Çarşamba, Kasım 10, 2010

waitinpeace

Vaktiyle Türkiye'nin belki de en iyi iletişim fakültesinden mezun oldum. Mezun olduğumdan bu yana neredeyse aralıksız çalıştım. Çalıştığım her yerden kendi isteğimde, el sıkışarak ayrıldım. Teşekkür aldım, takdir gördüm.

-Henüz- kısacık çalışma hayatım boyunca verilen sözlere sadık kaldım, insanların sözlerinde duracağına inandım, görevlerimi eksiksiz olarak yerine getirdim, yanlışım varsa telafi ettim, hatayı onarmanın yetmeyeceğini düşündüğümde özür dilemeyi bildim, bilmediğim şeyi öğrenmekten yerinmedim, dürüst ve açık sözlü oldum, fikrimi de zikrimi de sakınmadım ve işin en kötü yanı karşımdaki insanı kendim gibi bildim.

Bir önceki işimden delirmeden önce kurtardım kendimi. Küfürlerden, bağırış çağırıştan, mobbing denen o hadiseden kaçtım. Sonra eskisinden bir parça daha iyi ama bambaşka tuhaflıklara sahip başka bir yerde işe başladım.

Şu an bulunduğum noktada -en azından- iletişim sektöründe dürüstlüğün beş para etmediğini görüyorum. Bir iş nasıl başlarsa öyle gidermiş, bunu yeni öğreniyorum. İnsanlara güvenmek en büyük eşeklikmiş mesela, her yer kaypaklarla doluymuş, her şeyin altından başka bir şey çıkıyormuş yeni anlıyorum. Bir işi sevmek ve benimsemek dışında başarıya ulaştırmak istemekse en büyük hataymış bunu da çok net görüyorum.

Geçirdiğim şu son dönemde saçlarımın bir kısmını döktüm, yeniden çıkmasını umduğum saçlarımı bekliyorum, ama çok umutlu olamıyorum. Yüzümü sivilceler bastı. İyice kilo aldım. Geceleri uyuyamaz, uyuduğumda gördüğüm kabuslarla baş edemez hale geldim.

Burada çok şey öğrendim, en çok buna seviniyorum. Bir önceki işimden ayrıldığıma pişman olmadım ve buna da seviniyorum. Severek çalıştım, geçmişe dönüp bakınca içim çok rahat (İşte bununla huzur buluyorum)...

Ama şimdi "Başlamışım parasına puluna, sadece huzur istiyorum" diyorum. Umarım aradığımı çok çabuk bulurum.

Her gün bir öncekinden beter... Sadece sürekli "Umarım herkes hak ettiğiyle karşılaşır" diyorum...

Salı, Kasım 09, 2010

things you must do before you die

ulanbatur'dan fazlasını içeren bir moğolistan ziyareti...

-ecek

değişim iyidir...
büyük ya da küçük, hızlı ya da yavaş fark etmez...
değişim hakikaten iyidir.

Perşembe, Ekim 28, 2010

beinghuman

hava bu kadar kapalıyken, deli gibi yağmur yağarken, gündüz vakti içeride ışıkları yakmak zorunda kalırken mutlu hissetmeyeli ne kadar olmuştu? yakınmak için her fırsatı itina ile değerlendiren ben değilmişim sanki...

Çarşamba, Ekim 27, 2010

the end

seni affettim. çok şükür yoktun ve ben seni sadece "içimden" affettim.

kendi kendine oldu her şey. o uzun yolu yürürken birden çözülüverdi içimde bi şey. yapmadın, yapmadım, yaptın ve yaptım. sonra çözüldü içimde her şey. bu kadar kolay oluşuna bile şaşırmadım. hiçbir şey olmamış, onca nefret içime dolup, gözlerimden taşmamış gibi başa döndüm. durdum. herhangi birinden farksız olduğunu gördüm.

yollarımız kesişmemek üzere ayrıldığında içimde ne acı ne de öfke vardı. insan hisssizlikten ölür mü bilmiyorum ama ben hissizlikten ölmek üzereydim. zaman geçtikçe, zaman hissizliği küflendirdikçe nefret, acı ve çaresizlikle dolmaya başladım. insanın kendini acısına bağımlı kılması ne fena şey. ben onca sene çaresizliğime yaslanıp öyle ayakta kaldım. ve geçtiğimiz onca seneyi içimde başedemediğim bir karmaşayı sarıp sarmalamakla geçirdim. sonra bir gün, yolda yürürken, sara sarmalaya sahip olduğum koca paçavra yığınını çöpe attım.

özetle; bitti, seni affettim.

Pazartesi, Ekim 25, 2010

r

seninle konuşmayı seviyorum; konuşmalarımı kayıt altına almayıp, meselenin özünü hep hatırladığın için...

insan doğasının en nadide parçası yırtıcılığı bir kenara bırakıp, yanıma geldiğinde içimdeki o kötü şeyler geçmese de hakikaten yanımda olmak istediğini biliyorum. ve bunu bilmek benim için yavaş ama çoook derin bir değişimin başlangıcı oluyor her seferinde. dinleyip hakikaten merak edişin... soruşun ve hiçbir şey sormaman gerektiğinde sessizce kenara çekilişin... bunların hepsi neden yanında olduğumu unutmamamı sağlıyor. birçok şeyi unutmayı, bazı şeyleri hiç hatırlamamayı seçtiğim halde seni neden sevdiğimi ve sevmekte olduğumu bu yüzden aklımdan çıkaramıyorum herhalde.

yanında konuşuyor, susuyor, ağlıyor ya da gülüyor oluşum hiçbir şeyi değiştirmiyor. bundan o kadar eminim ki test etme ihtiyacı duymadan her türlü ruhi değişimimi hem sen varmış hem de yokmuşsun gibi o an kendimi kısıtlamaksızın seriveriyorum ortaya. rahatlamıyorum. gerilmiyorum da. her şey kaldığı yerden, değişmeden devam ediyor işte.

her şey değişiyor ama yine de hiçbir şey değişmeden devam devam ediyor "bu"

diyecek pek bir şey yok.

zaman geçer...

Salı, Ekim 19, 2010

?

rüyalarımda yıllardır görmediğim ya da görüşmediğim arkadaşlarımı görüyorum. hem de deli dehşet özlediğimi hissederek...

Perşembe, Ekim 14, 2010

tamyirmisene

ölüm ve doğum hayatın içinde yaşadığımız her şeyden çok daha gerçek. kabullenmeyi bu kadar zor hale getiren biziz sanırım. hiçbir şey acıyı azaltmıyor ama bunları çaresizliğe dönüştürmek çok saçma...

Pazartesi, Ekim 04, 2010

0141

bir küçücük aslancık varmış, kırlarda ko ko koşar oynarmış.
babası onu çoook severmiş, "sen benim ca ca canımsın" dermiş...

Salı, Eylül 28, 2010

&

sevilecek yanın yok. bunu ikimiz de biliyoruz. hatta öyle ki bunu en iyi sen biliyorsun, kimsenin seni bununla yüzleştirmesine ihtiyaç duymuyorsun. adım atıp mesafeyi açtıkça arkanda balçık yığınları bırakıyorsun. bok değil, çamur değil sadece bedeninden kalan-zihninden akan tonlarca balçığı arkanda bırakıyorsun. geride kalan balçık göllerini fark etmediğine inanmamı bekleme. unutma, seni senden daha iyi tanıyorum. çünkü ben hem içini (senin gibi) hem de dışını (tıpkı diğerleri gibi) biliyorum.

temizleyemeyeceğini bildiklerini görmemiş gibi yapıyorsun, anlıyorum. birisi sana seslendiğinde duymamış, geçmişe dönüp bakınca hatırlamamış ve daha da kötüsü her şeyi unutmuş gibi gibi yapıyorsun. ben yine de anlıyorum. ben -mış gibi yaptığın onca şeyin arasında sürdürdüğün bu istikrarsız tutumu anlayamıyorum.

ne bağışlayacak kadar önemsemeli seni ne de görmezden gelecek kadar dikkate değer bulmamalı. yine de merak ediyor insan, unuttukların canını neden bu kadar yakıyor? hatırlamadıkların seni nasıl bu kadar öfkelendiriyor? işte bunları gerçekten anlayamıyorum.

Cuma, Eylül 24, 2010

şı/kıç/

"acil çıkış"

böyle bi kapı koymalılar insanın hayatına. yani içeride yangın çıkınca kendini atabil yangın merdivenine. sonra ister aşağı kaç ister merdivende dur öylece, istersen hiç çıkma içeriden keyfine kalmış. sadece o kapının varlığını bilmek bile güç verecek sanki.


"don't panic"

ya da böyle bir buton olsa... bir kitap olsa ve üzerinde bu yazsa mesela (42)... her şey daha kolay olmaz mıydı bu insan yığınının arasında?


"mavi liman"

nazım gelse gözümün içine baksa anlasa aklımdan geçen her şeyi... "tanısam ne çok şey değişirdi" demek yerine tanısam hakikaten de bunları ben söylemeden o

"çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
seyir defterini başkası yazsın.
çınarlı, kubbeli mavi bir liman.
beni o limana çıkaramazsın..."

deyiverse ne kadar güzel olurdu...

Pazartesi, Eylül 20, 2010

pazartesi

affetmenin ne kadar büyük bir erdem olduğu hususunda yıllardır uyutulduğumu neden bu kadar geç anladım? oysa son derece ödlekçe bir durum imiş bu. özsaygının yollarından biri de işlenen kabahatin büyüklüğü karşısında cezasını verebilmekten geçiyor -imiş- sanırım...

Perşembe, Eylül 02, 2010

/me

yıllardır hepimizi kandırdılar, hayat düşünmeyince güzel...

Pazartesi, Ağustos 09, 2010

tat/il

o kadar kocaman bir huzur ki, sadece bir haftası bile bir yılı sildi süpürdü hatta tozları bile aldı. yıllardır görmediğim canımın içine tamamen tesadüfen sarılmak, bahçeden toplanan domates, köy pazarından alınan peynir ve ağaçtan koparılan nektarlar, bir sürü yıldız, pırıl pırıl deniz, deriiiin bi sessizliğin ortasındaki keman sesi sonra bi de mızıka sesi...

kimsenin beni "tatil bitiyor" huzursuzluğuna sokmasına, keşke daha uzun sürseydi sıkıntısına bulaştırmasına izin vermedim hatta onlara bile "neyse ki" dedirttim, güzel sözler aldım, güzel sözler verdim, bir sürü anı ve bir sürü kahkahayı biraraya getirip evime döndüm...

sıcaktan başka şikayet edecek şey yok, varsa da düşünesim yok...

Çarşamba, Temmuz 21, 2010

bık!

yo-rul-dum! şu beynimin içinde büyüdükçe büyüyen ve benim sürekli gizlemeye çalıştığım bıkkınlıktan hakikaten yoruldum. geleceğe dair umudu, beklentisi filan olmayan bi insandan ne beklenirse ben de aynen onu sunuyorum çevreme, huzursuzluk, boş laf, depresif ıvır zıvırlar. ne gereksiz... oysa eskiden böyle miydi? evet, böyleydi aslında. kimi kandırıyorum?

Salı, Temmuz 20, 2010

ya2

her gün biraz daha iyi. nasıl böyle oluyor bilmiyorum ama halloluyor işte. misal ona kızgınlığımın geçtiğini görüyor ama hala sevmediğimi fark ediyorum. bu iki duyguyu birbirine karıştırmayınca neyin ne olduğundan emin oluyor, vedalaşıyorum. geçip gidiyor, umrumda bile olmuyor.

sonra, umrumda olan şeyleri kafamda hizaya sokabiliyorum. gerisinin kıçına tekmeyi basmak çok kolay olmasa da bunu da biraz biraz başarıyor gibiyim... hakikaten umursamadığım şeylerin etkileri ni de tepkileri kadar düşünmemeyeuğraşıyorum. uğraş vermek işe yarıyor. insan her zaman kendinde uğraşacak istek bulamasa da uğraşmak işe yarıyor...

bilmiyorum, dediğim gibi her gün biraz daha iyi ve ben sadece böyle gitsin diye uğraşıyorum.

Cuma, Temmuz 16, 2010

y.a.

bi şey oluyor, bi şey kafama takılılıyor sonra hemen kırmızı düğmeye basıp durduruyorum.

"bunun bi sebebi var. yani aslında yok ve sen olmadığını biliyorsun. ve bu durumda bunun bi sebebi var, önüne geçebilirsin. oldu, bitti ve hepsi geride kaldı" diyorum ve geçiyor...

toparlıyorum, toparlarım.

Pazartesi, Temmuz 12, 2010

DNA

İki kitaba ulaşmaya çalışıyorum yıllardır ama bulamıyorum bi türlü.

Douglas Adams "Kutsal Dedektiflik Bürosu -Dirk Gently's Holistic Detective Agency" ve "Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati - The Long Dark Teatime of the Soul"


Bu kitapların Türkçe baskıları yok o yüzden eski olur, fotokopi olur elinde olan varsa iletir mi acaba bana? Ha Türkçesini bulamadık İngilizce de olur... Ama ne güzel olur var yaaa...

Çarşamba, Temmuz 07, 2010

hyt

hiç bu kadar anlamsız olmamış ve anlamsızlığı bu kadar desteklenmemişti...

Perşembe, Haziran 24, 2010

etkafa

işin en sinir bozucu yanı, kafası çalışmayan ama kafasının çok çalıştığını sanan biriyle tanışmak/karışmak...

Çarşamba, Haziran 23, 2010

kob

taş değilim, duvar değilim, robot değilim de; siz öyle sandınız. mühim değil. vedalaşmadık ama vedalaşmış kadar olduk bence ve bu kadarı yetti yani bana.

ayağa kalkıp "bokkafalılar" diye bağırmak, sokağa çıkıp anaavrat söve söve koşmak istiyorum...
evet, yanılmadınız. hayat ile ilgili yegane hayalim sövmek üzerine kurulu ve bu hayalden daha kıymetli bir şey yok şu an gözümde. siz, hiçbir şeysiniz.

yalan yanlış, tatsız tuzsuz devam etmek yerine ağzımdaki salyaları saça saça, bir heyecanla üzerinize yürümek, saçımı başımı darmadağın edip koşturmak... evet... yegane hayalimi sizinle renklendiriyorum yine...

bana bu güzelliği sunan herkese teşekkür ediyorum sadece...

aferin!

Salı, Haziran 22, 2010

adev

hiçbiriniz yoksunuz. bundan önce de yoktunuz. yine oyuna geldim ve bunu hepimiz biliyoruz. üç yıl, beş yıl, on yıl... hep varolduğunuza inandırdınız. sonra birden pufff! kendinizden geriye hiçbir şey bırakmadınız. vedalaşmaya tenezzül, sözlerinize riayet etmediniz. söyleyecek bir şey bırakmadığınız gibi hepiniz kalbimi kırarak gittiniz...

Perşembe, Haziran 10, 2010

5yüz

3 seneyi çoktan doldurmuşuz burada. 500. kayıt oluyormuş bu. 3 sene için 500 kayıt çok bile bence. fazla konuştum, fazla konuşuyorum. hem kimse okusun diye yazmıyorum hem de gayet açık bir yerde herkesin görebileceği kadar yüksek sesle konuşuyorum. basit ama son derece çelişik de...

biliyorum ki burada söylediğim hiçbir şey ne kendi içinde ne de başkaları nazarında anlamlı. burada söylediğim her şey sadece söylenirken var. söylendiği -ya da daha iyimser davranırsak- paylaşıldığı anda buharlaşıyor bu sözler/fikirler/hisler/insanlar...

kendime sansür uygulamak istediğim çok oldu; ben burayı toptan kaldırayım, öldüreyim dediğim de... uzun uzun sustum. çok şey anlattım. neticede döndüm dolaştım devam ettim. daha ne kadar burada bir şeyler söylemeye devam ederim bilmiyorum. ama burayı, bir şekilde konuşabildiğimi hissettirdiği için seviyorum... ve bir de normal şartlar altında karşılamamın zor olduğu insanları sanki tanıyormuşum, hatta arkadaşlarımmış gibi hissetmemi sağladığı için...

o yüzden bu üç seneye, bu blogları buldurduğu için "benbigün"e, bu adreslerin içlerini doldurdukları ve gerçekten tanışmadığım halde okudukça daha çok tanıyormuş gibi hissettirdikleri için onlara teşekkür edeyim...

deryik, sardunya, , talisman

edit: nası unuturum

ve

tugc

nun

burnun öyle karakteristikmiş ki ne zaman sana benzeyen birini gördüğümü düşünsem tek benzerliğinizin garip burnunuz olduğunu fark ediyorum... sonra da aslında benzeşmediğinizi...

Cuma, Mayıs 28, 2010

r

korkarım herzamanki gibi hiçbir şey göremiyorsun, üstelik duymuyorsun da. üzülüyorum...

püt

yine geldi, hissediyorum. görmezden gelmeye çalışıyorum. elimden bir şey gelmiyor. duruyorum, geçip gitmesini bekliyorum. sanki bir deney tüpünün içideyim, ve dışarı çıkamıyorum. hakikaten bunlar nasıl atlatılır hiç bilmiyorum.

Perşembe, Mayıs 27, 2010

Çarşamba, Mayıs 26, 2010

an

bazen biraz geri almak istiyorum, bazen çabucak geçsin diyorum. kendisine karşı nasıl hisler beklemem gerektiğini bir türlü öğrenemediğim "zaman" kafamı karıştırıyor. üzerinde oyanma yapamayacağımı idrak ettiğm her dakika kafam daha da karışıyor. zamanı eğme, bükme arzusu mümkün olmadığını bile bile daha da büyüyor...

Salı, Mayıs 25, 2010

ff

öfke bulaşıcı gerçekten de. birinde doğuyor, diğerlerinde sürüyor. zaman zaman ateşi azalıyor ama ölüyor mu, ölüyorsa bu nerede oluyor bilemiyorum...

Pazartesi, Mayıs 24, 2010

çem

biri beni kendimle konuşmaktan alıkoyabilir mi?

çok yorgunum. hem fiziken hem de ruhen bitik hissediyorum. hayatla mücadele etmenin anlamı yok, onu anladım ama kendimle olan mücadelemi sonlandıramıyorum. kavgasız günüm geçmiyor. önce küfrediyor, sonra kızıyorum kendime. sonra ağlatıyorum kendimi. sonra... sarılamıyorum işte, barış yapamıyoruz kendimle ben. bir süredir, bir dargın bir daha dargın geçinip gidemiyoruz.

dışımda sarılı folyodan çıkıp gitmesin öfkem diye tüm çabam. benden çıkan her hırçın parça, folyodan sekip kendime çarpıyor yine. kendime engel olamıyorum. o hırçın parça gidip de benden başkasına çarpmasın istiyorum.

ne için uğraşıp durduğum hakkında bir fikrim yok. sadece uğraşıyorum. sadece koşturuyorum. sadece yetiştiriyor, hallediyor, yapıyor, ediyorum. amacı, nedeni, sonucu, başarısı, neticesi yok. sadece oluyor ve bitiyorum. ama yine de şimdi sadece bittiğimi hissediyorum.

çevremde bir çember. çemberin içinde tanımadığım yüzler. nereden geldiğimi, nerede durduğumu, nereye gittiğimi bilmiyorum. kimseyi tanımıyorum da sanırım...

konuşacak başka bir şey yok...

Cuma, Mayıs 14, 2010

hanım/iğde

sabahın kör vaktinde önce kapı önündeki hanımeli, sonra biraz ilerideki iğde ağacı (mutlu olmak için yeterince sebebimiz var diyen canım Z, doğru söylüyorsun)...

işe gider gibi değil, sadece boş bir vaktimde keyfim için yolda yürür gibi ilerliyorum. başka iğde ağaçları ile karşılaşıyorum. nerede durduklarını görmek için bakmaya gerek duymuyorum (evet, daha iyisi olacak mutlaka canım Z)...

her şeyin zamanını beklediğini, daha iyilerinin geleceğini biliyor, sevdiklerimizin karnımızı doyuurmaya yeteceğine inanıyorum (sen de unutma olur mu canım Z)...

kendimi iyi hissediyorum...

Pazartesi, Mayıs 10, 2010

bencil/eyin

ölçüye, ölçülülüğe filan inanmıyorum aslında. yaşanan/yaşanacak şeylerin dozu filan yok. nasıl gelirse öyle yaşıyorsun, gelişine vuruyorsun. yine de bazen bazı şeyler için durmayı bilmek gerek sanki.
(kendimle çelişmelere doyamıyorum)

hep derim, insan biraz bencil olmalı. kendisini başkalarına kurban etmeyecek, kıymet verdiklerini üzmeyecek kadar önemsemeli kendisini. beceremediğim ama inandığım bir şey bu.

işte bu noktada "çok bencil"ler korkutuyor beni.
"beni sev, bana ver, beni eyle, bana gül, beni söyle, bana kazandır..."
yoruluyorum hepinizden. suratımın asılmasının yegane sebebi siz oluyorsunuz çoğu zaman. farklı yerlerden depreşen bencilliğiniz beni hakikaten hasta ediyor, midemi bulandırıyor.

oysa dön biraz, bak bana. o zaman hakikaten yıkılmayacak binalar yükseltebiliriz seninle. her defasında başa sarıp, yaptığımız her şeyi yıkmaz, geldiğimiz yolları dönmeyiz milyonuncu kere daha...

rica ediyorum bencil ol ama çok bencil olma.

Cuma, Mayıs 07, 2010

katay

miden berbat. yediğin hiçbir şey midende kalmak istemiyor. neyse ki annen yanında da, elini alnına koyuyor. beynin patlamak üzere, miden zaten paramparça. annen yanında, eli alnında...

duramıyorsun, öleceğini sanıyorsun, kendine gelmek için uğraşıyorsun. öyle olmasa da "merak etme nolur iyiyim ben" diyorsun. daha fazla "iyi gibi" yapamayacağından, hastaneye gitmeyi bu defa sen teklif ediyorsun.

hastaneye ait bir yatakta her ne sebeple yatıyor olursan ol, ilk önce onlar geliyor aklına. gözlerin doluyor. ağlamıyorsun ama bir şekilde gözünden bir iki damla yaş akıyor.

gözlerin kapıda, geldi mi diye bakıp duruyorsun. o yataktan çabucakkalkmak istiyorsun. kendinde güç bulamıyorsun.

ne sebeple olursa olsun oradayken ilk önce onları yanında istiyorsun. elini tutsunlar, yüzünü silsinler, sana gülümsesinler diye bekliyorsun...

Pazartesi, Mayıs 03, 2010

çark

kendi kendime sürekli "yine olmayacak" diyorum "yine olmayacak, yine olmayacak..."
işe yaramıyor sanırım. aynı yolda ve aynı hizada yürümeye başladım tekrar.

o zaman da böyle başlamıştı. sonra akşamın bir vakti deli gibi koşmuştum onu hatırlıyorum. akşam değildi aslında, geceydi ve sokakta bizden başka da kimse yoktu. bir iki cümle vardı ses tellerimin yüksekliklerine erişemediği, erişememe ağrısını yemek boruma sapladığı...

bir bunu hatırlıyorum bir de ağlamıştım yine. aptal gibi, hem salyalı hem de sümüklü bir ağlamaydı o. burnum akıyordu, dudak üstüm ıslaktı. biraz daha çamurlu olsaydı üzerimdekiler ya sokakta yaşıyorum zannederlerdi ya da bunadan sonra sokakta yaşayacağım...

kötüydü. hakikaten kötüydü.

kendi kendimi boka gömüyorum. biliyorum. başka şeyler düşünmeye çalışıyorum. duramıyorum. kafamda "ya öyle olursa ya böyle olursa" çarkı kurulu tırrrrt diye sarıyor kendisini sürekli. durduramıyorum.

anlamsız. olmayan şeyler üzerine kafa yormak çok anlamsız. üzerimdeki bu ağırlık hissi, bu olduğum yerde yerin, toğrağın dibine çökme isteği çok fena. olmuyor evet de, düşünüyorum bazen "olsa"... çöksem mi toprağın dibine...

bazı şeyleri anlatacak kadar çok kelime bilmemek ne kötü...

Cuma, Nisan 23, 2010

i

hakikaten mutluyum!
dün akşamdan beri dünyanın en güçlü insanı benim...
o kadar sevdiğim ki, sevgimden alıp kalbime tıkıştırmak istediğim kaptanım; canımıniçi, iyi ki varsın ulen!

Cumartesi, Nisan 17, 2010

ıdlırık

hiçbir şeye inanma ve lütfen konuşan sen olduğunda bu kadar kolay ikna olma...

Cuma, Nisan 16, 2010

şer /ef/ siz

sinirlenince bir yerlere vurup kıranları filan psikopat sanırdım (ki belki de hala buna inanmalıyım). ama bugün anladım ki, bu gerçekten ulaşılamaz bir nokta değil. şu normal, sakin, saygılı halinizin bir adım sonrası cam bir masayı fırlatıp atmak, cama/duvara/kapıya yumruk atmak olabilir.

insanın bu isteğin taaa yüreğinden, ciğerinden kabardığı o anda kendisini tutması öyle zor ki, bir daha böyle olursa kendimi durdurabilecek miyim bilmiyorum. durdurmak ister miyim onu da bilmiyorum.

bu dakikada içimde sadece bir ihtimale dönüşmüş olan kollarımın altındaki masayı yumruklaya yumruklaya yerle bir etme arzusu hakikaten sinirlenince sigara içmek gibi sanırım. hayır aslında sinirlenince sigara içmek değil, durdurulamayacak bir şey gibi işte frenlerin tutmadığı bir yolda, yokuşun sonundaki eve toslamak gibi. çarpacaksın ve bitecek, artık daha hızlı gitmeyeceksin, ne olacaksa olacak işte.

şu anda kulağımda sesini sonuna kadar açtığım bir şarkı, kaiowas, diyor ki "ya kendini kes ya da onları. git yık her yeri, her şeyi paramparça et, deli gibi bağır, sesin kısılana kadar bağır, git kus üzerilerine, git sık boğazlarını, git at kendini en yüksek binadan, git bir mektup bırak geride 'beni siz delirttiniz' diye, git bildiğin her yoldan zarar ver bu suistimalcilere... git bir tüfek bul, git bir ateş bul, git bir zehir bul... git yeter ki daha fazla devam etmesine izin verme."

duruyorum ben de. hiçbir yere yumruk atmadan, küfretmeden, sulanmış beynimle duruyorum. aptal gibi, olmayacağını bile bile, biri beni kurtarsın diye bekliyorum.

Çarşamba, Nisan 14, 2010

bel/ir!

"belirsizlik" olarak çağırdığımız bu durum ya da durağanlık hali hakikaten insanı çok yoruyor. endişe, belirsizliğin kemerine takınca kancayı mal gibi kalıyorsunuz siz de.

kafanız yerinde değil de hep o ne olacağı meçhul hadisenin olduğu yerde. kalbiniz göğüs kafesinizin içinde burkuluyor, sindirim sisteminizde ne olduğun anlayamadığınız bir hareketlilik sürüyor. mideniz ara ara bulanıyor. bu dönemde kulaklarınız da az duyuyor.

belirsizlik ve endişeyi huzursuzluk, onu da umutsuzluk takip ediyor. gözler kararıyor, o zamana dek yaşanmış tüm tatsız durumlar akıldan bir bir geçiriliyor. sonuca ulaşılamıyor...

belirsizlik sürdükçe içteki kıvranmalar artıyor, uykunuz geliyor. gözlerinizi açamaz hale geliyor ama yatınca uyuyamıyorsunuz. bitsin istedikleriniz, başlasın isteikleriniz, sürsün istedikleriniz... hepsi bir bir gelip uykunuzu kaçırıyor. evet, belirsizlik uyku kaçırıyor. ama bazen de uyutmaktan başka bir şey yaptırmıyor.

neticenin ellerinizin arasında oluşamadığı durumlarda müdahale şansınız olmadığını/kalmadığını bile bile inandığınız her şeye dua ediyorsunuz. sizi içinde bulunduğunuz o karmaşadan güzel haberlerle tutup çıkarsınlar istiyorsunuz. 6 yaşında bir çocuğun hediyesini beklemesinden farksız, paniğe kapılıyorsunuz. her gördüğününe "lütfen" diyor, her düşündüğünüze "keşke" ekliyorsunuz. kendi kendinize konuşurkense hep "bilmiyorum"da takılıyorsunuz...

neticede belirsizlik tüm etkileri ile kaybolana dek tatsız duygular ve sevimsiz fizyolojik durumlar ile mücadele ediyorsunuz.

şimdi...
lütfen, keşke ve bilmiyorum...

Perşembe, Nisan 01, 2010

şim

bu defa huzursuzluk dediğimiz hadiseye kaptırmayacağım. iki haftadır, belki de daha önce hiç denemediğim bir şekilde mücadele halindeyim iç huzursuzluğumla. bu mücadele savaşa benzemiyor. belki direniş diyebilirim içinde bulunduğum bu duruma.

aklımdan geçen olumsuzlukların büyük kısmını "telkin" metodu ile atlattım sanırım. aslında emin değilim. telkinin nasıl bir metod olduğunu bile bilmiyorum. yine de tahminime göre yapmakta olduğum bu şey, kendime bir şeyleri telkin etmek.

dün dediklerim gibi işte telkinlerim. hiçbir şeyin sonsuza dek sürmeyeceğini düşünüyorum. aslında daha önce de bunu düşünür ve inanır fakat "ben" sözkonusu olduğumda ikna edici olamazdım. şimdi michael ende'nin bitmeyecek öykü'sündeki sözler gerçekleniyor işte; "sonsuz dediğin nedir ki? sadece bir an..."

"sonsuza dek sürmeyecek"çilik "seni sonsuza dek seveceğim"lerin yanında ruhsuz ya da tatsız kalıyordur belki; bilmiyorum. bu durum için her şeyin şu anki haliyle güzel olduğunu biliyor olmak huzur ve mutluluk sebebi. daha fazlasına gerek var mı bilmiyorum...

eskiden, henüz kendimi, onu, durumu kabullenememişken en çok sorgladığım durumdu bu "sonsuzluk" konusu. "zaten sonsuza dek sürmeyecek, yorulmayalım" da dedim; "sonsuza dek sürecek mi? sürse keşke" de... şimdi ikisinden de uzakta, "şimdi, ne kadar çok ve ne kadar güzel" diyorum sadece.

şimdi ile anlaşmaya varmak öyle güzel ki...

her şeyi elle tutulur, gözle görülür kılan; gerçekliğinden şüphe duydurmayan; geldiği gibi, olduğu gibi, gideceği gibi yaşayabilip, sorgulara zaman çaldırmayan; öğretilen ya da öğrenilmiş kalıpların tamamını önemsiz kılan; tartışmalarda hep son noktayı koyan şimdi, seninle anlaşmaya varmak öyle güzel ki...

Çarşamba, Mart 31, 2010

krono/loji/stik

dürüst olalım; her şeye baştan başlanabilir. eskisi kadar iyi olmayabilir ya da her şey yenisiyle birlikte daha güzeldir. belki biraz yaş almışsındır ya da soluklanman gerekiyordur arada ama her şey baştan yaşanabilir. bu yüzden hatırlamalısın ki, cesaret sandığın kadar zor elde edilen bir şey değil.

kabul edelim; hiçbir tekrar ilk seferkinin etkisi/tepkisi/sonucu ile birebir aynı olmayacak. yine de bazen hatırlamaya, bazen daha mutlu olmaya, bazense kurtulmaya yarar "yeniden"ler, tekrarlar ve denemeler...

ölümle ayrıldıysan birinden ya da bir şeyden durum biraz farklı tabii. biraz daha uzun süre beklemek gerekebilir kimi şeyler için (bunu hep tekrar kavuşmalara ve sonsuza dek birarada mutlu olmalara inanan biri olarak söylüyorum). ama ne değişir? neticede şimdi ya da "sonsuz" dediğimiz şeyin içinde bir yerde yeniden yineleyebilir insan sevdiği şeyleri...

bunu da kabul edelim; hiçbir şey son değil, hiçbir şey ilk değil, hiçbir şey başlangıç ya da bitiş değil. her şey kendi içinde ilk ve son, başlangıç ve bitiş olsa da, hayatın içinde kaybolup gidiyor hepsi. bu yüzden çok üzülmemeli belki, çok sevinmeye itirazım yok ama...

bunu da dilek kabul edicilerden rica edelim; kendini kronolojiye kaptırmak hiç iyi değil. hafızanı ajanda gibi kullanmanın yararlı olduğundan bahsedenlerin hepsi ya yalan söylüyor ya da bilmişlik ediyor.

eskiyen defterlerini atamayan biri olarak söylemeliyim ki, o ajandalardaki üzeri çizililere, silinmişlere, eklenmişlere, kötülere ve tatsızlara ihtiyacım yok. hatırlamak, mutlu eden kısımlarının dışında bir eziyet benim için. bu yüzden kronolojik düzeni altüst edelim...

Cuma, Mart 19, 2010

az çorba...

biraz cesur, biraz güvenli, biraz inatçı, biraz boşvermiş, biraz rahat, biraz huzurlu, biraz zayıf, biraz saçlı, biraz güzel, biraz hırçın, biraz kızgın, biraz geveze, biraz sessiz, biraz sakin, biraz mutlu, biraz ürkek, biraz sevecen, biraz soğuk, biraz sıcak, biraz mesafeli, biraz deli, biraz akıllı, biraz zeki, biraz gerzek, biraz komik, biraz sıkıcı, biraz itici, biraz çekici, biraz eğlenceli, biraz sulu, biraz katı, biraz otoriter, biraz marksist, biraz liberal, biraz tutucu, biraz özgürlükçü, biraz anarşist, biraz hümanist, biraz tatlı, biraz şeker, biraz pembe, biraz mavi, biraz mor, biraz bilgili, biraz cahil, biraz hevesli, biraz istekli, biraz kararlı, biraz kararsız, biraz isteksiz, biraz amaçsız, biraz planlı, biraz rahatsız, biraz zararsız...

biraz bir sürü şey olmak, olmak istemek, olmaktan korkmak, olma olasılığından nefret etmek ama olmayı dilemek...

Cuma, Mart 05, 2010

yum

bir şey hissediyorum. "bunu böyle hissetmemeliyim" diyorum. içimden geçen huysuzluğu yakışıksız buluyorum. şımarık olduğumu düşünüyorum. ama bunların hiçbiri hissettiğim şeyi değiştirmiyor.

huysuz hissetiyorum. alınganlaşıyorum. bir sürü beklentiyle yükleniyorum, sebepsiz. beklentilerimi yaratan ben olduğumdan, bunların şımarıkça olduğunu düşündüğümden kimseye bir şey demiyorum. ama yine de kendi kendime oluşturduğum bir sürü beklenti kaybolup gidince kırılıyorum.

sonra bu kırgınlığın manasızlığını düşünüp öfkeleniyorum. öfkem kırgınlığımı örtecek kadar ilerleyemiyor. üzülüyorum. bazen bu kadar çocuk, bazen bu kadar şekilci olduğuma üzülüyorum. çelişkiler yumağına dönmüş aklımı çözemediğimden daralıyorum.

kendimi anlamıyorum. karşımdaki kim olursa olsun aklımı, beni anlayamazmış gibi geliyor bu yüzden. bu noktada ergenlik bunalımlarından bir adım ilerde duruyorum -neyse ki. "kimse beni anlamıyor, niye böyleler?" değil, "çözemiyor ki garipler, ben niye böyleyim?" diyorum.

dün de dedim...

yoruluyorum...

Perşembe, Mart 04, 2010

y

ben bir şey demek istiyorum, diyemiyorum da. yoruldum sadece...

kollarımın içinde, bazen bacaklarımda tüm sinirlerim çekiliyor. çirkin bir çekilme, çirkin bir huzursuzluk. algıda seçiciliğe engel olacak kadar yerleşik hale gelmiş karmaşıklık. kafamda dönüp duran sesler, durum değerlendirmeleri -ve diğer yandan boşver diyen taraf...

tüm bu anlamsız ve rahatsız edici karmaşa içinde benim koca kafam. koca kafamın etrafından içine sızan sesler. gürültü. patırtı. hakikaten yorucu ve bir de can yakıcı.

elimden kendime karşı bir şey gelmemesi çok fena. insan her şeyle baş ediyor neticede. herkesin durduğu, gittiği, gideceği yer belli, her hissiyatın doruk noktası ve dibi belli. bir benim nerede olduğum, durduğum, yönüm, yerim yurdum belli değil. yüksek bir yere çıkıp bakamadığımdan etrafı da göremiyorum bir türlü. koordinatları belirlemek için bir tepeye ihtiyacım var ya da en azından tek ayağımla üzerine basıp yükselebileceğim bir çöp kutusuna, ki elimin altında her ikisi de yok gibi.

ne yana gideceğimi bilemiyorum bazen. ne duyup ne dinlediğimden emin olamıyorum. şu huzursuzluk hali, günün bu saatinde geldiğinde bir türlü toparlanamıyorum. yoruldum sadece...

Salı, Mart 02, 2010

mrt

geçen sene 3 mart'ta kendimi bana o kadar güzel anlatmışım ki...

"hayatı yaşanabilir kılmak hatırlamakla mümkün olurken, unutamamak nasıl bu denli can yakıyor? aklım hiçbir zaman hiçbir şeye ermiyor. sadece hatırlıyor, özlüyor, seviniyor, özlüyor, üzülüyor tam unuttum sanırken yeniden hatırlıyorum... var olan hiçbir döngüye ayak uyduramıyorum... hem unuttuklarımla, hem hatırladıklarımla, hem içimdeki benlerle bir sürü mücadeleye giriyor, onlarsız olamıyor, yapamıyorum... sorular soruyor, cevap arıyor ve cevap bulamasam da ancak bu huzursuzlukla huzur buluyorum."

bbbg

"bana bir tek beni bırak ne olur, gerisi senin olsun, senin olsun..."

ut

çok unutkanım. kırdığın her şeyi ve kırış biçimini sen tekrar edene dek unutuyor, sonra kendime kızıyorum. bu kadar unutkan olmamalıyım.

çel

ah bu kendimle çelişip aklımdan geçenleri yadırgama halim...

hatırla da bir şey yap istiyorum, bunu ne sana ne de kendime diyebiliyorum. komik ve anlamsız... kendimi sorgulamadan duramıyorum. rahatsızım.

Salı, Şubat 23, 2010

Pazartesi, Şubat 22, 2010

rem

onun da senin için dediği gibi...



vicdan, okuduğun kitaplardan öğrendiğin ama deneyimleyemediğinden bir türlü aslını bilemediğin...

süm

aklının yetişemediğini hissettiğinde panikliyorsun. bir sümüklüböcekten farksız görünüyorsun. öyle zamanlarda seni kabuğundan tutup toprak bir alana bırakmak istiyorum. yere yapıştığından benimle gelemiyorsun. üzülüyorum...

Perşembe, Şubat 18, 2010

"öfff"ke

iç sıkılması olarak adlandırdığım bi şey var benim. belki başkaları da öyle diyor, bilmiyorum. bazen -daha önce de söylediğim gibi- göğüs kafesimin üzerine bitr fil oturuyor gibi, bazen de kaburgalarımın arasına -yine- bir fil sıkışmış, ıoradan çıkmaya çalışıyor gibi...

elimde olmadan, anlamsız ve otomatikleşmiş bir şekilde oflamalar, puflamalar... durduk yere gözlerin dolması, bazen on saat boyunca durmadan koşma isteği, bazen müziğin sesini sonuna kadar açıp kulak zarlarımı unutma çabası... hepsi farklı şekilde aynı kötü, tatsız duygunun getirdiği/götürdüğü...

bu nedir? mental bir sorun mudur? nasıl uzaklaşılır bulamadım bir türlü. ergenliğimden beri aynı nane. tadım bir var bir yok. bu dengesizlik beni çok yoruyor bazen. kabullenebildiğim anlar dışında zaman çok zor geçiyor. ne yapsam, nasıl etsem bilemiyorum.

şimdi; bıkkınlık, küfretme isteği ve biraz öfke...

Pazartesi, Şubat 15, 2010

pr

yalandan kükreyen aslan prensim, maalesef kral olacak kadar büyüyemeyeceksin...

Pazartesi, Şubat 08, 2010

r

"ilk önce kızgınlıktan gözlerim zonkluyor. sonra gözlerimden bir iki damla akıyor. sonra göğüs kafesimin sol yanında bir yanma ve uyuşma başlıyor. iki büklüm oluyorum. nefesim nereye gidiyor bir fikrim yok. hayal kırıklığı hakikaten canımı yakıyor. hayal kırıklığı, çirkin bir acıya dönüşüyor. onca zaman yapayalnız durmuşum, onca yolu tek başıma gelmişim diyor kafam, ciğerlerim sessiz sessiz nefes almaya çalışıyor. ne korkunç, hayal kırıklığının seninle gelmesi ne kadar korkunç. bunu gerçekten aklım almıyor."

Salı, Ocak 26, 2010

ca

işin en acıklı yanı seni vicdan azabınla, o güzel günde elimi tutup ağlayışınla hatırlamam... haberi aldığımda ağladım. bunu inkar etmeyeceğim, eşşşşşekler gibi ağladım. içimde bir parça sızım sızım. orada küçük erkek kardeşinin hemen yanıbaşındasın. sanırım bu kadarını hesap edememiştin... hakikaten çok üzgünüm... vicdan azabını iliklerime kadar hissedeceğimi biliyordum ama, bu kadar üzüleceğimi bilmiyordum... bundan sonra huzurlu olursun umarım... başımız sağolsun...