Perşembe, Mart 26, 2009

yalnızca...

...

"birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. insanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. yapacak çok işimiz var. dövüşecek çok düşmanımız var. kucaklayacak çok arkadaşımız var. bizim sebebimiz bu. bizim fazlalığımız bu. belki de iksirimiz. kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. yalan söylemiyorum

bir nedeni yok. yalnızca öptüm. "

küçük iskender

Çarşamba, Mart 25, 2009

çürük yumurta

bazen dünyadaki en büyük nimetin, karşındakinin yalan söylemediğine duyulan inanç olduğunu düşünüyorum. çünkü bu, mide bulantısından uzakta, samimiyetin koynunda mis gibi bir varlık ve varlığa şükür getiriyor yanında.

ama yalanın kokusunu alınca, farkında olup, ses çıkaramayınca, karışamayacağın kadar uzağındayken bile gözünün önünde olunca... burnunu tıkayıp, gözlerini kapayınca bile miden bulanmaya devam ediyor ve engel olamıyorsun. ben böyle hissettiğim zamanlarda, tüm sınırların kalkması duasıyla yaşayan biri olmama rağmen, herkesin kendi bahçesine bir çit çekiyor oluşuna seviniyorum. bahçemdeki hiçbir güzelliğe yaklaşamamalarına, seslerini ve kokularını duyuramamalarına, kirli kirpiklerini sevdiklerimin yanaklarına sürememelerine çok seviniyorum.

düşüş


bildiğim ve bilmediğim her yer, dinlediğim ya da sonunu bir türlü duyamadığım her masal, aşık olduğum her kahraman... öyle bir film izledim ben, hala kendime gelemedim... üzerine konuşamıyorum bile...

Perşembe, Mart 19, 2009

Ahmer

(çok oldu yazalı, yayınlanalı, şimdi tekrar okudum burada da olsun istedim...)



Ahmer

Narcissus’un kokusu sinmiş üzerlerinize, kendinizde boğuluyorsunuz. Aynanın sırına erdiğimi bilmiyorsunuz.

Sabahın sekizi. Kimse gelmeden açmalıyım kapıları. Bu göklere değen binanın, yerle beraber olduğu noktadan bir kat bile çıkamadım daha. Sadece oturduğum sandalyeyi bahşettiler bana. Gözlerim her sabah aynalı camlarla kaplanmış bu binanın, tepesinde yansıyan güneşe takılsa da, geldiğimden beri ne asansöre değebildim ayağımla, ne de bir basamak yaklaşabildim yukarıya.

Öyle çirkin ki bu bina, deldiği göklerden özür dilemek için saklanıyor sanki aynalı camların arkasına. Şehrin bir parçası olamayışını, camlarında güzelliğini taklit ederek örtbas ediyor. Bu kocaman ama güzel şehrin aldığı rüşvet, onu da gölde yiten Narcissus gibi yavaş yavaş boğuyor. Şimdi giriş kapılarından sorumlu olduğum bu koca bina, aynalarla yüz yüze gelemeyişimden daha kötüsünü de sundu başka bir yolla; aynanın sırına gizlenip, sırrını tutmanın korkunçluğuyla...

Önceleri alışıldık ama çok sıkıcıydı. Sonra her şey aydınlık ve korkutucu olmaya başladı. İşe başladığım gün, insanların kaybolduklarını anladım, adına gökdelen dedikleri bu yapıda. Etiketlerini takıp, kimliklerini yitiren kadınlar ve erkeklerle dolu bu binada, ne kadar büyük harflerle yazılıyorsa unvanları, o kadar kolaylaşıyordu üst katlara çıkmaları. Bense unvanımın büyümeyeceğini bile bile, kaptırmıştım kendimi aynaya yakın ama uzak oluşuma. İş ilanını gördüğümde değilse bile, iş yerini gördüğümde birbirimizi anlayıp, uyum sağlayacağımızı düşünmüştüm aslında. Benim paraya ihtiyacım vardı, onların alt katlara alışık, aynanın arkasından korkmayan bir çalışana.

Hafızamın, görüntüsüyle sunduğu ilk evimize kadar uzanıyor, toprakla burun buruna zeminlere duyduğum yakınlık. Büyüdüğüm, gördüğüm ve daha doğmadan ruhumla öldüğüm ev, yerin üstünde gibi görünse de neredeyse bir katman altındaydı. Babam, evimizi (elleriyle tabii ama en çok) binbir güçlükle yapmıştı. Ayaklarının altına koyduğu sandalyeyle ne kadar yükselebildiyse yerden, o kadar yükselmişti duvarlarımız ve bir türlü uzamayan boyum tavana değecek gibi değildi henüz.

Bodur duvarlarımız toprağın tüm nemini yerden emmeye başladı bir gün. Annem her gün duvarda biriken su damlalarını siliyor, babamsa nemi kesmek için çare düşünüyordu. Düşünmeye harcamak için bulduğu enerjiyi, uygulamaya geçmek için bulamaz olduğu gün iyice yükselmişti ateşi. Annem ilaç olarak bulabildiği tek şey olan keskin kokulu sirkeyi döküyordu soğuk suya, suyu da babamın vücuduna. Babam sayıklamaya başladığında gözlerim artık yaş akıtamaz olmuştu, ben yanlarında öylece duruyordum ayakta. Ben duruyordum da, babam o günden sonra sadece rüyalarımda...

Başka bodur duvarlı evlerde yaşayan, başka teyzeler taziye için geldiklerinde, babama ne kadar benzediğimi tekrar ettikçe, gizliden gizliye seviniyordum evimizde hiç ayna olmayışına. Gerek kalmıyordu aynaya bakınca babamın titreyip duran başı ve kıpkırmızı gözleriyle karşılaşmaktan duyacağım korkuya. Kulağımda yana yakıla sürdürülen ağıtların arasında dövünen teyzelere baktıkça, daha çok uzaklaşıyordum herhangi bir aynayla kuracağım münasebetin tezahüründen. Başörtüleri başlarının iki yanından sarkmış teyzeler, diz çöktükleri halının üstünde öne arkaya sallandıkça, örtüleri de eşlik ediyordu bu uğurlamaya. Sadece annem, bir tek o sabit duruyordu onlarca kadının arasında. Ardından bunca dövünülecek bir yüze sahip olma fikri, daha da korkutuyordu o ritmik hareketin arasındaki durağanlıkla. Kendimi babama benzemiş bulmaktan duyduğum korku, aynalara yansımaya başladı o andan sonra.

Çocukluğumun başsağlığı ile geçen zamanlarının ardından bakamadım hiç kendime. Ne aynalarla kaplanmış bu binaya gelene dek, ne de burada çalışmaya başladıktan sonra yüz yüze geldim kendimle. Ben, babamın yüzünü hatırlıyorum sadece. Ateşinin düşmediği yaşlarını paylaşıyorum, iyice ona benzedim demektir o halde.

İşyerimde sahip olduğum tek şey olan sandalyede oturup, camların arkasından dışarıyı izledikçe, gelip geçen insanları gördüğüm halde onlar varlığımı bilmedikçe, anladım önceki hayatımın devam etmekte olduğunu. Yıllar boyu görmezden gelindiğim yaşamımın burada da olduğu gibi sürmekte ısrar ettiğini...

Çalışmaya başladığımdan beri, gidecekleri yerin en kısa yolunu sormaya gelen birkaç kişiyle konuşsam da, başka insanların sesleri bir yana, kendi sesime bile yabancıyım burada. Yolu değişmiş evimde yalnız kalınca hatırlamaya çalıştığım tek ses dışında, çok da umurumda değil aslında. Alışkanlık mı bilemiyorum ama hissettiğim bu özlem, 25 yılımı doldurduğum bu dünyada, adımı söyleyen tek kadına. Babama güvenip korkusuzca kollarına uzanmış, hastalığı boyunca başından ayrılmamış, uğurlarken döktüğü gözyaşları arasında çocuğunu ayakta tutabilmek için dimdik durmuş annemin sesi zihnimde tekrarlanan.

Çalıştığım gökdelendeyse ısrarlı bir sessizlik hakim her yana. Asansörün giriş kata inişiyle ufak bir çan sesi duyuluyor, sonra adımlar da isimler gibi şeffaflaşmaya başlıyor. Binanın içi, dışı ve içinden görünen dışı binlerce farklı hikaye sunuyor. Ama en çok aynanın arkasından, binanın içinden görünen dışı gerçekleri anlatıyor. İçeride şeffaflaşmış yüzler, kalın harflerle yazılmış unvanlar ve yukarılara doğru sessizlikten sese yaklaşan hayatlar var sadece. Tek bir yaşam biçimi hakim aslında, çoğul eki almış hayattan öte. Şans tanınmıyor aynı hayatı yaşayan birden fazla insanın arasında, diğerlerine benzememiş yüzlere.

İçerinin hikayesinin renksizliğinden farklı olmayan diğer hikayeler silsilesiyse, alt katında bir böcek gibi ezilmeyi beklediğim, bu mezar/gökdelenin dışında. Dışarının renksizliği, maskelerini içeri girerken değiştirmek üzere çıkarıp, dışarı çıkar çıkmaz kuşanan, atsız ve silahsız savaşçıların, bitmez bilmez koşturmaları arasında sürüp giden hayatta. Koşturmacanın içinde diğer yüzlere gülümsemek, adını sevgiyle seslendirmek zihnimdeki koca ütopyanın küçücük bir parçası yalnızca. Sadece ne olduğunu unutmak ve hiç hatırlamamanın dışında, aslını görmemek ve duymamak hakim dışarıda.

Dışarıya dışarıdan bakınca, içeriye içeriden bakmaktan farksızdı her şey. Dibindeyken flu olan dünya, netleşiyordu araya merceği koyunca. Kocaman görüyordum insanların yüzlerini, kocaman görüyordum aynaya takılmış gözlerini. Burada, suçluları teşhis eder gibi bekleyip durduğum aynalı camların arkasında, bilmeden tanık oldum işlenen cinayetlere. İnsanların kendilerini sırredişlerine ortak oldum göz göre göre. Bu sorgu odası kılıklı yerde, dışarıdakilerin aynalara verdikleri sırlara kimin ihanet ettiğini bilemeden bekledim sadece. Babamın ölümünü, yanında ayakta durarak izleyişim gibi, izledim birilerinin belli etmeden boşluğa geçişini.

İki kişinin bildiği sır olmaktan çıkıyorsa, gizin gizem olmaktan çıkışı ihanetle oluyorsa hangimiz hıyanet etti aynaya saklanmış sırra? Aynanın karşısında görmek istediğini görüp gerçeklere kulaklarını tıkayan zavallı kadınlar ve adamlara; yüzlerinde biraz olsun şefkat bulunsun diye ayna karşısında çalışanlara; geçmişte yaptıklarını görmemek için, gözlerini hızlıca saçlarına kaydıranlara; yalnızlıklarını aynalarla unutanlara; kendilerine aynaya bakarak yalanlar söyleyebilenlere; (asıl) gözlerini aynalardan ayırıp başkalarını göremeyenlere, kendilerine duydukları aşktan öteye geçemeyenlere; bir kez olsun aynaya bakamamış, bakıp kendini, gerçeği ve olanları görememiş, aynanın sırından vazgeçip önüne ortak olamamış bana... En çok hangimize yakıştı ayna? Kim daha çok bulmak istediklerini çıkarıp aldı, bildiği gerçekleri sakladı aynanın sırına?

Çatlaklarından sır sızdıran aynalar, bilmek istemediklerimizi aktardı içeriye ve dışarıya. Yavaş yavaş tanık oldum, aynanın yokluğunda yalan olanlara. Kurtulmak istedim bu cehennemden, insanın kendine duyduğu hayranlığa aynanın sebep olması gerekmediğini anladığımda. Bugün, aynayı karşıdan görmeyen/göremeyen gözlerime şaşıp, kendimi kendime katıp, yüzleştim aklımdan geçenlerle; aynada görmekten korktuğum babam, beni görmezden gelişiyle ihanetine uğradığım dünya ve aynanın düşünmeden arkasına sakladığı bedenimle.

Göklere ulaşmayı becerebilmiş bu binanın kendini gizlediği, ne önünde ne de arkasında kendim olduğum ayna, hayranlığımı tiksintiyle sundu bana. Ben de vardım kendine hayran suretlerin yüzlerine dokunuşlarında. Onlar kendilerine bakıp dokundukça, kimileri kendisinden korktukça, gerçeklerden uzak yeni yüzlere daldıkça ama en çok kendileriyle göz göze gelemedikçe yüzleştim kendi suretimle. Ben zamanla onlar oldum aynanın sırında. Bugün gerçekler bir bir dökülüyor cilalı ayakkabılarımın ucuna; aklımsa parça parça evime koştuğum yollara...

Kalbimin sayıklayışı hızlandı önünden geçtiğim camcıdan sardırıp aldığım paketle. Koştukça, bodur duvarlarıma yaklaştıkça hakim olamadım damarlarımdaki hızlı ritme. Yeni taşındığım mahallenin bildik yüzleri arasında annemi aradı bakışlarım. Başlarının yanından örtüleri sarkan teyzelerinin arasında, kaldırım taşlarının üstünde oturmuş oya işleyen annemi aradım, aylar önce kaybettiğimi bildiğim halde. Kalbimin ritmi, eşlik etti hafızamdaki dövünmelere...

Dünya umarsız, aynaların arkasına gizlenmiş insanların, görülmeyip de görmeye mahkum edilişlerine. Ben, sorgu odasının dışında tanık olmakla cezalandırıldım masum olduğumu bile bile. Şimdi kavuştuğum iki odalı evimde ilk kez tanışacağım kendimle. Camcıdan aldığım paketi açıp ellerimin arasında tutuşumla, yüzleşiyorum çehremle.

Gözlerimde babamı görüşümle perçinleniyor özlemim, aynı kanlı gözleri görüşümle büyüyor korkum. Hayatımı kendimden saklayışıma kızgın, gözlerim aynada açıyorum çekmecemi. Annemin kokusuyla dolu örtüye sarılmış, baba yadigarımı alıyorum sol avucuma. Emniyete ihtiyaç duymadığımdan, korumasız olduğunu bildiğim revolverle bakıyorum kendime. Kendime, kanlı gözlerime, şimdiye ve geçmişime...

Bugün kimsenin aynası yok! Daha iyi mi görmeye başladınız aniden? Başınızın hemen altındaki ensenizde bir göz daha mı yeşerttiriniz hissettirmeden? Gözleriniz ışıldamadı madem, yeni bir filize de yer yok ensenizde; bir gözünüzün diğerini görmesi mi sizi korkutan?

Bugün kimsenin aynası yok! Oysa arkada kalanı, yanı başında olduğunuz halde göremediğinizi gözlerinize fısıldamak için değil miydi sırlanmış camın varlığı? Daha ulaşılabilir kılmıyor muydu yakın ama uzak sırtınızı? Şimdi neden denize bile yansımıyor gökyüzü?

Bugün, benim dışımda kimsenin aynası yok! Birazdan soluğumla buğulanacak ilk kez ve ilk kez kırmızıya boyanacak. Kırmızı, herhangi bir Amerikan filmindeki ruj olmaksızın, son notumu yazacak.

Şimdi aynanın sırından, önüne geçiyorum. Sizin gibi, kendi hayranlığıma kapılmış, bakıyorum. Sırrediyorum kendimi, altıpatların şakağıma ne kadar yaraştığını gördüğüm bu anın, şanına yakışanı yapmak adına...
Kanım ahmer, kanım kıpkırmızı...

..

herkes kadar kalpsiz, herkes kadar kırılgan...

Çarşamba, Mart 18, 2009

ay

30 yıl geçirmişsin dünyada, ben sadece son 5'ine şahit olmuşum mesela... ama nasıl olur da hatırlarım ben ondan çok çok öncesini? sanki sen giymişsin kısacık şortunu, annen takmış askılarını, ayağında çorapların, çoraplarının altında spor ayakabıların... tırmanıyorsun tepeye doğru bir elinde sopa, bir elin topraktan destek alıyor, koşturuyorsun, ben yeni gelmişim dünyaya ama oradayım sanki, bu nasıl oluyor?..

senin anılarını hatırlıyor, senin çocukluğunu seninle geçiriyorum, seninle büyüyorum, benden öncesinde dair anlattığın her anıda ben de varım... yoktum biliyorum ama varım... anlayamıyor olsam da bunu seviyorum... bana yeni anılar kazandırmanı, geçmişte de hep beraber olmayı seviyorum...

iyi ki doğdun...
iyi ki varsın...

Perşembe, Mart 12, 2009

seni seviyorum hala bazen...

çok mutsuz olduğumda ya da korktuğumda üşürüm ben. titrerim durduk yere. ellerim soğur hemen, kalın çorapların içindeki koca ayaklarım buz gibi olur. içerde bir yerde buzdolabının kapağı açık kalmış sanırım her defasında. ısınmazlar bir türlü. pek kimse bilmez...

yatağa yatınca hemen uykuya dalamam ben. eskiden yer ve zaman fark etmeden uyur, uyanmak bilmezdim. şimdi öyle zor ki. geceleri yattığım yerden uzun uzun dışarıdaki sesleri dinlemek. evin gürültülerini dinlemek. paranoyaklaşmak. bunların hepsinin birbirini bıkmadan takip edişine tahammül etmek. kendimi yoruyorum. pek kimse bilmez...

birini, bir yeri, bir şeyi çok sevince ama en çok heyecanlanınca ağlarım. aslında ağlamak da sayılmaz. gözlerimden akar durur yaşlar. ben heyecandan elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemem. bunu da pek kimse bilmez...

çok çabuk sinirlenirim. her şeye sinirlenebilirim. belki de en çok, sinirliyim. kelimelerimin sonu sert vurgularla biter. çirkin küfürler eder, abuk subuk tepkiler veririm. bunu herkes bilir. herkes beni öfkeli bilir... yalan değil ama önemli de değil diye düşünürüm... onların bildikleri benim bilmelerini istediğimden fazlasına geçmelerini önlediği için beni mutlu eder... işte bunu hiçkimse bilmez... ki zaten bunların hiçbirinin bilinmesi gerekmez...


"Seni seviyorum hala bazen/Biliyorum bu yeterli değil/Buralarda herkes kazanır ya da kaybeder/Bana sahipsin ya da değil/Üzerimden bulutlar, bulutlar geçti/Gözlerimden yağmurlar aktılar/Üstüne üstüne/Beni sevdin/Öyle dedin, öyle olsun/Duvarların vardı/Öyle dedin, öyle olsun/Akşam olunca tüm gölgeler kalkardı/Sen yanımdayken her şey çok kolaydı/Zaman geçti yan yana çok uzak durduk/Kalplerimizi söylenmemiş sözlerle doldurduk/Bir akşamın kalbinde bıraktım seni/Dönüp arkama bakmadım, terkederken seni/Gözlerimde yaşlarla/Ve sen bunu görmedin, ve hiç bilmeyeceksin/Seni seviyorum hala bazen/Biliyorum bu yeterli değil"
(asfaltdünya)

SAKIN!

bir şarkı var yüzbin kez dinlediğim ama nasıl da sevdiğim...

ben acı satın alırım, göğsümde bak onca yara var/ben acı satın alırım, yitirilmiş umutlardan/ben aşk satın alırım, elimde bak yapma çiçekler/ben aşk satın alırım, terk edilmiş yüreklerden/birileri var benim gibi, güneşi aya benzer/birileri var bizim gibi, hüznü göğe değer/dost gibi yakın, sen üşürken soğukta/kendini sakın, sakın çıplakken konuşma/ben gülüş satın alırım,yüzümde bak onca çizgi var/ben gülüş satın alırım, içimdeki çocuklardan/ben umut satın alırım, ard arda geçse de bu seneler/ben umut satın alırım, çok uzakta bir yerlerden/birileri var benim gibi, güneşi aya benzer/birileri var bizim gibi, hüznü göğe değer/dost gibi yakın, sen üşürken soğukta/kendini sakın, sakın çıplakken konuşma.

asfalt dünya

Çarşamba, Mart 11, 2009

kimkod

dünyada kaç milyon insan var bilmiyorum. işin açığı merak da etmiyorum...

sadece şunu biliyorum, tüm kötülükler ve vicdansızlıklar, tüm huzur verici yanlar, bunların hepsini biliyor, gün yüzüne çıkmaları için zamanının gelmesini bekliyoruz...

hepimizin içinde bir diğeri var, birbirimizin aklında zihninde kodlanmış bir biçimde isimsiz ve soyisimsiz olarak diziliyiz. ne kadar şaşırsak da birbirimizi önceden biliyor, kızmak için tanışmayı bekliyoruz...

Salı, Mart 10, 2009

iliş ki...

tatmin olmadıkça mutsuz oluyorsun, insan ilişkilerinde, işinde, yediğin yemekte doyamadıkça huzursuzluğa gömülüyorsun. doyumsuzsun ve sırf bu yüzden bile tehlikelisin. doyumsuzluğunla mutsuz oluyor, aksırıp tıksırıp bu virüsü herkese yayıyorsun. ben de bunu gördükçe bir spatula, biraz çimento ve bir tuğla daha ekliyorum ilişkimize. ikimiz de huzur buluyoruz. ilişkinin yokluğuyla tatmin oluyoruz. aman şimdi ne mutluyuz...

Pazartesi, Mart 09, 2009

öz..

bir günde, iki günde, araya giren aylarda durmadan özlüyorum...
kabarık saçlı kadınların filmlerini haber verirken, shaun of the dead'i izleyip pizza yemeyi planlarken, mutfakta halay çekmek (?) isterken, geçmiş yeni yıl kutlamalarını anarken, mango içeceğiyle ya da küçük pembe bi topçukla...
bir sürü insanı sadece bir dakika ayrılıkta ya da araya yıllar girdiğinde bile özlüyorum...
ya evim hakikaten uzakta ya da ben ayrılığa katlanamıyorum...

Salı, Mart 03, 2009

huzur/suzsunuz

"... Elimde anılar var elbette. Hiç geri dönemeyeceğim geçmiş ülkesinin uzak, tuhaf, geveze konukları... Gerçeğin gölgeleri onlar yalnızca ama gerçek hiçbir şeye yetmiyor. Zamanın fırça darbeleriyle hep yeniden biçimleniyor resimler, renkleniyor, canlanıyor, soluklaşıyor, üçüncü bir boyut kazanıyor; imgeler gerçeklikten bir uzaklaşıyor, bir yakınlaşıyor, ansızın örtüşüp, sonra hemen kopuyor."*

hayatı yaşanabilir kılmak hatırlamakla mümkün olurken, unutamamak nasıl bu denli can yakıyor? aklım hiçbir zaman hiçbir şeye ermiyor. sadece hatırlıyor, özlüyor, seviniyor, özlüyor, üzülüyor tam unuttum sanırken yeniden hatırlıyorum... var olan hiçbir döngüye ayak uyduramıyorum... hem unuttuklarımla, hem hatırladıklarımla, hem içimdeki benlerle bir sürü mücadeleye giriyor, onlarsız olamıyor, yapamıyorum... sorular soruyor, cevap arıyor ve cevap bulamasam da ancak bu huzursuzlukla huzur buluyorum.

anlaşılabilir olduğumu/olduğunu hiçbir zaman iddia etmedim...


Pazar, Mart 01, 2009

bö!

bazen kendim olamayacağımı sanmaktan bazen de bende gördüğüm kendimden korkuyorum...
bu aralar mütemadiyen korkuyorum...