Perşembe, Şubat 18, 2010

"öfff"ke

iç sıkılması olarak adlandırdığım bi şey var benim. belki başkaları da öyle diyor, bilmiyorum. bazen -daha önce de söylediğim gibi- göğüs kafesimin üzerine bitr fil oturuyor gibi, bazen de kaburgalarımın arasına -yine- bir fil sıkışmış, ıoradan çıkmaya çalışıyor gibi...

elimde olmadan, anlamsız ve otomatikleşmiş bir şekilde oflamalar, puflamalar... durduk yere gözlerin dolması, bazen on saat boyunca durmadan koşma isteği, bazen müziğin sesini sonuna kadar açıp kulak zarlarımı unutma çabası... hepsi farklı şekilde aynı kötü, tatsız duygunun getirdiği/götürdüğü...

bu nedir? mental bir sorun mudur? nasıl uzaklaşılır bulamadım bir türlü. ergenliğimden beri aynı nane. tadım bir var bir yok. bu dengesizlik beni çok yoruyor bazen. kabullenebildiğim anlar dışında zaman çok zor geçiyor. ne yapsam, nasıl etsem bilemiyorum.

şimdi; bıkkınlık, küfretme isteği ve biraz öfke...

3 yorum:

Tugc dedi ki...

O filden aynen bende de var ve feci sinirimi bozuyor. Ve son zamanlardaki hali, özellikle öfke ve hırçınlık olarak çıkıyor.
Mental bir bozukluk mu, ben de bilemiyorum. Ama etrafımdakilerin "ya çok takıyorsun sen kafana" sözleri de ekstra tahammül edilmez.

İnsanların mutlu olabilme ve huzur becerisi, beni şaşırtıyor.
Özetle, istersen görüşelim bu konuyu :)

sherlotte holmes dedi ki...

konuşalım, konuşalım, konuşalım...

bu konuşmalar hiçbir zaman bir yere varmaz ama yine de konuşalım. o öfler pöfler konuşmalar boyunca bir yere kaçar, sonra deriiiin bir iç huzuru...

ertesi sabah uyanınca yeniden gelirler ama olsun, konuşalım :)

...

yalnız olmadığımı bilmek güzel. anlatamadığımı hissedince bu defa da üzgünlüğüm kendime dönük bir öfke oluveriyor.

o yüzden o tahammül edilmez sözleri duymak da körüklüyor. içimdeki o şey daha çok öfkeye dönüşüyor...

vs vs vs

eminim, sen de bunları biliyorsun zaten :)

ka' dedi ki...

meraba şarlot.
bahsettiğin hal, "yaygın anksiyete" olarak geçer. tam olarak göğüste fil oturması dediğinde bunun böyle olabileceğini düşünmüştüm. durduk yere göz dolmasından bahsettiğinde, literatürde bu biçimde geçen şeyden bahsettiğini anladım. sadece bu yazında da değil, neticede üstte veya altta bu ruh halinden bahsetmişsin. tanı koymaya gelmedim. tanıların benim için değil bilim iddiasında olan psikoloji için anlamı var. tanı adı altında genelleme, bir insanın bireysel hikayesini ıskalamaya gidiyor sık sık. diyeceğim şu, "yaygın anksiyete bozukluğu" mental bir durum değil, ruhsal bir durum. bir hastalık değil, bir takım özelliklerin bir araya geldiği bir sistem. 2-3 ay gibi bir süreyle gün içinde sebepsiz olduğunu düşündüğün endişelerin, sıkılmaların, göğüs sıkışman, bazen el titremen, ağlama atakların olduğunda, ortalama bir psikiyatrist sana bu "tanı"dan bahsedecektir.

ben ise şundan:
unutmak istediğini, geçmişine döngüsel olarak takılıp kalmak istemediğini anlıyorum.
geleceğe bakabilmek için o altı boş gibi duran sıkıntı anlarının izini sürmeli, hikayesini çıkartmalı, yüzleşmelisin bence. aynada, o "boş" sandığın alttaki kendinle tanışabilirsen, o zaman geçmiş sırtında bir kambur olarak, "şimdi"ni böylesine gölgeyen bir "parçan" değil, varlığını kabullendiğin izlerden ibaret bir "sen" hali olacak. o zaman, onları gururla taşıyarak geleceğe bakacaksın.

kaçma.
sevgiler,
nihan.