mor, biraz bilgili, biraz cahil, biraz hevesli, biraz istekli, biraz kararlı, biraz kararsız, biraz isteksiz, biraz amaçsız, biraz planlı, biraz rahatsız, biraz zararsız...

biraz bir sürü şey olmak, olmak istemek, olmaktan korkmak, olma olasılığından nefret etmek ama olmayı dilemek...

Cuma, Mart 05, 2010

yum

bir şey hissediyorum. "bunu böyle hissetmemeliyim" diyorum. içimden geçen huysuzluğu yakışıksız buluyorum. şımarık olduğumu düşünüyorum. ama bunların hiçbiri hissettiğim şeyi değiştirmiyor.

huysuz hissetiyorum. alınganlaşıyorum. bir sürü beklentiyle yükleniyorum, sebepsiz. beklentilerimi yaratan ben olduğumdan, bunların şımarıkça olduğunu düşündüğümden kimseye bir şey demiyorum. ama yine de kendi kendime oluşturduğum bir sürü beklenti kaybolup gidince kırılıyorum.

sonra bu kırgınlığın manasızlığını düşünüp öfkeleniyorum. öfkem kırgınlığımı örtecek kadar ilerleyemiyor. üzülüyorum. bazen bu kadar çocuk, bazen bu kadar şekilci olduğuma üzülüyorum. çelişkiler yumağına dönmüş aklımı çözemediğimden daralıyorum.

kendimi anlamıyorum. karşımdaki kim olursa olsun aklımı, beni anlayamazmış gibi geliyor bu yüzden. bu noktada ergenlik bunalımlarından bir adım ilerde duruyorum -neyse ki. "kimse beni anlamıyor, niye böyleler?" değil, "çözemiyor ki garipler, ben niye böyleyim?" diyorum.

dün de dedim...

yoruluyorum...

Perşembe, Mart 04, 2010

y

ben bir şey demek istiyorum, diyemiyorum da. yoruldum sadece...

kollarımın içinde, bazen bacaklarımda tüm sinirlerim çekiliyor. çirkin bir çekilme, çirkin bir huzursuzluk. algıda seçiciliğe engel olacak kadar yerleşik hale gelmiş karmaşıklık. kafamda dönüp duran sesler, durum değerlendirmeleri -ve diğer yandan boşver diyen taraf...

tüm bu anlamsız ve rahatsız edici karmaşa içinde benim koca kafam. koca kafamın etrafından içine sızan sesler. gürültü. patırtı. hakikaten yorucu ve bir de can yakıcı.

elimden kendime karşı bir şey gelmemesi çok fena. insan her şeyle baş ediyor neticede. herkesin durduğu, gittiği, gideceği yer belli, her hissiyatın doruk noktası ve dibi belli. bir benim nerede olduğum, durduğum, yönüm, yerim yurdum belli değil. yüksek bir yere çıkıp bakamadığımdan etrafı da göremiyorum bir türlü. koordinatları belirlemek için bir tepeye ihtiyacım var ya da en azından tek ayağımla üzerine basıp yükselebileceğim bir çöp kutusuna, ki elimin altında her ikisi de yok gibi.

ne yana gideceğimi bilemiyorum bazen. ne duyup ne dinlediğimden emin olamıyorum. şu huzursuzluk hali, günün bu saatinde geldiğinde bir türlü toparlanamıyorum. yoruldum sadece...

Salı, Mart 02, 2010

mrt

geçen sene 3 mart'ta kendimi bana o kadar güzel anlatmışım ki...

"hayatı yaşanabilir kılmak hatırlamakla mümkün olurken, unutamamak nasıl bu denli can yakıyor? aklım hiçbir zaman hiçbir şeye ermiyor. sadece hatırlıyor, özlüyor, seviniyor, özlüyor, üzülüyor tam unuttum sanırken yeniden hatırlıyorum... var olan hiçbir döngüye ayak uyduramıyorum... hem unuttuklarımla, hem hatırladıklarımla, hem içimdeki benlerle bir sürü mücadeleye giriyor, onlarsız olamıyor, yapamıyorum... sorular soruyor, cevap arıyor ve cevap bulamasam da ancak bu huzursuzlukla huzur buluyorum."

bbbg

"bana bir tek beni bırak ne olur, gerisi senin olsun, senin olsun..."

ut

çok unutkanım. kırdığın her şeyi ve kırış biçimini sen tekrar edene dek unutuyor, sonra kendime kızıyorum. bu kadar unutkan olmamalıyım.

çel

ah bu kendimle çelişip aklımdan geçenleri yadırgama halim...

hatırla da bir şey yap istiyorum, bunu ne sana ne de kendime diyebiliyorum. komik ve anlamsız... kendimi sorgulamadan duramıyorum. rahatsızım.