Perşembe, Mart 19, 2009

Ahmer

(çok oldu yazalı, yayınlanalı, şimdi tekrar okudum burada da olsun istedim...)



Ahmer

Narcissus’un kokusu sinmiş üzerlerinize, kendinizde boğuluyorsunuz. Aynanın sırına erdiğimi bilmiyorsunuz.

Sabahın sekizi. Kimse gelmeden açmalıyım kapıları. Bu göklere değen binanın, yerle beraber olduğu noktadan bir kat bile çıkamadım daha. Sadece oturduğum sandalyeyi bahşettiler bana. Gözlerim her sabah aynalı camlarla kaplanmış bu binanın, tepesinde yansıyan güneşe takılsa da, geldiğimden beri ne asansöre değebildim ayağımla, ne de bir basamak yaklaşabildim yukarıya.

Öyle çirkin ki bu bina, deldiği göklerden özür dilemek için saklanıyor sanki aynalı camların arkasına. Şehrin bir parçası olamayışını, camlarında güzelliğini taklit ederek örtbas ediyor. Bu kocaman ama güzel şehrin aldığı rüşvet, onu da gölde yiten Narcissus gibi yavaş yavaş boğuyor. Şimdi giriş kapılarından sorumlu olduğum bu koca bina, aynalarla yüz yüze gelemeyişimden daha kötüsünü de sundu başka bir yolla; aynanın sırına gizlenip, sırrını tutmanın korkunçluğuyla...

Önceleri alışıldık ama çok sıkıcıydı. Sonra her şey aydınlık ve korkutucu olmaya başladı. İşe başladığım gün, insanların kaybolduklarını anladım, adına gökdelen dedikleri bu yapıda. Etiketlerini takıp, kimliklerini yitiren kadınlar ve erkeklerle dolu bu binada, ne kadar büyük harflerle yazılıyorsa unvanları, o kadar kolaylaşıyordu üst katlara çıkmaları. Bense unvanımın büyümeyeceğini bile bile, kaptırmıştım kendimi aynaya yakın ama uzak oluşuma. İş ilanını gördüğümde değilse bile, iş yerini gördüğümde birbirimizi anlayıp, uyum sağlayacağımızı düşünmüştüm aslında. Benim paraya ihtiyacım vardı, onların alt katlara alışık, aynanın arkasından korkmayan bir çalışana.

Hafızamın, görüntüsüyle sunduğu ilk evimize kadar uzanıyor, toprakla burun buruna zeminlere duyduğum yakınlık. Büyüdüğüm, gördüğüm ve daha doğmadan ruhumla öldüğüm ev, yerin üstünde gibi görünse de neredeyse bir katman altındaydı. Babam, evimizi (elleriyle tabii ama en çok) binbir güçlükle yapmıştı. Ayaklarının altına koyduğu sandalyeyle ne kadar yükselebildiyse yerden, o kadar yükselmişti duvarlarımız ve bir türlü uzamayan boyum tavana değecek gibi değildi henüz.

Bodur duvarlarımız toprağın tüm nemini yerden emmeye başladı bir gün. Annem her gün duvarda biriken su damlalarını siliyor, babamsa nemi kesmek için çare düşünüyordu. Düşünmeye harcamak için bulduğu enerjiyi, uygulamaya geçmek için bulamaz olduğu gün iyice yükselmişti ateşi. Annem ilaç olarak bulabildiği tek şey olan keskin kokulu sirkeyi döküyordu soğuk suya, suyu da babamın vücuduna. Babam sayıklamaya başladığında gözlerim artık yaş akıtamaz olmuştu, ben yanlarında öylece duruyordum ayakta. Ben duruyordum da, babam o günden sonra sadece rüyalarımda...

Başka bodur duvarlı evlerde yaşayan, başka teyzeler taziye için geldiklerinde, babama ne kadar benzediğimi tekrar ettikçe, gizliden gizliye seviniyordum evimizde hiç ayna olmayışına. Gerek kalmıyordu aynaya bakınca babamın titreyip duran başı ve kıpkırmızı gözleriyle karşılaşmaktan duyacağım korkuya. Kulağımda yana yakıla sürdürülen ağıtların arasında dövünen teyzelere baktıkça, daha çok uzaklaşıyordum herhangi bir aynayla kuracağım münasebetin tezahüründen. Başörtüleri başlarının iki yanından sarkmış teyzeler, diz çöktükleri halının üstünde öne arkaya sallandıkça, örtüleri de eşlik ediyordu bu uğurlamaya. Sadece annem, bir tek o sabit duruyordu onlarca kadının arasında. Ardından bunca dövünülecek bir yüze sahip olma fikri, daha da korkutuyordu o ritmik hareketin arasındaki durağanlıkla. Kendimi babama benzemiş bulmaktan duyduğum korku, aynalara yansımaya başladı o andan sonra.

Çocukluğumun başsağlığı ile geçen zamanlarının ardından bakamadım hiç kendime. Ne aynalarla kaplanmış bu binaya gelene dek, ne de burada çalışmaya başladıktan sonra yüz yüze geldim kendimle. Ben, babamın yüzünü hatırlıyorum sadece. Ateşinin düşmediği yaşlarını paylaşıyorum, iyice ona benzedim demektir o halde.

İşyerimde sahip olduğum tek şey olan sandalyede oturup, camların arkasından dışarıyı izledikçe, gelip geçen insanları gördüğüm halde onlar varlığımı bilmedikçe, anladım önceki hayatımın devam etmekte olduğunu. Yıllar boyu görmezden gelindiğim yaşamımın burada da olduğu gibi sürmekte ısrar ettiğini...

Çalışmaya başladığımdan beri, gidecekleri yerin en kısa yolunu sormaya gelen birkaç kişiyle konuşsam da, başka insanların sesleri bir yana, kendi sesime bile yabancıyım burada. Yolu değişmiş evimde yalnız kalınca hatırlamaya çalıştığım tek ses dışında, çok da umurumda değil aslında. Alışkanlık mı bilemiyorum ama hissettiğim bu özlem, 25 yılımı doldurduğum bu dünyada, adımı söyleyen tek kadına. Babama güvenip korkusuzca kollarına uzanmış, hastalığı boyunca başından ayrılmamış, uğurlarken döktüğü gözyaşları arasında çocuğunu ayakta tutabilmek için dimdik durmuş annemin sesi zihnimde tekrarlanan.

Çalıştığım gökdelendeyse ısrarlı bir sessizlik hakim her yana. Asansörün giriş kata inişiyle ufak bir çan sesi duyuluyor, sonra adımlar da isimler gibi şeffaflaşmaya başlıyor. Binanın içi, dışı ve içinden görünen dışı binlerce farklı hikaye sunuyor. Ama en çok aynanın arkasından, binanın içinden görünen dışı gerçekleri anlatıyor. İçeride şeffaflaşmış yüzler, kalın harflerle yazılmış unvanlar ve yukarılara doğru sessizlikten sese yaklaşan hayatlar var sadece. Tek bir yaşam biçimi hakim aslında, çoğul eki almış hayattan öte. Şans tanınmıyor aynı hayatı yaşayan birden fazla insanın arasında, diğerlerine benzememiş yüzlere.

İçerinin hikayesinin renksizliğinden farklı olmayan diğer hikayeler silsilesiyse, alt katında bir böcek gibi ezilmeyi beklediğim, bu mezar/gökdelenin dışında. Dışarının renksizliği, maskelerini içeri girerken değiştirmek üzere çıkarıp, dışarı çıkar çıkmaz kuşanan, atsız ve silahsız savaşçıların, bitmez bilmez koşturmaları arasında sürüp giden hayatta. Koşturmacanın içinde diğer yüzlere gülümsemek, adını sevgiyle seslendirmek zihnimdeki koca ütopyanın küçücük bir parçası yalnızca. Sadece ne olduğunu unutmak ve hiç hatırlamamanın dışında, aslını görmemek ve duymamak hakim dışarıda.

Dışarıya dışarıdan bakınca, içeriye içeriden bakmaktan farksızdı her şey. Dibindeyken flu olan dünya, netleşiyordu araya merceği koyunca. Kocaman görüyordum insanların yüzlerini, kocaman görüyordum aynaya takılmış gözlerini. Burada, suçluları teşhis eder gibi bekleyip durduğum aynalı camların arkasında, bilmeden tanık oldum işlenen cinayetlere. İnsanların kendilerini sırredişlerine ortak oldum göz göre göre. Bu sorgu odası kılıklı yerde, dışarıdakilerin aynalara verdikleri sırlara kimin ihanet ettiğini bilemeden bekledim sadece. Babamın ölümünü, yanında ayakta durarak izleyişim gibi, izledim birilerinin belli etmeden boşluğa geçişini.

İki kişinin bildiği sır olmaktan çıkıyorsa, gizin gizem olmaktan çıkışı ihanetle oluyorsa hangimiz hıyanet etti aynaya saklanmış sırra? Aynanın karşısında görmek istediğini görüp gerçeklere kulaklarını tıkayan zavallı kadınlar ve adamlara; yüzlerinde biraz olsun şefkat bulunsun diye ayna karşısında çalışanlara; geçmişte yaptıklarını görmemek için, gözlerini hızlıca saçlarına kaydıranlara; yalnızlıklarını aynalarla unutanlara; kendilerine aynaya bakarak yalanlar söyleyebilenlere; (asıl) gözlerini aynalardan ayırıp başkalarını göremeyenlere, kendilerine duydukları aşktan öteye geçemeyenlere; bir kez olsun aynaya bakamamış, bakıp kendini, gerçeği ve olanları görememiş, aynanın sırından vazgeçip önüne ortak olamamış bana... En çok hangimize yakıştı ayna? Kim daha çok bulmak istediklerini çıkarıp aldı, bildiği gerçekleri sakladı aynanın sırına?

Çatlaklarından sır sızdıran aynalar, bilmek istemediklerimizi aktardı içeriye ve dışarıya. Yavaş yavaş tanık oldum, aynanın yokluğunda yalan olanlara. Kurtulmak istedim bu cehennemden, insanın kendine duyduğu hayranlığa aynanın sebep olması gerekmediğini anladığımda. Bugün, aynayı karşıdan görmeyen/göremeyen gözlerime şaşıp, kendimi kendime katıp, yüzleştim aklımdan geçenlerle; aynada görmekten korktuğum babam, beni görmezden gelişiyle ihanetine uğradığım dünya ve aynanın düşünmeden arkasına sakladığı bedenimle.

Göklere ulaşmayı becerebilmiş bu binanın kendini gizlediği, ne önünde ne de arkasında kendim olduğum ayna, hayranlığımı tiksintiyle sundu bana. Ben de vardım kendine hayran suretlerin yüzlerine dokunuşlarında. Onlar kendilerine bakıp dokundukça, kimileri kendisinden korktukça, gerçeklerden uzak yeni yüzlere daldıkça ama en çok kendileriyle göz göze gelemedikçe yüzleştim kendi suretimle. Ben zamanla onlar oldum aynanın sırında. Bugün gerçekler bir bir dökülüyor cilalı ayakkabılarımın ucuna; aklımsa parça parça evime koştuğum yollara...

Kalbimin sayıklayışı hızlandı önünden geçtiğim camcıdan sardırıp aldığım paketle. Koştukça, bodur duvarlarıma yaklaştıkça hakim olamadım damarlarımdaki hızlı ritme. Yeni taşındığım mahallenin bildik yüzleri arasında annemi aradı bakışlarım. Başlarının yanından örtüleri sarkan teyzelerinin arasında, kaldırım taşlarının üstünde oturmuş oya işleyen annemi aradım, aylar önce kaybettiğimi bildiğim halde. Kalbimin ritmi, eşlik etti hafızamdaki dövünmelere...

Dünya umarsız, aynaların arkasına gizlenmiş insanların, görülmeyip de görmeye mahkum edilişlerine. Ben, sorgu odasının dışında tanık olmakla cezalandırıldım masum olduğumu bile bile. Şimdi kavuştuğum iki odalı evimde ilk kez tanışacağım kendimle. Camcıdan aldığım paketi açıp ellerimin arasında tutuşumla, yüzleşiyorum çehremle.

Gözlerimde babamı görüşümle perçinleniyor özlemim, aynı kanlı gözleri görüşümle büyüyor korkum. Hayatımı kendimden saklayışıma kızgın, gözlerim aynada açıyorum çekmecemi. Annemin kokusuyla dolu örtüye sarılmış, baba yadigarımı alıyorum sol avucuma. Emniyete ihtiyaç duymadığımdan, korumasız olduğunu bildiğim revolverle bakıyorum kendime. Kendime, kanlı gözlerime, şimdiye ve geçmişime...

Bugün kimsenin aynası yok! Daha iyi mi görmeye başladınız aniden? Başınızın hemen altındaki ensenizde bir göz daha mı yeşerttiriniz hissettirmeden? Gözleriniz ışıldamadı madem, yeni bir filize de yer yok ensenizde; bir gözünüzün diğerini görmesi mi sizi korkutan?

Bugün kimsenin aynası yok! Oysa arkada kalanı, yanı başında olduğunuz halde göremediğinizi gözlerinize fısıldamak için değil miydi sırlanmış camın varlığı? Daha ulaşılabilir kılmıyor muydu yakın ama uzak sırtınızı? Şimdi neden denize bile yansımıyor gökyüzü?

Bugün, benim dışımda kimsenin aynası yok! Birazdan soluğumla buğulanacak ilk kez ve ilk kez kırmızıya boyanacak. Kırmızı, herhangi bir Amerikan filmindeki ruj olmaksızın, son notumu yazacak.

Şimdi aynanın sırından, önüne geçiyorum. Sizin gibi, kendi hayranlığıma kapılmış, bakıyorum. Sırrediyorum kendimi, altıpatların şakağıma ne kadar yaraştığını gördüğüm bu anın, şanına yakışanı yapmak adına...
Kanım ahmer, kanım kıpkırmızı...

3 yorum:

Volkan Kemal dedi ki...

Bulamam

arasamda
neyi nerde nasıl
soramam

kendimde gizlediğim herşeyi
bulamam

kaybolanların boşluğunu yaşamam
ölüm sessizliğinde

ulaşamam her hedefe
kuru sıkı mermiye
yiv set olamam
namlulaşamam

bildiğimi kendime inandırsamda
bilmediğimle avunamam

yazılmamışları okuyarak
serilirim sayfa dolusu
alıklığıma
care bulamam

yarattığımla yetinemem
doyurulmuş açlığımı terkedemem

korkularıma sığınıp
limansız denizlere açılamam

bana ait olan hiçbirşeyi kanıtlayamam
başkasına ait olsam da kendim olamam

ardından gidemem gölgemin
ardımda gölge bırakamam

yokluğumla sevinenin
yarlığı olamam

hiçliğimle çoğalanın
yanlızlığı olamam

beni bende arasam
inanki bulamam
seni sende arasam
beni bulamam

velhasıl
kaybedenlerin kumar masasıdır yaşam
ölürken kazananı da bulamam...

Volkan Kemal

Caón Demente dedi ki...

aaaah
long time without
passing by, really sorry
do you still using myspace
lately I've returned to my
old custom of using it all
night long . . .
hehe nocturnal being behavior
how pathetic, however ...
take care!

Caón Demente dedi ki...

Did you celebrated Solstice?
somehow¿? somewhere?¿