Cuma, Ağustos 28, 2009

bi grip çıkıcam!

burnum tıkalı... gözlerim yanıyor ve akıyor... eklem yerlerim deli gibi ağrıyor... kaslarımın tamamı çekilip bir yerde toplanıyor... nefe saldıkça burnum ve boğazım yanıyor... ve evet henüz kış gelmedi... baktım kış gelmiyor, ben ona gittim... zor olmadı kışa geçişim de... kalışım biraz sancılı oluyor...

Perşembe, Ağustos 27, 2009

kaffa

hayatımı kararlı bir kafa karışıklığı üzerine kurduysam bundan kime ne?

Perşembe, Ağustos 20, 2009

a.

işin en güzel kısmı sana aşık olmak. ondan sonraki de adımı her söylediğinde sesindeki titremeyi dinlemek. acısı dahi güzel oluyor zaten. bu hislerin hiç acıtmadığını söylemek ahmaklık olurdu nitekim.

ne bileyim, dediğim gibi sabah kalkmak, işe gitmek, akşam olunca eve dönmek... bu rutinin adını hayat koyduklarına göre diyebilirim ki, hayat dedikleri bu işin en güzel kısmı sana aşık olmak. sonraki de adımı her söylediğinde sesindeki titremeyi dinlemek...

Pazartesi, Ağustos 17, 2009

yürüteç

haftanın en az beş günü vuruyoruz kendimizi yollara. her çıkışımızda 6,5 kilometreyi deli gibi yürüyoruz. eve döndüğümüzde bir çeşit terapiden çıkmış gibi oluyoruz. evimizin civarındayken her an denizi görecekmişiz gibi geliyor. rüzgar çıktı mı denizin dalgalandığını bile hissediyoruz. sanki bitmeyen güzel bir tatildeymişiz duygusu her şeyden güzel.



eve dönünce her yer parlak renkli eşyalarla doluymuş gibi geliyor, sürekli çikolata yiyormuşuz gibiyim. ne bileyim. hayatımızı adam ediyor, mutlu oluyor, tatsız hisleri, fikirleri filan fazla düşünmüyoruz.. kötü etkiler uzun sürmüyor.. iyileri sık sık hatırlatıyoruz birbirimize.. garip, eskisi gibiyim sanki.. eskiden olduğum beni yenilemiş pırıl pırıl yapmış gibiyim..



hayatın alnından öpesim geliyor bazen.. tatsız anılara bile aferin diyor, selamet diliyorum sevmediklerime.. zira herkesin arasına karışıyor onlar da. Ve sevdiklerimden gayirisi umrumda değil.. işte nasıl desem, diğerlerinin varlıklarını hatırlamıyorum bile..



sevdiklerimi sevindirmeyi seviyorum.. hediye vermeyi ve almayı, kafamda mutluluk tasarlamayı, ne bileyim hakikaten içimden gelen olmayı seviyorum.. dahası yok işte.. şimdi kafası güzel ben, yarın olur depresyondaki ben.. mühim değil.. geldiği gibi gidiyor işte..



yürüyorum, güzelleşiyorum.. bol oksijen, bol zihin açıklığı, biraz daha bol oksijen sarhoşluk getiriyor herhalde.. iyiyim böyle.. okuduğum herkesi çok seviyorum bir de.. bir sürü isim var aklımda.. sessiz sessiz okumak mutlu ediyor.. oradaymışım gibi geliyor.. ama isimlerini burada yazınca sanki bu yorum alışverişleri , yorum ziyaretleri kadar tatsız olacakmış sanki.. o yüzden susuyor sessiz sessiz okumaya devam ediyorum.. ben onları biliyorum ya uzaktan, onlar da beni biliyor sanıyorum.. blogları seviyorum.. hakikaten seviyorum..

Pazartesi, Ağustos 10, 2009

e.

aramızda dağlar ve bazen vadiler var, içinden çılgınca akan ırmakların geçtiği. adını sayamayacağım birkaç şehir, karşılaşmadan geçirdiğimiz uzun yıllar var. bundan sonra da öncesi gibi onların "tanışmak" dediği hadiseyi gerçekleştiremeyeceğiz ya da seslerimizi kavuşturmamıza bile gerek yoktu belki. ben sana sarıldım, sen sana sarıldığımı anladın. sonra sesini sesime sardın. dedik ki dost olmak hem onların hem de bizim bildiğimizden farklı imiş. dedik ki iyi ki varsın, var olasın. görmediğin gözler her istediğinde bir kapı açacaklar sana, sen var olasın.

bugün duyduğum güzel sesin güzel sahibi. belki çok iyi anlıyor, belki de hiç anlayamıyorum seni. ama bir şeyin değiştiğini düşünmüyorum. biliyorum, üzerine çöken metanet sana o kudretli adamdan miras. üstelik senin bunun farkında olman öyle güzel ki, sana bir kez daha sarılmak bu defa elini sımsıkı tutmak istiyorum.

hayatın neyi alıp neyi verdiğini (bazen geri verdiğini) bilmiyorum. ama ben her daim "bir gün kavuşmalara" inanıyorum. o yüzden özlem bastırdıkça bunu düşünüyorum. sen de bunu düşün, bil, hisset istiyorum. bir gereklilik değil ama ihtiyaç gibi, seni sevdiğim ölçüde benim geç öğrendiklerimi bilerek başla istiyorum. deneyimlerimizfarklı gelişecek elbette yine de... ne bileyim...

sımsıkı sarılıyorum. içimden geçen sadece bu...
burada kaçacak, saklanacak bir kapın olduğunu bil istiyorum...

şimdi bu koşturma içinde ve dahi utanan/kekeleyen yanımla sana bunları söyleyememişken, bu satırları okumayacak dahi olsan bil istiyorum...
bunları hep bil istiyorum... sadece bu, hepsi bu...

Cuma, Ağustos 07, 2009

plastik

önce yere çarpıp sonra yükseklemeye başlar plastik top. çarpa çarpa ilerler. o çarpmaların her birinden küçük birer morluk kalır geriye. en nihayetinde bir çivinin üzerinden seker, patlar ya da büyük bir şans eseri hiçbir şey olmadan bir başka yere sekip sonra düz bir zeminde yuvarlanmaya başlar... ne bileyim, yolun sonunda bir merdivene denk gelir sonra her şey bitti sanırken aşağı doğru merdivende sekmeye devam eder...

bir dağın tepesindedir mesela, kocaman bir vadide aşağı doğru süzülmeye başlar... ağır değildir ya bulunduğu dünyanın yer çekimiyle bazen baş edebilir... düşer, kalkar, yuvarlanır, ilerler, bir yerlere takılır, bir yerlere gidemez, küçük bir çocuk alıp koşar sokağına yakar top oynamaya başlar diğerleriyle, bir apartmanın terasına çıkarılır, manzarayı izler, bir uçağa bindirilir dünyayı gezer...

arada hiç durmadan çarpmaya, düşmeye, seke seke katlanmaya devam eder... bazen birileri tutup en yukarılara çıkarır, diğerleri en yukarılardan aşağılara bırakır... güzel kırmızı üzerine siyah çizgili bir plastik topun ömrü arabanın altında kalmadığı, bir çivinin üzerine atlamadığı sürece uzun olur... sadece yavaşça söner... soğuk beton zemine bırakıldığındaysa acı çekmeden ama nefesini kaybederek kendisi de kaybolur...

bir küçük plastik top bana çocukluğumu hatırlatır, sonra bir/birkaç ömrün komik metaforu olur. o yüzden bakkalların camları önünde koca fileler içinde asılı duran onlarca rengarenk plastik top benim için hem mutluluk hem de burukluk bayrağıdır.