Perşembe, Ocak 29, 2009

çatı

bazen ilk günden beri yanıbaşınızda olan birini 25 yıl sonra tanıyıp, 25 yıl sonra her zaman olduğundan daha çok sevdiğinizi fark edip, gerçekten tanımaya başlayabilirsiniz. 25 yıl insan ömrü için çok uzun. yine de geçip gidenin ardından vah etmenin manası yok işte. önünde ilerleyen kısacık zamana sığdırmalı her şeyi. ki ömür dediğin, ne kadar olduğu fark etmeden hep çok kısa zaten...
sevmek hakikaten garip. bir duygunun içinde binbir tanesi gizli. hangisinin ne zaman çıkıp geleceği, üzerindeki çatıyı hangi renge bürüyeceği bilinmiyor...

Cumartesi, Ocak 17, 2009

muhatara

...bildiğimiz tüm tehlikeler kendimizden doğuyor işte. şimdiye dek saydıklarım arasında hatrı sayılır, şöyle kocaman bi poponun sığacağı genişlikte bir yere sahip diğer yıkıcı tehlike de keşfettiğim sıra beni şaşırtmamıştı işte.

insan 3 dakikadan fazla dinlememeli kendini. en azından kendi kendime konuşmayı sürdürdüğüm şu anda diyebilirim ki, "kendi sesimi duydukça, kurmaya çalıştığım bina sağa sola genişliyor, eğilip bükülüyor, bir türlü doğru düzgün ilerleyemiyor"... kızınca, üzülünce ya da gözlerinin kamaştığı ilk anda kendi kendine kritik yapmaya başlayınca sapıtıyorsun. öfken, eski yeni her şeyi birbirine bağlaya bağlaya körükleniyor. kalbin kırıkken parçaların arasına bir vadi yerleştirebiliyor ya da başka bir zamanda kamaşmış gözlerinle çukura düşebiliyorsun. benim dediğim şu; kendinle kurduğun dostluğa da bir sınır koymalısın arada...

kulağını kendi sırtına dayayıp "hırıltı var mı kontrolü" yapmakta sorun yok, kendine ilaç yazmakta, istirahat vermekte de ama ondan sonra uyutmalısın bir tarafını. dinleyeni ya da anlatanı... yani diyorum ki yorulmasın bir tarafın ve yorulmasın diğer tarafın da...

Pazartesi, Ocak 12, 2009

bir küçücük aslancık varmış...

mutluyken mutluluk üzerine düşünmek çoğunlukla mümkün değil gibi. bunu başarıp, üzerine düşündürüp bir de üstüne, bozulmadan mutlu kalmamı sağlayan biri var-oldu. adını anarsam bu bir karşılığa döner diye korktuğumdan bir şey diyemiyorum. ya da sadece onun duyabileceği şeylerden fazlasını söyleyemiyorum. bana üstüste bu duyguyu tattıran şahsım için son derece inanılmaz olan zat-ı şahaneye sevgilerimi buradan da yolluyorum. uzaklardan gelen aslanımı başköşede ağırlıyorum. sanıyorum o anlayacaktır okuyunca. gerisi de mühim mi bilmiyorum.

n..y'ye not:
hayat bazen yapışıyor yakana, tutunduğun demir zemindeki o küçücük parmaklarına sırayla hiç acımadan basıyor.
çizgifilmlerdeki gibi tek tek açılıyor parmaklar..tink!tink!tink!
düştün düşeceksin ama çizgisin ya işte onu hatırlıyorsun. pekala havada yürüyebilir ya da düştükten sonra silkelenip birden diğer sahneye geçebilirsin. umudunu bağladığın parmaklarını tek tek öpebilir birileri, sarılabilirsin sen de dokunaçlarınla...
ama parmaklarının üzerindeki o ağırlığı hissettiğin anda bunları düşünmek zor oluyor biliyorum... yine de birileri farkında olmadan mutluluk saçıyor, sen bunu bil istiyorum.

Cumartesi, Ocak 10, 2009

yalın

yalnızlık hissi ne kadar tehlikeli. dönüp bakınca hatalarına hep bu duygudan kaçarken saptığını görüyorsun, hatalarına hep bu duygudan kaçarken saptıklarını... acıklı evet ama tehlikeli de. dönüp bakınca bir tek anın bile ne çok şeye mal olduğunu görüyorsun. sonra onların da bu küçücük sapaklardan sonra yollarını kaybedeceklerini fark ediyorsun.
müdahale etmeye hakkın yok, çoğu kere alkışlamanı bile bekleyebiliyor çünkü. sen aranızdaki mesafeye göre ya kendini ateşe atarak çığlık atıyor ya da sessiz kalıp gözlerini kapatıyor aradaki mesafeyi daha da artırıyorsun. bu ikinci yol samimiyetsiz ve rahatsız edici olsa da bazen yapıyorsun.
kendine bakıyorsun, o küçük sapakların seni getirdiği yere ve zamana... gördüğün bazen kalabalığa bir daha ulaşamayacak kadar uzakta durduğun oluyor. mesela bir ormana giriyorsun, görünürde hiçbir boşluğun olmadığı kalabalık ve karanlık bir orman. dokunabileceğin ağaçların sevebileceğin hayvanların ve korkabileceğin canavarların olduğu bir ormanda konuşamadığını görüp paniğe kapılıyorsun. ağaçlar ne kadar anlamsız... o zaman geldiğin yeri iç sevmediğini ve seyrettiğin manzaranın eni tatmin etmediğini fark ediyorsun.
anlamak zaman alsa ve hatta bir şeyi değiştirecek kudrete sahip olmasa da "yalnızlık tehlikeli"yi bilmenin huzursuzluğunu yaşıyorsun. geriye dönüp elimi kendi omzuma koyabilir, başımı okşayabilir miydim diyorsun. sonra bunların hiçbirinin mümkün olmadığını bilmenin rahatsızlığını ekliyorsun bir de üstüne. huzursuz hayatını, huzursuzluğunla sürdürmeye devam ediyorsun...

Salı, Ocak 06, 2009

yıl-an

iyi yalan söylediğini sanmanın rahatlığıyla "yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar" diyen bi insan çeşidi var.

Pazartesi, Ocak 05, 2009

Cuma, Ocak 02, 2009

...

dönüp dolaşıp sizde buluyor her şey cevabını, düşünen, seven, hatırlayan, merak eden, özleyen, sarılan, kollayan, güldüren, ağlamalara müsaade etmeyen, yakından ya da uzaktan ellerini başlarımızın üzerinde tutan...
yaşanan her şeye, her anlaşmazlığa, her karmaşaya, ayrı geçen her dakikaya, araya giren kilometrelere, farklılıklara, hayata rağmen her zaman açılmış kucaklarla bekleyen...
gerisinin olmadığını her gün biraz daha anladığım, kıyamadığım, sevdiğim, çok sevdiğim...
iyi ki varsınız. eskiden küçücük şimdi (ve neyse ki bundan sonra) kocaman güzel ailem, zaman bizi mutluluğa götürsün, ayırmasın, moral, güç ve hep kavuşmalar getirsin...
ailem... seni seviyorum, sizi seviyorum...
--
n..y)(a..r)(a..e)(m..l)(a..t)(s..i)(u..t)
veulaşılamayacakkadaruzakolsada
t..k