Çarşamba, Kasım 25, 2009

09071989

kötü bir video kaydı... 20 sene öncesine ait... çok zayıf, dirsekleri derisinden fırlayacak gibi küçücük bir kız... yanakları hep tombul ve kırmızı... elbisesi de kırmızı... işittiği azarlar bile silmiyor yüzündeki gülümsemeyi... uzun boylu, bir seneden biraz daha fazla yaşayacak bir adamın elini tutuyor sıkıca, bilmeden... kahkülleri gözüne giriyor... daha 6 yaşına girmemiş bir çocuk ne kadar mutluysa o kadar mutlu bu çocuk... sevdiği herkes yanındayken ne kadar mutluysa o kadar mutlu... kameraya bakan, utanıp saklanmaya çalışan ama yine de orada olmak isteyen bir çocuk ne kadar güzelse o kadar güzel bu çocuk... el sallıyor, gülüyor, babasının peşinden gidiyor bu çocuk...

Cuma, Kasım 20, 2009

a/y/ile

teşekkür ederim böyle güzel olduğunuz, anladığınız ve anlamama izin verdiğiniz için.

birini sevmek için onunla dost olmak/olabilecek olmak/öyle hissetmek lazım. eğer o aşamaya ulaşamadıysanız veyahut kaybettiyseniz bir daha ulaşamayacaksınız. o zaman da sevmeyi bırakacaksınız. ama birini hissizce kabullenmiş sonra dost olmuşsanız onu o andan itibaren çok sevecek, canınızdan bileceksiniz.

bir insanın ailesiyle dost olmasından daha güzel ne var bilmiyorum. senin benim ailem olmandan daha güzel ne var bulamıyorum. nefes almak ne güzel. yanında küfretmek de o kadar güzel.

ağrıyan kolumun üzerine elini koyduğunda, başım ağrırken dudaklarını tam ağrıyan noktada hissettiğim anda tüm ağrıların silinmesi nedir bilmiyorum. aynı beceriye sahip annemle ortak noktanın ben olduğumu düşününce bunun bir illüzyon olup olmadığı konusunda tereddüte düşüyorum... yine de... bir illüzyon olmadığından eminim... mucize olmadığını biliyorum... bu tuhaf, güzel, karışık, beni yormayan şeyi anlatmak için yorulmak da istemiyorum...

bir insanın ailen olduğu içinde değil sevdiğin için ailenden yapmak; aileni mecburiyetten -ailen olduklarından- değil sevdiğinden ailen saymak... bu mucize mesela... sevdiğini canından bilmek mucize...

Perşembe, Kasım 19, 2009

lavuk!

her şey öyle saçma ki, "her yerde lavuk insanlar var" diye sayıklıyormuşum uyku arasında. sonra sabah beşte birbirinden saçma bir sürü kabusla uyanmam da cabası. uyudukça uyuyorum iki haftadır. uyudukça daha çok yoruluyorum. sabah uyandıkça daha da çok...

kasım ayını sevmiyorum. hayatım tam anlamıyla kökten değiştiği günden beri kasım ayından nefret ediyorum. bir an önce geçse diyorum sadece.

bu sonbahar girdi mi devreye her şey daha zor olmaya başlıyor. her sene bir öncekinden beter... sonbaharı sevmiyorum...

neyse ki bir yuvam var ve içeri girince anında mevsimsiz, zamansız, dipsiz bir güven ve huzurla doluyorum...

Cuma, Kasım 13, 2009

narvık

kalbin bedeninin dışına çıkmak istiyor; çarpıntısından değil, kıvranışından anlıyorsun. acıdan gözlerini açamıyorsun. dostunun, sevgilinin, kardeşinin kucağında kıvranıyorsun. her şey az sonra ölecekmişsin gibi planlanmış sanki. az sonra öleceğini düşünen bakışların karşısında az sonra ölecekmiş gibi görünüyor olmalısın. ölmeyeceğini de biliyorsun, kalbinin biraz sonra yerine bir kez daha alışacağını da. bir kadın saçma sapan bir cümle kuruyor televizyonda. gülüyorsun. gülüyorsunuz. unutmuş gibi yapıyorsun. bir şey yokmuş gibi yapıyorsunuz. susuyorsun.

Perşembe, Kasım 12, 2009

Salı, Kasım 10, 2009

mec >< az

hakkında uzun uzun konuşabilirim; hem de seni seninle konuşabilirim...

bugün sokakta karşılaşsak mesela, oturmadan bir yere gözlerimizi birbirimize öfkeyle dikip sıralasak içimizdekileri. üstelik dilerim öfkelendikçe öfkelensek. bu defa suratının ortasına tükürmekten çekinmeyeceğimi bildiğimden elinin kolunun kuvveti de önemsiz. öyle bağırsak mesela. sen pısırıksındır ya, pısırıklığın öfkenle çıkar ya açığa, bu defa pısırık olmasan aslında, damarıma bastıkça bassan.

ben bu defa nihayetlendirsem bir geceyi, geceleri ve günleri bile... bundan 7 sene öncesini sonlandırsam. bundan 7 sene öncesini oraya, seni de karşılaştığımız yere gömsem. "Bu ne ihtişam? Bu ne muhteşem karşılaşma böyle!" desem. sen açamadan çeneni ben senin ne kadar aciz olduğunu bir kez daha söyleyebilsem. seni milyonuncu kez defetsem hayatımdan -ve bu defa dünyadan da... senden nasıl da nefret ettiğimi bağıra çağıra söylesem, yaptıklarını yapabileceklerini sıralasam. mesela bir çocuğun olursa nasıl bir tehlikenin kucağında, kolları arasında yetişmek zorunda kalacağını herkese duyursam. bağırsam, bağırsam, bağırsam...

geriye doğru gitsek koşa koşa, karşılaştığımız çim alana dönsek. çimlerin izleri henüz işlememişken pantolonlarımızın dizlerine, benim başım henüz ağrımaya başlamamışken bir de, anahtarımızı kaybetmediğimizin farkında olsak da evimize gidip orada uyuyabilsek sensiz. seninle karşılaştığımız o çim alana hiç gelmemiş olsam ben. ortaklığımız başlamadan bitmiş olsa...

ya da madem oldu bitti tüm bunlar. madem geldik yedi sene sonrasına şimdi şu anda karşılaşsak seninle son bir kez daha. hayatta yapabileceğim en kötü şey sandığımın en iyisini becerebileceğim bir gece yaşasam. sen de ölsen o geceyi. ikimiz aynı geceyi böylece paylaşmış olsak. böylece ben sana bıraktığım gecemi alsam sen de keyfine vardığın karanlığın bedelini ödemiş olsan. ne hoş...

neden bilmem, benden haberdar olduğunu düşünüyorum. mesela şimdi bu satırların sana, sahibine doğrudan, aracısız oulaşacağına inanıyorum. gözlerini benden alamadığını biliyorum. salyaların göz alıcılığımdan değil, midesizliğinden geliyor, bunu da biliyorum...

peki sen biliyor musun, seni çok seviyorum. bana; sırtını döndüğün herkesin bıçaklarını bilemeye başladığını, ilk fırsatta sırtına ve kıçına da hepsini bir bir sapladığını hakiki ve somut örneklerle anlattığından... anlatmakla kalmayıp birebir tecrübe ettirdiğinden... biliyor musun seni çok seviyorum. öyle ki bu sevgiden canın yansın istiyorum. canın gerçekten yansın. öyle ki benim sana duyduğum bu "sevginin" eşsizliği ile yarışsın o sızı, dinmesin istiyorum. ben cenneti de cehennemi de dünyada yaşadımıza inanmışken, sen de kendi cehenneminde bir an önce yanmaya başla istiyorum...

seni çok seviyorum. bugün sokakta son bir kez karşılaşsak, önce suratına tükürsem, sonra seni öldüresiye dövsem hiçbir şey yok gibi yoluma devam etsem... biliyor musun yedi senenin sonunda sadece bunu istiyorum... intikam için yaşamasam da bir gün, inandığım tek intikam için, bu yegane intikam duygusu için ölebileceğimi bilmeni istiyorum...

seni çok seviyorum, ben gelmeden ölmeni istemiyorum...

sİz

biliniz ki bugüne kadar "iki yüzlü davranmadığınız hususunda" kendi kendimize yaptığımız telkinler atık işe yaramıyor. hayır, yaramasında zaten, bunu isteyen kim?

dünyayı kurtaracak olan yegane kişi değilsek iyi biri olmak zorunda da değiliz her zaman. bize ne ki kırılıp dökülenlerden? bundan sonra siz nasıl yüzümüze pembe kıçımıza kara iseniz biz de sizin yüzünüze kara kıçınıza daha kara olacağız. biliniz, mümkünse unutmayınız da bu sözlerimizi.

ola ki biz unuttuk kendi sözlerimizi, yine koştuk, yine dinledik sıra sıra yalanlarınızı, rica ederiz hatırlatınız; "hepsi yalandı, sonrası da öyle olacak, bunları unutma" deyiniz. rica ederiz...

ben, tek başıma ben, kendimi aptal gibi hissediyorum her defasında. kucak açma hastalığı nereden geliyor bilmiyorum. sizin anneniz değilim. olmak da istemedim. hiç anne olmadım, olur muyum bilemiyorum. ama sanki tüm dünyanın anası benmişim, bütün küfürleri de ben yemişim gibi kalakalıyorum, orada, ortalıkta. O meydanda, çok kalabalık, çok büyük ve korkutucu o meydanda hakikaten aptaldan daha aptal hissediyorum. sizi tüm bu duyguları bana tek başına taşıyabilen yegane kişi olduğunuz için kutluyorum.

insanlığa dair bildiğim ne varsa alaşağı edişiniz, beni hayretlere sürükleyişiniz, o çirkinliğiniz, yapışık gülümsemeniz, o sevmediğim incelttikçe incelttiğiniz sesiniz... midem altüst... yine de rica ederim o sesinizle unutkan bana hatırlatınız; "benim bu. o en sevmediğiniz yanımla benim. sizi kemirir, çiğner, öğütür ve dışarı atarım. toprağa karışıp çirkin bir otta bedenlenmenizi bekler, yine kemirir, yine çiğner bu defa tükürürüm." rica ederim benim unuttuklarımı siz unutmayınız.

Pazartesi, Kasım 02, 2009

latpanisnes

herkesin başına her şey gelebilir ama elbete herkes her şeyi kabullenmek zorunda değildir.





*herkesin başına gelen her şey -diğer- herkese aptalca gelebilir ama elbette aptallık da eşeklik gibi baki olduğundan herkes her şeyi anlayamayabilir...