Çarşamba, Mayıs 27, 2009

mitoz

geliyor, gidiyor, geliyor, gidiyor... bu ritmik hareketin ardından beynime tonlarca yumurta bırakılıyor. yumurtalar olgunlaşırken onlara yenileri de ekleniyor. eşeyli üremeden sonra bir de mitoz başlıyor. beynimdeki kalabalık artıyor, geliş ve gidişler hızlanıyor...

henüz delirmiyorum, kalabalığın arttığını fark edince tüm çocuklarımı sahipleniyorum. hep beraber, topluca delireceğimiz günü bekliyorum. birlikte delirince her şeyin normale döneceğinden de adım gibi eminim. bu yüzden sabırsızlanıyorum...

Pazartesi, Mayıs 25, 2009

ızımrık

aslında hepimiz farkındaymışız saçmalığın. mantık aramak hatanın anahtarıymış. ben yanılmıyormuşum. hakikaten varolan her şey saçmaymış. tek gerçek ikiye bölünmüş bir bütünden ibaretmiş, gerisini düşünmek sadece yorulup bir kenara düşmeye sebepmiş.

onaylanmak beni mutlu etmiyor bazen, hele de kafam bu kadar bulanıkken... kafamdaki dünya yerlebir... dışarıdaki dünyada yer demir gök bakır... buradan kaçabilsek ne kadar güzel olurdu... kaçamayacağımı bilmek istemiyorum, bunun olabilirliğini düşlüyorum sadece...

beni ayakta tutan ve yıllardır bundan yorulmayan muhterem zat sıkıldım dediğinde ne halt ederim bilmiyorum. beni onaylamaktan ama onaylarken karşı çıkmaktan usanmayan tek kişi o kaldı herhalde. sonsuzluğa inanıp inanmadığımı bilemiyorum bazen...

kolumu kıpırdatacak halim yok. olduğunda o kolla yapacaklarımdan korkmam ne saçma. anlatamamak - konuşamamak en kötü şey hayatta. tek başına kalmak da bu yüzden ürkütücü herhalde. yalnızlıktan başka... dilini kesip atmazsan savaş çıkacakmış, tüm dünya yerle bir olacakmış, herkes korku içinde erzak arayacakmış hissi ne kötü... o dili kesecek el gelemedikçe daha da kötü... kendinle, kendi kendine savaşmak ne zor... hem senin hem de onların geç kalacağını bilmek ne pis...

kimse bir şey anlamasın diye herzamankinden çok konuşmak, herzamankinden çok ilgilenmek boş işlerle, herzamankinden "daha" olan şeylere sığınmak ne kadar çocukça... "yok bir şey bırak beni yürümem lazım... aslında koşmam lazım ama bana yetişemezsin diye öyle korkuyorum ki... bana sarılma,tutma beni ama kollarını hissedeyim omuzlarımda allah aşkına... bunun çözümü başka bir şey değil..." bunların hepsi ahmakça...

önce saatlerce konuşmak sonra konuştuğum her şeyi unutmak istiyorum. zaten artık kimseyi tanımıyorum. kimseye hissettirmeden temize çektim insanlarla ilişkili olan kısmı... şimdi sadece benim olduğum yerleri kaldı aklımın, onu nasıl sıfırlarım bulamıyorum. bir süre daha bulamazsam... bimem... bilmiyorum ama arıyorum...

bu kadar kötüsü gelmemişti hiç. geldiyse de bu kadar uzun kaldığını hatırlamıyorum. bu kadar korkmamıştım da sanırım. nasıl önlem alacağımı kestiremiyorum artık. önlem almak nedir onu da bilmiyorum...




"Sen bunu zaten biliyordun/Her gün/Her gün aski yeni bastan yazdim/Belki kanim bosa akti/Belki kirmizi bir kurdeleydi kanim/Son beyaz gülüm de soldu/Son iyiligi yaptim/Kayboldum/Yolumu kaybettim ben/Oyunu kaybettim/Dolanir durur ruhum/Kayboldum/Ne büyük bir yalandim ben/Oyunu kaybettim/Dolanir durur ruhum" mara / son

Perşembe, Mayıs 14, 2009

m

sürekli konuşuyor, kendini anlatıyor. o kendini anlattıkça ben anlattıklarından daha farklı doneler ediniyorum. uzaklaştıkça uzaklaşıyorum. hayatının hiçbir ayrıntısı beni kendine çağırmıyor. o kendini anlattıkça ben kafamı diğer masalara çeviriyorum. biliyorum ki o, kimseyi dinlemiyor ve duyduklarını kabullenmiyor. ben önce sinirlenip sonra sinirlenemeyecek kadar umursamazlaşınca hemen ardından hayattan çıkarma faslı geliyor. sanırım artık sırası gelince herkesle vedalaşıyorum-vedalaşabiliyorum.

Çarşamba, Mayıs 13, 2009

çelişik

ben ne bu hayatı ne de konuşup duran insanları anlayabiliyorum.
onlar yaptıkları ve söyledikleriyleriyle kendi içlerinde çeliştikçe ben aptallaşıyorum.
ağızlarından düşürmedikleri iyi ve kötü örneklerden çok başka her şey.
hakikaten hiçbirini anlayamıyorum...



erkekleri ve(yahut) kadınları tanıdığını söyleyen herkesin nasıl da bir bir yanılıp, kaldırım kenarlarında biriktiğini gördüm ben de herkes gibi. kötülere düşman kesilip, evliliği (yahut anne babalığı) görmezden gelenler gördüm mesela. "ama o aslında karısını/kocasını değil beni seviyor"lar duydum.

mecburiyetin ve aşkın arkasına saklanmış ikinci yüzler, olmayan yüzler ve mideler, aşk dolu olduğunu iddia eden kalpsizler... bunların hepsini herkes kadar ben de gördüm, duydum, bildim...
ben hayatta her şeyin insan için olduğunu da bildim ama bir kadının/adamın yanında uyurken diğerini sevdiğini iddia edebilmeyi bir de başkasının yanında uyuyanı sevgili addedebilmeyi hazmedenleri çözemedim...

sahiplik-aitlik değil işin aslı. "yürekten bağlıyız, gönülden evliyiz, birbiri için yaratılmış doğuştan sevgilileriz"... bunların hiçbiri asıl değil, öz değil, gerçek değil... hissettiklerin yaşadıklarınla/yaptıklarınla örtüşmüyorsa senin ağzından çıkanların hiçbiri esas değil... diyorum ki, herkes hissediyor ama bir sen bilmiyorsun bunu ve bu hakikaten anlaşılır değil...

evlendiğim güne değin o kadar çok kötü senaryo dinledim ki -çok şükür ki onlardan dinlediğim tüm senaryolardan, bilinmiş ve bilinebilecek her şeyden çok daha güzel hayat...
erkeklerin yerden yere vurulduğunu, kadınların asker yolu gözlerken "yediği naneleri(????)" öyle çok duydum ki anlayamadım insanların hırs dolu güvensizliklerini.
her kadın aldatılıyor, her erkek sırtından bıçaklanıyor, tüm evlilikler ihanetle "taçlandırılıyordu" madem ne diye karı/koca olmaya/oldurmaya meraklı bu kadar insan ben anlamıyorum. ben kural gereği evlilik gibi, kural gereği ayrılamamaları da anlamıyorum.

ihaneti affedemem ben, değil sevgilimin, arkadaşımın, dostumun, kardeşimin ihanetini de affedemem. insanız kafamız karışabilir. insanız yolumuz şaşabilir. ama o yolun karanlık olduğunu bile bile yürümeye devam ediyorsak oradaki tek ışık onursuzluğun çizdiği oluyor işte... ben bunları anlayamıyorum... sadece şükrediyorum... her şey uzaktan duyduğum, dinlediğim ve tiksindiğimle kalsın diliyorum...

ve bir de bunların tamamı kafa karışıklığı... ahlakçılıktan bana ne! kafamı karıştıran onur ve saygı meseleleri sadece...

Pazar, Mayıs 10, 2009

şimdi...

sevdiklerimin gurur duyduğum yanları vardır hep. ama hayatta bir tek insan sadece varlığıyla bile koltuklarımı kabartıyor...

ben onu bildim bileli karşımda tüm gücü ve güzelliğiyle duruyor, yapmak istediklerini zamana, mekana, insanlara aldırmadan sürdürüyor. hayatın hiçbir yanını eksik bırakmıyor. mutlu olacağını ve o mutlulukla mutlu da edeceğini bildiği her şeyi sonuna dek sürdürüyor. sıkılmıyor, yılmıyor en önemlisi yorulmuyor...

ben onu bildiğimden beri sırtlandığı hiçbir yük için "of" demiyor. hayatındakileri yük olarak görmediği gibi her şeyi kendisinin bir parçası yapıyor. içine girdiği her şeyin bir parçası oluyor. üretiyor. savaşıyor. ayakta duruyor. tüm bunları yaparken hiçbir duygusunu yitirmiyor. taşlaşmıyor. olduğundan başkası gibi görünmüyor, görünmeye çalışmak aklından dahi geçmiyor.

yüzlerce insan tanımış, birçok kereler kırılmış biri olarak sevmekten vazgeçmiyor. sarmalamaktan, mutlu etmeye çalışmaktan, birlikte hareket etmekten, sarılıp güç vermekten kaçınmıyor.

tüm bunları yaparken bıkmadan usanmadan üretiyor. her şeyi bildiğini sanan tonla insanın karşına sadece ürettikleriyle çıkıyor. onun ürettikleri adını bilmeyenleri dahi büyülüyor. insanlar ağzı açık seyrediyorlar onu ve o güzel ellerinin, avuçlarının arasından çıkanları. ben hayranlık duyuyorum kokusunun sindiği her şeye. ona benzemek için her şeyimi verebilecekken bunu asla beceremeyeceğimi bilmenin ezikliğini taşıyorum gizliden gizliye.

o bildim bileli rengarenk, bildim bileli şefkat dolu, bildim bileli çok akıllı, herkesten farklı, herkesten doğal ama yine de herkesten farklı, içi dışarıdakilerin bilemeyeceği kadar sıradışı, dışı renk ve ahenk içinde...

bense o beni gördüğünden beri huysuz, hırçın, hemen sıkılıp parlayan çirkin bir küçük kız...
ağlayarak tanıştık, belki bundan hep ağlayarak anlaştık...
kollarının arasından kaybolduğum yıllardan kollarımın arasında kaybolduğu yıllara dek kimsenin bilemeyeceği sırlar ve kavgalar paylaştık...

hiç durmadan birbirimize bir şeyler öğrettik. onun bana öğrettikleriyle başlayan ve hiç bitmemesini dilediğim bir okulun öğrencileri olduk. ayakta tek başıma durma cesaretini, affedebilmeyi, bunlar geçer demeyi, biz neleri atlattık diyebilmeyi, renkleri seçebilmeyi, dürüst olabilmeyi, erdemli olmayı, büyümeyi ama çocukluğunun peşini hiç bırakmamayı, özlemeyi, özlenmenin kıymetini öğreten anneme, abimle birlikte kendini kimseden korkmadan anlatabilsin diye cesaret verdik. küçücük ailemizi dışarıdan bakan hiçkimsenin göremeyeceği bir mabede dönüştürdük. içini bilinen ve bilinmeyen renklerle korkusuzca boyadık...

bana düşünmeyi öğreten, kendim olmam, kendi seçimlerimi yapmam konusunda her zaman destekleyen, inandığım her şeye benimle birlikte benden daha sıkı bağlanan, güvenini ve inancını eksik etmeyen, aklıma, yeteneklerime güvenen, yolumu kaybettiğimde elini uzatmaktan çekinmeyen, ışığı birlikte aradığım, varlığına her zaman şükrettiğim annem...
varlığınla, inandıklarınla ve yaptıklarınla güç buluyorum.
bana hiçbir şey için geç olmayacağını öğreten yegane insan, seni çok seviyorum...şim

Cuma, Mayıs 08, 2009

Devrim Arabaları

böyle şeyleri çok yazmıyorum, yazmayı sevmiyorum da aslında. ama bunu söylemek zorundayım...

devrim arabaları'na gösterime girdiği ilk dönemde gitmiştim. iyi ki gitmişim ki hala içimde bir heyecan ve acıyla bir şeyler söylemek istiyorum. bu ülkede iyi yapılan hiçbir iş cezasız kalmaz dese de film, bari bunu söyleyen adamları daha çok söz söyleyip kendilerine inandırmak için izleyin. lütfen izleyin...

bu filmin hemencecik gösterimden kalkmasına, kimsenin izlememiş olmasına o kadar üzülmüştüm ki... sonrasında ıssız adam gibi ne dediği belli olmayan, hem bir sinema filmi hem anlatım hem de oyunculuk açısından son derece kötü abuk subuk filmin rekorlar kırması, dilden dile dolaşması... sanırım bu cümleyi tamamlayamayacağım ben...

sadece...
bu adamlar "bir şey" anlatıyor. bu adamlar "bir şey yapma" arzusu uyandırıyor...
kendimize daha fazla yabancı kalmadan, üstelik yorulmadan ve dahi keyif alarak bi işin ucundan tutabileceğimiz bir fırsatımız varken...
lütfen izleyin...

filmin gösterildiği salonları ve seanslarını bile koymuşlar sitelerine, bir göz atın...
http://www.devrimarabalari.com/seans.htm

ya da belki mis gibi oyuncular çeker ilginizi...
http://www.sinemalar.com/oyuncular/15159/Devrim-Arabalari/

maranki reytingi

ekonomi mekonomi alanında sahip olduğu prof.luk unvanını kullanarak kendini tıp doktoru gibi sunan, televizyonlarda sadece "tarım bakanlığı"ndan onaylı yani "sağlık bakanlığı" onayı olmayan
eczacıların denetiminden geçmeyen "ilaç"larını tanıtıp duran bir adam var ki adını da yazayım ahmet maranki... bu adamın şikayet edilebileceği merci neresidir? rtük müdür? savcılık mıdır? o ilaçlarına "vallahi de billahi de bitkiseldir" onayı aldığı tarım bakanlığı mıdır? neresidir? her geçen gün daha çok korkmaya ve nefret etmeye başlıyorum şu durumdan. özellikle kadın programlarına hevesli anecikleri uyarıyorum ama benim uyarım kar eder mi? onu onla bunu bunla karıştırıp karıştırıp içerken bir şeyi düzeltip diğerini bozmazlar mı? yemin ederim ben bu adamı her gördüğümde o kanalları arayıp "bu adam tıp doktoru değil, sizin derdiniz karınız ne ki bu kadar insanın sağlığını riske atabiliyorsunuz, bu ne cesaret" diyesim geliyor... cidden napılabilir bu konuda ben düşünüyorum üzerine... profum ben zaten gel i böbreğini alayım da diyecekler yakında başka birileri. öfff öf!


ha bi de bu var, mis gibi yazılmış işte benden önce


http://benbugunbunuogrendim.blogspot.com/2009/03/lahana-diyeti.html

Salı, Mayıs 05, 2009

varmısınyokmusun

o kadar çok rüya, o kadar çok kabus geliyor ki uykuyla. kendimi hiçbir göz kırpışına teslim etmek istemiyorum. göz kapaklarımın arasına kibrit çöpleri sıkıştırıp gün doğana ve ardından defalarca kez batana dek uyanık kalmak istiyorum. rüyalar, neye benzediğinden emin olmadığım senaryolar, kötü ve flu kahramanlar... kahramanlar?

"insan sürekli sevmediği birini düşünür mü? ben seni düşünüyorum işte bütün gün. günün getirdiği her çirkin çağrışımda sen gözlerimin önünde saçma sapan gülümsemenle beliriyorsun.

insan en çok kendisinin gazına geliyor diyorum ya, söz konusu sen olunca durum daha da vahim hale geliyor. kendimle senin hakkında konuşurken, bir noktadan sonra midem bulanmaya başlıyor.

şükrediyorum hayatımda yer almayışına, şaşırıyorum aklımda bu kadar çok yer kaplayışına. hemen ardından, aklıma bu kadar yerleşmişken hayatımda var olup olmadığınla ilgili soruları yanıtlamaya çalışıyorum. kafamı karıştırıyorsun.

yoksun ama buna rağmen varsın. ve bu yüzden ürkütücüsün. korkuyorum senden. beni kendi güvenime güvenemez hale getirişini düşündükçe daha çok korkuyorum. sesin gittikçe çirkinleşiyor kulaklarımda.

sesini ne çok duyuyorum. kulaklarımdaki pamuklar beynime kaçıyor her bağırışında. beynim pamuklarla, kulaklarım sesinle dolu. çıldırıyorum. uyuşuyorum. ağzımdan köpükler saçılırken bayılıp kalıyorum.

kimsenin seni tanımadığını, varlığının farkında olmadığını yani aslında senin hiç varolmadığını, varlığının sadece zihnimle sınırlı olduğunu düşününce rahatlıyorum. uyuşukluk karıncalanmaya dönmeye başlıyor. birisi gelip omzuma dokunuyor. sustu ve zaten yoktu deyince karıncalanma da yok oluyor. birisi bana eğer bedenlenecek olursan senden koruyacağını söylüyor. aklımdan siliniyorsun...

şükür ki yoksun. yokluğunla beni huzura boğuyorsun."

mardin

bu konuda diyeceğim, düşüneceğim şeyi bir türlü bulamıyorum. kafam karşık, içim parçalı bulutlu. her gün bir öncekinden daha karanlık sanki. nasıl oluyor da oluyor insanın gözü insanı görmüyor anlayamıyorum.