Salı, Haziran 30, 2009

ızım..kır!

sadece bir tek kişi biliyor bunu. her daim konuştuğum benden başka bilen yok. bu his kötü bir his ama söyleyecek olsam ağzıma tıkayacaklar her şeyi. bazıları ağlar belki. bi kısmı güler. kalanı da saçmaladığımı iddia eder. dedim ya ağzımdan çıkmadan yeniden içeri kayar nefes borumdan. bu his, bir tek kendimle konuştuğum bu şey çok acayip.

mutsuz filan değilim ama. aması biraz karışık. konuşmak isteyip istemediğimden emin değilim. sanırım anlatmak istiyorum şu iç sıkıntısını ve tekliği ve aklımdan geçen planları ama kimse bilsin istemiyorum yine de.

birileri bir yerlerde bıçaklarını biliyor sanki. onlara yeni eğeler vermek istemiyorum. paranoyağım belki, belki de birine güvenmeyi bir kez bıraktım mı yeniden başa dönemiyorum.

aslında iyi ki de böyle. iyi ki de bazen onlar kayhbediyorlar beni. iyi ki ben kendimi onlardan on adım öne koyuyorum bazen. onlar canımı yakmadan mümkün kılamıyorum bunu. ama olsun. bir şekilde hayata geçiyor ya, nasılı, niyesi fark eder mi?

bir tek ben biliyorum, kendimle konuşa konnuşa büyütüyorum. meyvesi ne renk olacak kestiremiyorum. en çok kırmızıyı yakıştıyorum içimi saran bu sevimsizliğe. başkaca bir rengi yakınına bile konduramıyorum.

Pazartesi, Haziran 29, 2009

aman

benim kafam hep güzel. yani beni doğuran ana ne karıştırdıysa kanıma, toparlayamıyorum bir türlü kafamla içindekileri. ağlarken sırıtmaya başlayabiliyorum mesela. bu ruhsal bir sıkıntı da olabilir pek tabii, bilmiyorum işte...

neyse, dediğim gibi kafam hep güzel. bazen, sıradışı bir şey yaşadığımda ya da şahsım için sıradışı olan bir şeyin bana bulaştığını fark ettiğimde bunu benim uydurup uydurmadığımı anlayamıyorum. kontrol etmem gerekiyor durumu, kendimi çimdiklemek kesmiyor tabii. hemen abuk subuk bir laf atıyorum ortaya. eğer insanlar bana gazlayıcı "harikasın süpersin" nidalarıyla sarılmıyorlarsa anlıyorum ki her şey gerçek. çünkü insanlar beni gazladıklarında ben uyanıyorum sonra yaa... kafam hala güzel oluyor da dozajı azalıyor. haaa o sütundan iki tane yokmuş ben çift görüyomuşum diyorum.

ya hakikaten şu an ne diyorum ben? biliyorum beni şu an bi tek ben anlıyorum. az önce çok felaket şaşırdığım bir şey fark ettim bir yerde. elim ayağım titriyor heyecandan. yok canım diyorum, yok canım olamaz. hadi len diyorum hatta. çüş bile dedim bir iki kere...

bu gece de kafam böyle.

Cuma, Haziran 26, 2009

maykıl

bunu yapmayacaktın adamım...




aslında ben bu habere hala ikna olmadım...
yok hakikaten ikna olmadım...
mümkün olabilir mi yani böyle bir şey...
kafayı mı buldum ben sabah sabah...

Salı, Haziran 23, 2009

nida

özür dilerim nida. biz kan emiciler seni de çok sevdik. özür dilerim.
kalbine saplananları öğle yemeğimiz yaptığımız için özür dilerim.

Pazar, Haziran 21, 2009

bugün...

babalar günün kutlu olsun canım annem. bu kutlamayı yer yüzünde en çok kimin hak ettiğini tartışmam bile. hiçbir kadın ve dahi hiçbir erkek senin kadar kuvvetli, güçlü ve gerçek bir baba olamazdı. bana hep onu anlattığın, beni hep onun seveceği gibi sevdiğin için nasıl teşekkür etmeliyim bilmiyorum.

biz birbirimizi herkesten çok ve kimsenin anlayamayacağı bir dilde severiz. her dakika kucak kucağa oturmadan saçlarımızı okşar, ses etmeden kollar ve hissettirmeden sarılırız. biririmizi sadece bizim anlayabileceğimiz bir dilde anlar ve anlatırız. anlaşamadığımızı sandıklarında bile biz yine ancak "birbirimizi" anlarız.

biz kendimize alıştırmak istemeyiz. her ortamla bütünleşir, tüm akıllarda kalır sonra özletmeyek kadar çabuk ve hızlı gideriz. babam gibi. her şey bize bıraktığı o kısacık zamandaki azıcık anı gibi olsun isteriz. belki bu yüzden bazen birbirimizi unutalım isteriz. beceremeyiz ama deneriz. her anımızı birbirimizi kaybetme korkumuzla boğmadan ve endişeye kapılmadan geçirmeyi denerizç bu yüzden hayata hem güven duyar hem de her an temkinli davranırız. bunlar bir işe yarasa da yaramasa da biz ancak birbirimizi sever, özler hem yoklukta hem de varlıkta kabulleniriz.

geride bıraktığım yirmi altı yılın en güzel kısımlarını annem ama en çok babam olabilmiş sen yarattın. her seçimimde, her vazgeçişimde, bildiğim ve öğrenmeye çalıştığım her şeyde arkamda durduğunu hissettim. bugün kendime kurduğum küçücük yuvamın en güzel yanlarını yine senden öğrendiklerimle oluşturdum. babasız büyüdüğüm halde bir babanın nasıl olduğunu-olacağını-olması gerektiğini senden öğrendim. bundan sonrasında olabilecek en iyi baba ile tanıştım, onu sevdim... o da beni sevdi... güzel ailemden sonra güzel bir aile daha kurabilmeyi babam olmayı başarabilen senden öğrendim canım annem...

babamın vefatını öğrendiği anda "vah" çeken küçük beyinlilerle öğrendim aslında yokluğu. o ana dek sen hep onun varlığına inandırdın beni. yani o küçücük çocuğa babasızlığını anlatan bu kocaman ve çirkin dünya oldu. bu çirkin dünyadaki o aptal insanlar "yazık"larıyla birleştirebildiler ancak adımızı. merhamet güzeldir ama acıma ancak karşındakinin aciz oluşuna inanmakla oluşur. bu yüzden o "yazık"lar ancak onların hayatlarının özeti olacak... benim hayatımıysa onların asla sahip olamayacağı minicik dev bir kadının ışığı ve gölgesi renklendirecek... neyse, unların hiçbir önemi yok şimdi.

seni sadece tanımakla kalmadığım, parçan olduğum, yavrun, kuzun, canın olduğum için duyduğum gurur insanları tanıdıkça artıyor. yaşıyor, ayakta kalıyor, düşsem de ayağa kalıyor hatta koşuyorum... ben senin kızınım... ben senin iki kere kızınım... sen benim on kere hem annem hem de babamsın...

sana anneler günü yazısı yazarken ne kadar zorlandıysam, nasıl anlatacağımı bilemediysem şimdi o kadar kolay döküldü kelimeler. sen annem oldun ama daha büyük çabayı varlığını unutamayacağım bir güzelliğin yerini unutturmadan doldurmaya çalışlarak harcadın. seni seviyorum, seni çok seviyorum...

Salı, Haziran 16, 2009

suzurhuz

şu koca cüsseme rağmen, küçücük kalıp kaybolmak istiyorum. hakikaten gömlek cebine sığmak, kimseye çaktırmadan tüm gün yanında olmak ne güzel olurdu. bazen mümkün olmayan şeyleri hayal etmek mutluluğa yetiyor. bazen kocaman nimetler gözümün içine girerken gözlerimin acıyla dolmasına engel olamıyorum.

bu saçma ve delice durum, bu gelip gitmeler, kopup uzaklaşmalar ne zaman yorar seni onu kestiremiyorum işte. sanki hemencecik gelecek o zaman, ben mal gibi kalacağım ortada. yüzüne bakınca engel olamadan gülümseyeceğim ama ağlamamı durduramayacağım. sen artık hakikaten sıkılmış, gidiyor olacaksın. ben tanımadığım insanların yazdıkları şarkılarla mutsuz olacağım. özleyeceğim ve bu hiç geçmeyecek gibi.

-kendi paranoyalarıma da aşığım. neredeyse sana aşık olduğum kadar aşık olmalıyım ki yıllardır onlarsız tek bir gün geçiremedim.-

tatsız değilim ama doğuştan huzursuzum. bunlar hep ondan oluyor, başka hiçbir şeyden değil işte. doğdum ve bir şekilde kayboldum. sonra beni buldular bir yerlerde ama ben hep kaybolmaktan korktum. oysa ben büyüyünce de kendi yolumu hep kendim buldum. ne bileyim... huzursuzluğumu geçiremedim. yapamadım. yapamadılar. sadece huzursuzum...

belki sadece bu yüzden gitmeni istemiyor, ancak gidişinle kaybolacağımı kondurabiliyorum kendime. kaybolmadan hemen önceki uyuşukluğa engel olabilen tek his, endişe. belki bu yüzden uyuşmadan sarıldığını hissedebileyim diye çıkaramıyorum endişemi aklımdan.

ya da ne olduğunu bilmiyorum. bilemiyorum. sadece işte...

sanki seni hep özleyeceğim ve bu hiç geçmeyecek gibi... bundan başka bir cümle anlatamayacak aklımdan geçenleri...

Pazar, Haziran 14, 2009

idnilis

"büyüyünce geçer" diyorlardı, "önemsiz gelir, her şey sıradan ve katlanılabilir olur." yanılıyorlardı. anlamsızlaşıyorlardı. o zaman fark etmemiştim ama şimdi görüyorum ki kayboluyorlardı...

silinmek acı verici değildi sanıdıkları gibi. daha çok uyuşmaya benziyordu. hissizliğe koşaradım gitmek, özlemle sarılmak gibiydi...

ben farkına varamadan kaybolmaya başlamışlardı. üstelik elimi tutup, bedenimi uyuşturuyorlardı. ne olduğunu göremeden ve anlayamadan bir yere sürükleniyordum. durduramadığım bir çemberin içinde yuvarlanıyor ve müdahale edemiyordum. yol boyunca kafamı hiç çarpmadığım için, bu yolculuğun yorucu olmadığına ikna olmuştum. sadece duramıyor, gidiyor, duruma müdahale edemiyordum ve bunun önemi yoktu.

parmak uçlarım karıncalara yem oluyordu. belki de bu yüzden nereden tutunmam gerektiğinden emin olamıyordum. ama zaten birileri beni tutuyordu. tutunmaya çalışmaya da gerek yoktu. uyuşukluk içinde yuvarlana yuvarlana bir yerlere gidiyorum. kimsenin beni durdurmaya niyeti yoktu.

huzursuzlanamayacak kadar tembel, tatsız ve keyifsizdim. düşünecek mecalim yoktu. plan yapmanın ne demek olduğunu bilmiyor, kaçmaya neden gerek duyulur anlamıyordum. sadece duruyor ve ayak uyduruyordum. dediğim gibi silinmek, sandıkları gibi acı verici değildi. hakiki ve güvenilirdi. hem ardında iz bırakmayan biri hemen unutulabilirdi. unutulan biriyse dilediği kadar özgürleşebilirdi...

uyuştum, silindim, kayboldum ve unutuldum. böylece her şeyi başa sarıp, pause tutuşa basabildim...

Perşembe, Haziran 11, 2009

azıcıkveküçücük

genele bakınca neredeyse hiçbirini sevmiyor, çok azını önemsiyor, birkaçını seviyor ve özlüyorum. dünyanın seçme ve seçilme hususunda tanıdığı özgürlüğü, mahremiyeti -ve hatta bazen mahrumiyeti bile- önemsiyorum. kendine kapanabilme hususundaki izinler nasıl güzel. ve kendine kapanabilme hususu nasıl kolay. kafamı bunlarla güzelleştiriyorum.

o kadar az insan var ki gerçekten hayatıma dahil olan, böyle olunca her şey çok güzel.

Pazar, Haziran 07, 2009

iğde

yanında tamamen gerçek olduğumun, yanımda tamamen gerçek olması kadar güzel bir şey yok hayatta. yalansızlıktan söz etmiyorum; hakiki olmaktan, samimi olmaktan söz ediyorum. bahsettiğim "gerçek güzelin" herkes için olduğunu biliyorum ama herkesin bulacak kadar şanslı olduğuna inanmıyorum...

işte bu yüzden, hakikaten kıymeti yok mutluluktan başkasının!

evet hayatımızı sürdürelim, geleceğimizi garanti alıtına alalım ama "sadece kendimiz için" koşturacak zamanı bulamaz olmayalım fark etmeden. güzel arkadaşlarımızla serin havada saatlerce demlenip, sohbet edelim, kahkaha atalım. onlar birbirlerine sarılınca mutlu olalım, biz sarılınca onlar gülümsesinler. samimiyet ve tartmazlık koksun oturduğumuz masada.

iğdelerin arasından yürüyelim, mutluluk koksun.

bunları yaşarken bunun dışında bir şeyin varlığını kabul etmek istemiyor insan. tatsız geçen her anı unutup, tatsızlık yaratan lobu ortadan kaldırmak istiyor. ya da sadece ortadan kalkmayanları kabullenmekle yetiniyor, yorulmuyor...

bu mevsimde güzel evimin, güzel semti iğde kokuyor. sonra sevgilimin parmakları parmaklarıma kenetleniyor. ben başka hiçbir şeyi gerçek bulmuyorum bu anda. kendi kendime düşünecek çok zamanım olmasın istiyorum.

ve seviyorum ulan!
bitmiyor işte! değişmiyor!
her an, bir sonraki an sonra ölecekmişim gibi seviyorum!,
bundan bir kez bile pişman olmamışlığımla gurur duyuyorum.
yine seviyorum ulan! var mı ötesi?

Çarşamba, Haziran 03, 2009

ben bir nükleer...

nükleer redaktör oldum ben...

gıcır gıcır bir çalışanım ben. aklını arındırmış ve her şeye pırıl pırıl başlamış, mis gibi bir redaktörüm şimdilik. adaptasyon sürecini atlatınca kafam da iyice güzel olacak diye umuyorum.

bir bütün günün tamamını evde geçirmeye bile tahammül edemeyen şahsımı aylardır ev hapsine almıştım. iyiden iyiye anladım ki, aşırı dozda ev hayatı bunalımlarla birlikte geliyor bana. sonra düğüm üstüne düğüm... oysa düşünecek vaktim olmamalı benim. kendime odaklanmadan, kendimi mutlu edecek kadar vaktim kalmalı. onun dışında akıldan geçenlerin haddi hesabı, sınırı yok.

aklımın içinde dönüp duran kötü düşünceler ve çatallı sesler ancak mecburi meşguliyetlerle uzaklaşıyor benden. bir de saçlarımı okşayan kocaman ve çok güzel ellerle... başka türlüsü pek mümkün olmuyor...

bu yüzden...

nükleer redaktör oldum ben...