Salı, Aralık 29, 2009

nolyan

"buraya daha önce de gelmiştim. korktuğumu o zaman da söyleyememiştim. adım atacak yer yok. etrafımda bir naylon sarılı. nefes alacak kadar hava yok. ya düştüm çoktan ya birazdan düşeceğim.

bunu bilen ben'in dışında asılı duran beden gülüyor, konuşuyor bir şekilde yaşıyor. içindeki naylona sarılı ben, titriyor, çenesi kilitlenmiş, konuşamıyor.

kendinden korkan naylona sarılı küçücük kalmış beden, dışındakinden nefret ediyor, dışarıdaki herkesten dışındakine katlandığı, içindekini bilmediği için nefret ediyor."

Cuma, Aralık 25, 2009

züs

bazen kaç yüzünüz olduğunu sayamıyorum. "hepsini görüyorum" demek istiyorum ama üzerime vazife olmayan işlere burnumu sokamıyorum. "keşke burnum bu kadar iyi koku almasaydı, boka bulanınca da kokusunu almazdı" diyorum ama sizin bundan bir şey anladığınızı sanmıyorum.

hakikaten...

neyse...

Çarşamba, Aralık 23, 2009

boğ

eskiden mutlaka anlatırdın birine... en yakınındakine... sustukça boğazın, konuştukça başın ağrıdı... sonra kaldı ilk düğüm orada öyle... ardından diğeri de...

uç/ur/um

yıllardır altından çıkamadığım bir tavan var tam tepemde. bu kaçıncı çöküşü üzerime bilmiyorum. günün hiç beklenmedik bir anında nasıl olduğunu, nereden geldiğini anlamadığım bir zelzeleyle çöküveriyor. onarmak ne kadar zaman alırsa alsın, hangi malzemeyi kullanırsam kullanayım mutlaka bir zaman, bir yerde yeniden çöküyor... bu yüzden şimdi çöktüğü gibi kalsın ve düzelmesin istiyorum...



insanın hislerinin arasında yirmi dört saat bile girmeden kocaaaa bir uçurum açılması ne acı. ben, başka ruh hallerindeki beni tanıyamıyorum.

Pazartesi, Aralık 21, 2009

iney

bu senenin kötü geçmediğine, bu defa kendi kendime yapmayı vaadettiklerimin çoğunu gerçekleştirdiğime, hiçbir şeyin kötü olmadığına, yetersiz olanların da geçiciliğine, öfkemin bir gün dineceğine, halihazırda güzel giden şeylerin kötü sonla bitmeyeceğini artık öğrendiğime, kafamın tüm teklemelere rağmen gayet iyi çalıştığına inanmak istiyorum.

yeni yıldan bunlara inanmış olarak yaşamıma devam etmemi sağlamasını bekliyorum.

çünkü bu basamağı aşınca gerisinin geleceğini, güvenmem için sebebim olacağını, atacağım adımlar için yapacağım anlık hesapların beni doğru yöne götüreceğini, gözlerimin tatsızlık yüzünden daha az dolacağını, ergenliğin ilk zamanından beri aralıksız aklımdan geçirip durduğum "azim, sabır ve inanmak için güç" dileğimin yerini bulacağını biliyorum.

yeni yıldan bildiklerimin gerçek bi de sevdiklerimin yanımda olmasını diliyorum.





bir de bu boğum boğum boğazımın düğüm düğüm kilidi geçsin artık. kendimi taşıyamıyorum ama bunu düşünmek istemiyorum...

Cuma, Aralık 18, 2009

dak

yine...


taaak! bir cam bardak kapanıveriyor üstüme. sonra küçücük kalıyorum ortasında, içinde.

Pazartesi, Aralık 14, 2009

Pazartesi, Aralık 07, 2009

benbigün

bunu blog yazan herkes bir ara yaşıyor sanırım... burada bir şeyler söylemek istiyorum sonra bakıyorum burada söylemesem daha iyi olur diyorum... belki de tebdil i mekanda rahatlık vardır hakikaten... etrafıma bir çember çizecekse gören gözler, anlatıp durmanın bir anlamı var mı bilmiyorum... başka bir yer de belki... belki burada ve kulakları tıkayarak... emin değilim... düşünecek vakit de bulamıyorum...

Cuma, Aralık 04, 2009

birarada

insanın dostlarıyla birarada* olmasından daha güzel olanı dostlarından ayrıyken bile değişen bir şey olmadığını bilmesi sanırım... hep sevdiğim, ne kadar sevildiğimi hep bildiğim** teşekkür ederim...







*"bir arada"yı ayrı yazmak, böyle bir kural koymak kadar ahmakçası yok sanırım...

**bazen bir tekil, başka bir çoğula tekabül eder... bu yüzden birden fazla oluşunuz mutluluğa mutluluk katmaktan geri durmuyor...

Çarşamba, Kasım 25, 2009

09071989

kötü bir video kaydı... 20 sene öncesine ait... çok zayıf, dirsekleri derisinden fırlayacak gibi küçücük bir kız... yanakları hep tombul ve kırmızı... elbisesi de kırmızı... işittiği azarlar bile silmiyor yüzündeki gülümsemeyi... uzun boylu, bir seneden biraz daha fazla yaşayacak bir adamın elini tutuyor sıkıca, bilmeden... kahkülleri gözüne giriyor... daha 6 yaşına girmemiş bir çocuk ne kadar mutluysa o kadar mutlu bu çocuk... sevdiği herkes yanındayken ne kadar mutluysa o kadar mutlu... kameraya bakan, utanıp saklanmaya çalışan ama yine de orada olmak isteyen bir çocuk ne kadar güzelse o kadar güzel bu çocuk... el sallıyor, gülüyor, babasının peşinden gidiyor bu çocuk...

Cuma, Kasım 20, 2009

a/y/ile

teşekkür ederim böyle güzel olduğunuz, anladığınız ve anlamama izin verdiğiniz için.

birini sevmek için onunla dost olmak/olabilecek olmak/öyle hissetmek lazım. eğer o aşamaya ulaşamadıysanız veyahut kaybettiyseniz bir daha ulaşamayacaksınız. o zaman da sevmeyi bırakacaksınız. ama birini hissizce kabullenmiş sonra dost olmuşsanız onu o andan itibaren çok sevecek, canınızdan bileceksiniz.

bir insanın ailesiyle dost olmasından daha güzel ne var bilmiyorum. senin benim ailem olmandan daha güzel ne var bulamıyorum. nefes almak ne güzel. yanında küfretmek de o kadar güzel.

ağrıyan kolumun üzerine elini koyduğunda, başım ağrırken dudaklarını tam ağrıyan noktada hissettiğim anda tüm ağrıların silinmesi nedir bilmiyorum. aynı beceriye sahip annemle ortak noktanın ben olduğumu düşününce bunun bir illüzyon olup olmadığı konusunda tereddüte düşüyorum... yine de... bir illüzyon olmadığından eminim... mucize olmadığını biliyorum... bu tuhaf, güzel, karışık, beni yormayan şeyi anlatmak için yorulmak da istemiyorum...

bir insanın ailen olduğu içinde değil sevdiğin için ailenden yapmak; aileni mecburiyetten -ailen olduklarından- değil sevdiğinden ailen saymak... bu mucize mesela... sevdiğini canından bilmek mucize...

Perşembe, Kasım 19, 2009

lavuk!

her şey öyle saçma ki, "her yerde lavuk insanlar var" diye sayıklıyormuşum uyku arasında. sonra sabah beşte birbirinden saçma bir sürü kabusla uyanmam da cabası. uyudukça uyuyorum iki haftadır. uyudukça daha çok yoruluyorum. sabah uyandıkça daha da çok...

kasım ayını sevmiyorum. hayatım tam anlamıyla kökten değiştiği günden beri kasım ayından nefret ediyorum. bir an önce geçse diyorum sadece.

bu sonbahar girdi mi devreye her şey daha zor olmaya başlıyor. her sene bir öncekinden beter... sonbaharı sevmiyorum...

neyse ki bir yuvam var ve içeri girince anında mevsimsiz, zamansız, dipsiz bir güven ve huzurla doluyorum...

Cuma, Kasım 13, 2009

narvık

kalbin bedeninin dışına çıkmak istiyor; çarpıntısından değil, kıvranışından anlıyorsun. acıdan gözlerini açamıyorsun. dostunun, sevgilinin, kardeşinin kucağında kıvranıyorsun. her şey az sonra ölecekmişsin gibi planlanmış sanki. az sonra öleceğini düşünen bakışların karşısında az sonra ölecekmiş gibi görünüyor olmalısın. ölmeyeceğini de biliyorsun, kalbinin biraz sonra yerine bir kez daha alışacağını da. bir kadın saçma sapan bir cümle kuruyor televizyonda. gülüyorsun. gülüyorsunuz. unutmuş gibi yapıyorsun. bir şey yokmuş gibi yapıyorsunuz. susuyorsun.

Perşembe, Kasım 12, 2009

Salı, Kasım 10, 2009

mec >< az

hakkında uzun uzun konuşabilirim; hem de seni seninle konuşabilirim...

bugün sokakta karşılaşsak mesela, oturmadan bir yere gözlerimizi birbirimize öfkeyle dikip sıralasak içimizdekileri. üstelik dilerim öfkelendikçe öfkelensek. bu defa suratının ortasına tükürmekten çekinmeyeceğimi bildiğimden elinin kolunun kuvveti de önemsiz. öyle bağırsak mesela. sen pısırıksındır ya, pısırıklığın öfkenle çıkar ya açığa, bu defa pısırık olmasan aslında, damarıma bastıkça bassan.

ben bu defa nihayetlendirsem bir geceyi, geceleri ve günleri bile... bundan 7 sene öncesini sonlandırsam. bundan 7 sene öncesini oraya, seni de karşılaştığımız yere gömsem. "Bu ne ihtişam? Bu ne muhteşem karşılaşma böyle!" desem. sen açamadan çeneni ben senin ne kadar aciz olduğunu bir kez daha söyleyebilsem. seni milyonuncu kez defetsem hayatımdan -ve bu defa dünyadan da... senden nasıl da nefret ettiğimi bağıra çağıra söylesem, yaptıklarını yapabileceklerini sıralasam. mesela bir çocuğun olursa nasıl bir tehlikenin kucağında, kolları arasında yetişmek zorunda kalacağını herkese duyursam. bağırsam, bağırsam, bağırsam...

geriye doğru gitsek koşa koşa, karşılaştığımız çim alana dönsek. çimlerin izleri henüz işlememişken pantolonlarımızın dizlerine, benim başım henüz ağrımaya başlamamışken bir de, anahtarımızı kaybetmediğimizin farkında olsak da evimize gidip orada uyuyabilsek sensiz. seninle karşılaştığımız o çim alana hiç gelmemiş olsam ben. ortaklığımız başlamadan bitmiş olsa...

ya da madem oldu bitti tüm bunlar. madem geldik yedi sene sonrasına şimdi şu anda karşılaşsak seninle son bir kez daha. hayatta yapabileceğim en kötü şey sandığımın en iyisini becerebileceğim bir gece yaşasam. sen de ölsen o geceyi. ikimiz aynı geceyi böylece paylaşmış olsak. böylece ben sana bıraktığım gecemi alsam sen de keyfine vardığın karanlığın bedelini ödemiş olsan. ne hoş...

neden bilmem, benden haberdar olduğunu düşünüyorum. mesela şimdi bu satırların sana, sahibine doğrudan, aracısız oulaşacağına inanıyorum. gözlerini benden alamadığını biliyorum. salyaların göz alıcılığımdan değil, midesizliğinden geliyor, bunu da biliyorum...

peki sen biliyor musun, seni çok seviyorum. bana; sırtını döndüğün herkesin bıçaklarını bilemeye başladığını, ilk fırsatta sırtına ve kıçına da hepsini bir bir sapladığını hakiki ve somut örneklerle anlattığından... anlatmakla kalmayıp birebir tecrübe ettirdiğinden... biliyor musun seni çok seviyorum. öyle ki bu sevgiden canın yansın istiyorum. canın gerçekten yansın. öyle ki benim sana duyduğum bu "sevginin" eşsizliği ile yarışsın o sızı, dinmesin istiyorum. ben cenneti de cehennemi de dünyada yaşadımıza inanmışken, sen de kendi cehenneminde bir an önce yanmaya başla istiyorum...

seni çok seviyorum. bugün sokakta son bir kez karşılaşsak, önce suratına tükürsem, sonra seni öldüresiye dövsem hiçbir şey yok gibi yoluma devam etsem... biliyor musun yedi senenin sonunda sadece bunu istiyorum... intikam için yaşamasam da bir gün, inandığım tek intikam için, bu yegane intikam duygusu için ölebileceğimi bilmeni istiyorum...

seni çok seviyorum, ben gelmeden ölmeni istemiyorum...

sİz

biliniz ki bugüne kadar "iki yüzlü davranmadığınız hususunda" kendi kendimize yaptığımız telkinler atık işe yaramıyor. hayır, yaramasında zaten, bunu isteyen kim?

dünyayı kurtaracak olan yegane kişi değilsek iyi biri olmak zorunda da değiliz her zaman. bize ne ki kırılıp dökülenlerden? bundan sonra siz nasıl yüzümüze pembe kıçımıza kara iseniz biz de sizin yüzünüze kara kıçınıza daha kara olacağız. biliniz, mümkünse unutmayınız da bu sözlerimizi.

ola ki biz unuttuk kendi sözlerimizi, yine koştuk, yine dinledik sıra sıra yalanlarınızı, rica ederiz hatırlatınız; "hepsi yalandı, sonrası da öyle olacak, bunları unutma" deyiniz. rica ederiz...

ben, tek başıma ben, kendimi aptal gibi hissediyorum her defasında. kucak açma hastalığı nereden geliyor bilmiyorum. sizin anneniz değilim. olmak da istemedim. hiç anne olmadım, olur muyum bilemiyorum. ama sanki tüm dünyanın anası benmişim, bütün küfürleri de ben yemişim gibi kalakalıyorum, orada, ortalıkta. O meydanda, çok kalabalık, çok büyük ve korkutucu o meydanda hakikaten aptaldan daha aptal hissediyorum. sizi tüm bu duyguları bana tek başına taşıyabilen yegane kişi olduğunuz için kutluyorum.

insanlığa dair bildiğim ne varsa alaşağı edişiniz, beni hayretlere sürükleyişiniz, o çirkinliğiniz, yapışık gülümsemeniz, o sevmediğim incelttikçe incelttiğiniz sesiniz... midem altüst... yine de rica ederim o sesinizle unutkan bana hatırlatınız; "benim bu. o en sevmediğiniz yanımla benim. sizi kemirir, çiğner, öğütür ve dışarı atarım. toprağa karışıp çirkin bir otta bedenlenmenizi bekler, yine kemirir, yine çiğner bu defa tükürürüm." rica ederim benim unuttuklarımı siz unutmayınız.

Pazartesi, Kasım 02, 2009

latpanisnes

herkesin başına her şey gelebilir ama elbete herkes her şeyi kabullenmek zorunda değildir.





*herkesin başına gelen her şey -diğer- herkese aptalca gelebilir ama elbette aptallık da eşeklik gibi baki olduğundan herkes her şeyi anlayamayabilir...

Salı, Ekim 20, 2009

26

yarın benim doğumgünüm... kendi yüzyılımın ilk çeyreğini bitiriyorum... zor bir yıldı... büyüme sancılarımı, ergenlik acılarımı henüz atlatmakta olduğumu sık sık hissettiğim bir yıl... ve tabii saçma sapan hem tatsız hem de çok güzel bir yıl... çok saçma...


mutlu yıllar bana...

Pazartesi, Ekim 12, 2009

19

bu özlem anlatılacak gibi değil.

6'dan sonra yaş almadım ben. orada asansörün kapısında kalıp beni tanımanı bekledim. senin aklın beni tanımayacak kadar yorgun, bedenin takatsiz kalacak kadar hastaydı. ben anlamayacak kadar küçüktüm.

şimdi yine... seni çok özledim... 19 sene ne demek bilmiyorum... ben bir daha gelemeyecek oluşunu yeni öğrendim... sen o kapıdan daha yeni çıktın, annem daha az önce sarıldı abimle bana aynı anda, abimin özleri daha yeni doldu... her şey az önce ben gözlerimi kırpmadan biraz önce oldu... 19 sene ne demek bilmiyorum... bundan sonrası nasıl geçer bilmiyorum... ne oldu, nasıl ve neden oldu bilmiyorum... 19 sene ne demek bilmiyorum... seni çok özlüyorum...

Salı, Ekim 06, 2009

küçük

"elimde olsa arada bir ziyaret etmek isteyeceğim zaman çocukluğum olurdu sanırım. bir de elinden tutup seni de götürmek isterdim" demişti...

aklımdan tuttu, götürdü, hepsini alığ aklıma getirdi...

Pazar, Ekim 04, 2009

kal(ı)p

seni her geçen gün biraz daha sevmiyorum. hayatı boyunca her defasında kredi yenilemesine giden ben bile tamamını tüketmişken, sırtının yerden kalkacağını sanmıyorum. senin için güzel bir şey dilemem gerekseydi bu "kalan ömründe yeni kurbanlar bulman, tamamını sever gibi yapman ve bunların hiçbirini çaktırmadan yoluna devam edebilmen" olurdu.


ah ne acı. insanlar her geçen gün biraz daha kirleniyor, benim gibi ahmaklarsa azaldıkça azalıyor. dolayısı ile ne temiz ne de ahmak kimse kalmadığında olası dileklerimin tümü çoktaaan suya düşmüş oluyor. senin için üzülemiyorum. senden önce üzülmem gereken yüzlercesi sırada olduğu için kızamıyorum da. sıradan hiç çıkmayacağını bildiğimden bu uzuuun bekleme sürecinin sonunda sana yine üzülüp tek ahmak olarak yoluma devam edeceğimi biliyorum.


ne diyeyim bana şimdiden geçmiş olsun, sense...

herkesin kalbine göre olsun işte, herkesin kalbine göre...

Pazartesi, Eylül 14, 2009

Perşembe, Eylül 10, 2009

utan!

susuzluktan kırılırız, sorumlusu önlemini almayanlar değil, son 123 yılın en kurak yazı olur...

soğuktan 5 kişi sokaklarda donarak ölür, sorumlusu o insanları sokaklarda bırakanlar değil, son 45 yılın en soğuk kışı olur...

ondan sonra bir gün deli gibi yağmur yağar, 31 kişi ölmüştür, dokuz kişi kayıptır, daha kaç kişinin kayıp olduğu ve öleceği bilinemez. sorumlusu alt yapı, üst yapı konusunda önlemini almayan yerel yönetimler değil, son yüz yılın en çok yağış alan günü olur...

sonra bir de vicdandan, ahlaktan bihaber; her hareketinden sonra sırtını "tanrı" kavramına dayayan; hak, hukuk, acı, üzüntü, pişmanlık, utanma nedir bilmeyen akbabalar çıkar. ekmek parası peşinde hayatları sonlanan insanların çıkarıldığı o yerden bir tek parça kapabilmek için saldırırlar...

hakikaten utanıyorum sizinle aynı havayı soluyor olmaktan. şu topraklarda yaşıyor olmanızsa sadece tiksinti uyandırıyor...

Salı, Eylül 08, 2009

sus

kendimi anlatabilmek için tüm çabam. yine de hangi kelimeleri seçersem seçeyim tam olmuyor sanki. o kadar eksik ki yarım kalıyor bile diyemiyorum. henüz kendimi anlatabilmenin yarısına bile ulaşamadığımı hissediyorum.

bu meseleyi kafamda fazla mı büyütüyorum bilmiyorum ama sevdiklerim bilsin, beni herkesten çok ve iyi bilsin istiyorum. bu yüzden yanlarında çenem düşüyor. öyle ki bazen çenem ağrıyana kadar konuşuyorum.

bazen de hep susayım, ben sustukça onlar içimi bilsin diyorum...
beceremiyorum...

Cuma, Ağustos 28, 2009

bi grip çıkıcam!

burnum tıkalı... gözlerim yanıyor ve akıyor... eklem yerlerim deli gibi ağrıyor... kaslarımın tamamı çekilip bir yerde toplanıyor... nefe saldıkça burnum ve boğazım yanıyor... ve evet henüz kış gelmedi... baktım kış gelmiyor, ben ona gittim... zor olmadı kışa geçişim de... kalışım biraz sancılı oluyor...

Perşembe, Ağustos 27, 2009

kaffa

hayatımı kararlı bir kafa karışıklığı üzerine kurduysam bundan kime ne?

Perşembe, Ağustos 20, 2009

a.

işin en güzel kısmı sana aşık olmak. ondan sonraki de adımı her söylediğinde sesindeki titremeyi dinlemek. acısı dahi güzel oluyor zaten. bu hislerin hiç acıtmadığını söylemek ahmaklık olurdu nitekim.

ne bileyim, dediğim gibi sabah kalkmak, işe gitmek, akşam olunca eve dönmek... bu rutinin adını hayat koyduklarına göre diyebilirim ki, hayat dedikleri bu işin en güzel kısmı sana aşık olmak. sonraki de adımı her söylediğinde sesindeki titremeyi dinlemek...

Pazartesi, Ağustos 17, 2009

yürüteç

haftanın en az beş günü vuruyoruz kendimizi yollara. her çıkışımızda 6,5 kilometreyi deli gibi yürüyoruz. eve döndüğümüzde bir çeşit terapiden çıkmış gibi oluyoruz. evimizin civarındayken her an denizi görecekmişiz gibi geliyor. rüzgar çıktı mı denizin dalgalandığını bile hissediyoruz. sanki bitmeyen güzel bir tatildeymişiz duygusu her şeyden güzel.



eve dönünce her yer parlak renkli eşyalarla doluymuş gibi geliyor, sürekli çikolata yiyormuşuz gibiyim. ne bileyim. hayatımızı adam ediyor, mutlu oluyor, tatsız hisleri, fikirleri filan fazla düşünmüyoruz.. kötü etkiler uzun sürmüyor.. iyileri sık sık hatırlatıyoruz birbirimize.. garip, eskisi gibiyim sanki.. eskiden olduğum beni yenilemiş pırıl pırıl yapmış gibiyim..



hayatın alnından öpesim geliyor bazen.. tatsız anılara bile aferin diyor, selamet diliyorum sevmediklerime.. zira herkesin arasına karışıyor onlar da. Ve sevdiklerimden gayirisi umrumda değil.. işte nasıl desem, diğerlerinin varlıklarını hatırlamıyorum bile..



sevdiklerimi sevindirmeyi seviyorum.. hediye vermeyi ve almayı, kafamda mutluluk tasarlamayı, ne bileyim hakikaten içimden gelen olmayı seviyorum.. dahası yok işte.. şimdi kafası güzel ben, yarın olur depresyondaki ben.. mühim değil.. geldiği gibi gidiyor işte..



yürüyorum, güzelleşiyorum.. bol oksijen, bol zihin açıklığı, biraz daha bol oksijen sarhoşluk getiriyor herhalde.. iyiyim böyle.. okuduğum herkesi çok seviyorum bir de.. bir sürü isim var aklımda.. sessiz sessiz okumak mutlu ediyor.. oradaymışım gibi geliyor.. ama isimlerini burada yazınca sanki bu yorum alışverişleri , yorum ziyaretleri kadar tatsız olacakmış sanki.. o yüzden susuyor sessiz sessiz okumaya devam ediyorum.. ben onları biliyorum ya uzaktan, onlar da beni biliyor sanıyorum.. blogları seviyorum.. hakikaten seviyorum..

Pazartesi, Ağustos 10, 2009

e.

aramızda dağlar ve bazen vadiler var, içinden çılgınca akan ırmakların geçtiği. adını sayamayacağım birkaç şehir, karşılaşmadan geçirdiğimiz uzun yıllar var. bundan sonra da öncesi gibi onların "tanışmak" dediği hadiseyi gerçekleştiremeyeceğiz ya da seslerimizi kavuşturmamıza bile gerek yoktu belki. ben sana sarıldım, sen sana sarıldığımı anladın. sonra sesini sesime sardın. dedik ki dost olmak hem onların hem de bizim bildiğimizden farklı imiş. dedik ki iyi ki varsın, var olasın. görmediğin gözler her istediğinde bir kapı açacaklar sana, sen var olasın.

bugün duyduğum güzel sesin güzel sahibi. belki çok iyi anlıyor, belki de hiç anlayamıyorum seni. ama bir şeyin değiştiğini düşünmüyorum. biliyorum, üzerine çöken metanet sana o kudretli adamdan miras. üstelik senin bunun farkında olman öyle güzel ki, sana bir kez daha sarılmak bu defa elini sımsıkı tutmak istiyorum.

hayatın neyi alıp neyi verdiğini (bazen geri verdiğini) bilmiyorum. ama ben her daim "bir gün kavuşmalara" inanıyorum. o yüzden özlem bastırdıkça bunu düşünüyorum. sen de bunu düşün, bil, hisset istiyorum. bir gereklilik değil ama ihtiyaç gibi, seni sevdiğim ölçüde benim geç öğrendiklerimi bilerek başla istiyorum. deneyimlerimizfarklı gelişecek elbette yine de... ne bileyim...

sımsıkı sarılıyorum. içimden geçen sadece bu...
burada kaçacak, saklanacak bir kapın olduğunu bil istiyorum...

şimdi bu koşturma içinde ve dahi utanan/kekeleyen yanımla sana bunları söyleyememişken, bu satırları okumayacak dahi olsan bil istiyorum...
bunları hep bil istiyorum... sadece bu, hepsi bu...

Cuma, Ağustos 07, 2009

plastik

önce yere çarpıp sonra yükseklemeye başlar plastik top. çarpa çarpa ilerler. o çarpmaların her birinden küçük birer morluk kalır geriye. en nihayetinde bir çivinin üzerinden seker, patlar ya da büyük bir şans eseri hiçbir şey olmadan bir başka yere sekip sonra düz bir zeminde yuvarlanmaya başlar... ne bileyim, yolun sonunda bir merdivene denk gelir sonra her şey bitti sanırken aşağı doğru merdivende sekmeye devam eder...

bir dağın tepesindedir mesela, kocaman bir vadide aşağı doğru süzülmeye başlar... ağır değildir ya bulunduğu dünyanın yer çekimiyle bazen baş edebilir... düşer, kalkar, yuvarlanır, ilerler, bir yerlere takılır, bir yerlere gidemez, küçük bir çocuk alıp koşar sokağına yakar top oynamaya başlar diğerleriyle, bir apartmanın terasına çıkarılır, manzarayı izler, bir uçağa bindirilir dünyayı gezer...

arada hiç durmadan çarpmaya, düşmeye, seke seke katlanmaya devam eder... bazen birileri tutup en yukarılara çıkarır, diğerleri en yukarılardan aşağılara bırakır... güzel kırmızı üzerine siyah çizgili bir plastik topun ömrü arabanın altında kalmadığı, bir çivinin üzerine atlamadığı sürece uzun olur... sadece yavaşça söner... soğuk beton zemine bırakıldığındaysa acı çekmeden ama nefesini kaybederek kendisi de kaybolur...

bir küçük plastik top bana çocukluğumu hatırlatır, sonra bir/birkaç ömrün komik metaforu olur. o yüzden bakkalların camları önünde koca fileler içinde asılı duran onlarca rengarenk plastik top benim için hem mutluluk hem de burukluk bayrağıdır.

Perşembe, Temmuz 23, 2009

yor

ben kendimi yoruyorum. belki de herkes kadar yoruyorum. ama yorulmaktan bile yoruluyorum. ya tembelim ya da fazla düşünüyorum...




not: söylediğim en son şeyi düşününce dedim ki "ben kafamın nerede olduğunu sanıyorum acaba?" umarım k'ları karıştırmıyorumdur...

Pazar, Temmuz 19, 2009

ah

doğru olanın ne olduğunu öyle iyi biliyorsun ki. ağzından çıkacaklara hükmedebilecek kadar da akıllısın. ama ağzından çıkanlar canını en çok yakanlar. doğru olduğunu bilmek zerre azaltmıyor o sızıyı, içinin çekilişini, hani göğsünün hemen altından kanının çekilip kayboluşunu filan... azaltmıyor aklından geçenlerin, ağzından çıkanların doğruluğu hiçbir şeyi...

...

biliyorum. kıyamıyorum, en çok senin mutluluğunu istiyorum. hepsini hem mantık süzgecinden geçiriyor hem seninle özdeşleştiriyorum. ama ne değişiyor? içim seni kimseyle paylaşmaya izin vermiyor. ya bu bencilliği kabulleneceğim ya da sadece bir tek kez bencillik edeceğim... yine içimdeki sızıyı çekip durmayı tercih ediyorum... ama bu bir şeyi değiştirmiyor. hala doğru olanı biliyor, kalbimi darmadağın etmeye devam ediyorum...

canımı bildiklerim ve inandıklarımla bu kadar yakabileceğimin farkında olsaydım sahip olduğum şu kahrolası bilinci bu denli büyütmezdim... elimden bir şey gelmiyor, sana kıyamıyor, kendime defalarca, milyon tane bıçak saplıyorum... elimden bir şey gelmiyor... susuyor, yutkunuyor ama yutamıyorum... boğazım ağrıyor... ağlayamadıkça boğazım daha çok ağrıyor... sen benimle ne kadar gurur duyduğunu, benden nasıl da güç aldığını anlatıyorsun... ben her zamanki gibi, senin en iyi bildiğin şey oluyorum, duvara dönüşüyorum... kaskatı bir duvar olup, sırtını yaslaman için dimdik duruyorum...

...

ah anlatabilsem. hiçbir şey diyemiyorum. biri elimi tutuyor. her zaman doğru olanı yapmak ve güçlü görünmek zorunda olmadığımı hatırlatıyor... çok şükür o elimi tutuyor ve bana bazen bencil olabileceğimi söylüyor... yine doğru olanı yapıyor ama en azından hata yapma özgürlüğüm olduğunu biliyorum... sızının azaldığı yok... yine de kafamdaki çukurlar ve şişlikler azalıyor... sıkıntım kendi içinde bir düzen kurup öylece ilerliyor... sürekli ilerliyor ama en azından nereye gittiğini biliyorum...

...

hiçbir şey bilmiyorum...

Perşembe, Temmuz 02, 2009

lif

filleri seviyorum ama göğüs kafesime oturanla bir türlü anlaşamadım. nefes almama izin vermiyor ama öldürmüyor da. kaburalarımda bir acı. sırtımda bir ağrı. azıcık oksijen ve şişmiş boyun damarları. tatsızlık kötü bir şey işte.

hemen yanına koşmak istiyorum o zaman ama hayat gailesi dediğimiz bu şey işte... akşama dek doğru düzgün nefes alamadan, kaburgalarımdaki acıyla bekliyorum. akşam bir an önce kavuşmak için evimize varmayı bekleyemeden seni yarı yolda indirip, ben de yolu yarılayıp ellerimi ellerine bırakıyorum. fil koca kıçını kaldırıyor azıcık da olsa.

acı sızı devam ediyor ama en azından nefes alabiliyorum artık. sabaha dek gelmeyeceğini bildiğim file uzaktan nanik yapıyorum. hala yarın sabaha kadar vaktim var. var olan vaktin tadını çıkarıyorum...

Salı, Haziran 30, 2009

ızım..kır!

sadece bir tek kişi biliyor bunu. her daim konuştuğum benden başka bilen yok. bu his kötü bir his ama söyleyecek olsam ağzıma tıkayacaklar her şeyi. bazıları ağlar belki. bi kısmı güler. kalanı da saçmaladığımı iddia eder. dedim ya ağzımdan çıkmadan yeniden içeri kayar nefes borumdan. bu his, bir tek kendimle konuştuğum bu şey çok acayip.

mutsuz filan değilim ama. aması biraz karışık. konuşmak isteyip istemediğimden emin değilim. sanırım anlatmak istiyorum şu iç sıkıntısını ve tekliği ve aklımdan geçen planları ama kimse bilsin istemiyorum yine de.

birileri bir yerlerde bıçaklarını biliyor sanki. onlara yeni eğeler vermek istemiyorum. paranoyağım belki, belki de birine güvenmeyi bir kez bıraktım mı yeniden başa dönemiyorum.

aslında iyi ki de böyle. iyi ki de bazen onlar kayhbediyorlar beni. iyi ki ben kendimi onlardan on adım öne koyuyorum bazen. onlar canımı yakmadan mümkün kılamıyorum bunu. ama olsun. bir şekilde hayata geçiyor ya, nasılı, niyesi fark eder mi?

bir tek ben biliyorum, kendimle konuşa konnuşa büyütüyorum. meyvesi ne renk olacak kestiremiyorum. en çok kırmızıyı yakıştıyorum içimi saran bu sevimsizliğe. başkaca bir rengi yakınına bile konduramıyorum.

Pazartesi, Haziran 29, 2009

aman

benim kafam hep güzel. yani beni doğuran ana ne karıştırdıysa kanıma, toparlayamıyorum bir türlü kafamla içindekileri. ağlarken sırıtmaya başlayabiliyorum mesela. bu ruhsal bir sıkıntı da olabilir pek tabii, bilmiyorum işte...

neyse, dediğim gibi kafam hep güzel. bazen, sıradışı bir şey yaşadığımda ya da şahsım için sıradışı olan bir şeyin bana bulaştığını fark ettiğimde bunu benim uydurup uydurmadığımı anlayamıyorum. kontrol etmem gerekiyor durumu, kendimi çimdiklemek kesmiyor tabii. hemen abuk subuk bir laf atıyorum ortaya. eğer insanlar bana gazlayıcı "harikasın süpersin" nidalarıyla sarılmıyorlarsa anlıyorum ki her şey gerçek. çünkü insanlar beni gazladıklarında ben uyanıyorum sonra yaa... kafam hala güzel oluyor da dozajı azalıyor. haaa o sütundan iki tane yokmuş ben çift görüyomuşum diyorum.

ya hakikaten şu an ne diyorum ben? biliyorum beni şu an bi tek ben anlıyorum. az önce çok felaket şaşırdığım bir şey fark ettim bir yerde. elim ayağım titriyor heyecandan. yok canım diyorum, yok canım olamaz. hadi len diyorum hatta. çüş bile dedim bir iki kere...

bu gece de kafam böyle.

Cuma, Haziran 26, 2009

maykıl

bunu yapmayacaktın adamım...




aslında ben bu habere hala ikna olmadım...
yok hakikaten ikna olmadım...
mümkün olabilir mi yani böyle bir şey...
kafayı mı buldum ben sabah sabah...

Salı, Haziran 23, 2009

nida

özür dilerim nida. biz kan emiciler seni de çok sevdik. özür dilerim.
kalbine saplananları öğle yemeğimiz yaptığımız için özür dilerim.

Pazar, Haziran 21, 2009

bugün...

babalar günün kutlu olsun canım annem. bu kutlamayı yer yüzünde en çok kimin hak ettiğini tartışmam bile. hiçbir kadın ve dahi hiçbir erkek senin kadar kuvvetli, güçlü ve gerçek bir baba olamazdı. bana hep onu anlattığın, beni hep onun seveceği gibi sevdiğin için nasıl teşekkür etmeliyim bilmiyorum.

biz birbirimizi herkesten çok ve kimsenin anlayamayacağı bir dilde severiz. her dakika kucak kucağa oturmadan saçlarımızı okşar, ses etmeden kollar ve hissettirmeden sarılırız. biririmizi sadece bizim anlayabileceğimiz bir dilde anlar ve anlatırız. anlaşamadığımızı sandıklarında bile biz yine ancak "birbirimizi" anlarız.

biz kendimize alıştırmak istemeyiz. her ortamla bütünleşir, tüm akıllarda kalır sonra özletmeyek kadar çabuk ve hızlı gideriz. babam gibi. her şey bize bıraktığı o kısacık zamandaki azıcık anı gibi olsun isteriz. belki bu yüzden bazen birbirimizi unutalım isteriz. beceremeyiz ama deneriz. her anımızı birbirimizi kaybetme korkumuzla boğmadan ve endişeye kapılmadan geçirmeyi denerizç bu yüzden hayata hem güven duyar hem de her an temkinli davranırız. bunlar bir işe yarasa da yaramasa da biz ancak birbirimizi sever, özler hem yoklukta hem de varlıkta kabulleniriz.

geride bıraktığım yirmi altı yılın en güzel kısımlarını annem ama en çok babam olabilmiş sen yarattın. her seçimimde, her vazgeçişimde, bildiğim ve öğrenmeye çalıştığım her şeyde arkamda durduğunu hissettim. bugün kendime kurduğum küçücük yuvamın en güzel yanlarını yine senden öğrendiklerimle oluşturdum. babasız büyüdüğüm halde bir babanın nasıl olduğunu-olacağını-olması gerektiğini senden öğrendim. bundan sonrasında olabilecek en iyi baba ile tanıştım, onu sevdim... o da beni sevdi... güzel ailemden sonra güzel bir aile daha kurabilmeyi babam olmayı başarabilen senden öğrendim canım annem...

babamın vefatını öğrendiği anda "vah" çeken küçük beyinlilerle öğrendim aslında yokluğu. o ana dek sen hep onun varlığına inandırdın beni. yani o küçücük çocuğa babasızlığını anlatan bu kocaman ve çirkin dünya oldu. bu çirkin dünyadaki o aptal insanlar "yazık"larıyla birleştirebildiler ancak adımızı. merhamet güzeldir ama acıma ancak karşındakinin aciz oluşuna inanmakla oluşur. bu yüzden o "yazık"lar ancak onların hayatlarının özeti olacak... benim hayatımıysa onların asla sahip olamayacağı minicik dev bir kadının ışığı ve gölgesi renklendirecek... neyse, unların hiçbir önemi yok şimdi.

seni sadece tanımakla kalmadığım, parçan olduğum, yavrun, kuzun, canın olduğum için duyduğum gurur insanları tanıdıkça artıyor. yaşıyor, ayakta kalıyor, düşsem de ayağa kalıyor hatta koşuyorum... ben senin kızınım... ben senin iki kere kızınım... sen benim on kere hem annem hem de babamsın...

sana anneler günü yazısı yazarken ne kadar zorlandıysam, nasıl anlatacağımı bilemediysem şimdi o kadar kolay döküldü kelimeler. sen annem oldun ama daha büyük çabayı varlığını unutamayacağım bir güzelliğin yerini unutturmadan doldurmaya çalışlarak harcadın. seni seviyorum, seni çok seviyorum...

Salı, Haziran 16, 2009

suzurhuz

şu koca cüsseme rağmen, küçücük kalıp kaybolmak istiyorum. hakikaten gömlek cebine sığmak, kimseye çaktırmadan tüm gün yanında olmak ne güzel olurdu. bazen mümkün olmayan şeyleri hayal etmek mutluluğa yetiyor. bazen kocaman nimetler gözümün içine girerken gözlerimin acıyla dolmasına engel olamıyorum.

bu saçma ve delice durum, bu gelip gitmeler, kopup uzaklaşmalar ne zaman yorar seni onu kestiremiyorum işte. sanki hemencecik gelecek o zaman, ben mal gibi kalacağım ortada. yüzüne bakınca engel olamadan gülümseyeceğim ama ağlamamı durduramayacağım. sen artık hakikaten sıkılmış, gidiyor olacaksın. ben tanımadığım insanların yazdıkları şarkılarla mutsuz olacağım. özleyeceğim ve bu hiç geçmeyecek gibi.

-kendi paranoyalarıma da aşığım. neredeyse sana aşık olduğum kadar aşık olmalıyım ki yıllardır onlarsız tek bir gün geçiremedim.-

tatsız değilim ama doğuştan huzursuzum. bunlar hep ondan oluyor, başka hiçbir şeyden değil işte. doğdum ve bir şekilde kayboldum. sonra beni buldular bir yerlerde ama ben hep kaybolmaktan korktum. oysa ben büyüyünce de kendi yolumu hep kendim buldum. ne bileyim... huzursuzluğumu geçiremedim. yapamadım. yapamadılar. sadece huzursuzum...

belki sadece bu yüzden gitmeni istemiyor, ancak gidişinle kaybolacağımı kondurabiliyorum kendime. kaybolmadan hemen önceki uyuşukluğa engel olabilen tek his, endişe. belki bu yüzden uyuşmadan sarıldığını hissedebileyim diye çıkaramıyorum endişemi aklımdan.

ya da ne olduğunu bilmiyorum. bilemiyorum. sadece işte...

sanki seni hep özleyeceğim ve bu hiç geçmeyecek gibi... bundan başka bir cümle anlatamayacak aklımdan geçenleri...

Pazar, Haziran 14, 2009

idnilis

"büyüyünce geçer" diyorlardı, "önemsiz gelir, her şey sıradan ve katlanılabilir olur." yanılıyorlardı. anlamsızlaşıyorlardı. o zaman fark etmemiştim ama şimdi görüyorum ki kayboluyorlardı...

silinmek acı verici değildi sanıdıkları gibi. daha çok uyuşmaya benziyordu. hissizliğe koşaradım gitmek, özlemle sarılmak gibiydi...

ben farkına varamadan kaybolmaya başlamışlardı. üstelik elimi tutup, bedenimi uyuşturuyorlardı. ne olduğunu göremeden ve anlayamadan bir yere sürükleniyordum. durduramadığım bir çemberin içinde yuvarlanıyor ve müdahale edemiyordum. yol boyunca kafamı hiç çarpmadığım için, bu yolculuğun yorucu olmadığına ikna olmuştum. sadece duramıyor, gidiyor, duruma müdahale edemiyordum ve bunun önemi yoktu.

parmak uçlarım karıncalara yem oluyordu. belki de bu yüzden nereden tutunmam gerektiğinden emin olamıyordum. ama zaten birileri beni tutuyordu. tutunmaya çalışmaya da gerek yoktu. uyuşukluk içinde yuvarlana yuvarlana bir yerlere gidiyorum. kimsenin beni durdurmaya niyeti yoktu.

huzursuzlanamayacak kadar tembel, tatsız ve keyifsizdim. düşünecek mecalim yoktu. plan yapmanın ne demek olduğunu bilmiyor, kaçmaya neden gerek duyulur anlamıyordum. sadece duruyor ve ayak uyduruyordum. dediğim gibi silinmek, sandıkları gibi acı verici değildi. hakiki ve güvenilirdi. hem ardında iz bırakmayan biri hemen unutulabilirdi. unutulan biriyse dilediği kadar özgürleşebilirdi...

uyuştum, silindim, kayboldum ve unutuldum. böylece her şeyi başa sarıp, pause tutuşa basabildim...

Perşembe, Haziran 11, 2009

azıcıkveküçücük

genele bakınca neredeyse hiçbirini sevmiyor, çok azını önemsiyor, birkaçını seviyor ve özlüyorum. dünyanın seçme ve seçilme hususunda tanıdığı özgürlüğü, mahremiyeti -ve hatta bazen mahrumiyeti bile- önemsiyorum. kendine kapanabilme hususundaki izinler nasıl güzel. ve kendine kapanabilme hususu nasıl kolay. kafamı bunlarla güzelleştiriyorum.

o kadar az insan var ki gerçekten hayatıma dahil olan, böyle olunca her şey çok güzel.

Pazar, Haziran 07, 2009

iğde

yanında tamamen gerçek olduğumun, yanımda tamamen gerçek olması kadar güzel bir şey yok hayatta. yalansızlıktan söz etmiyorum; hakiki olmaktan, samimi olmaktan söz ediyorum. bahsettiğim "gerçek güzelin" herkes için olduğunu biliyorum ama herkesin bulacak kadar şanslı olduğuna inanmıyorum...

işte bu yüzden, hakikaten kıymeti yok mutluluktan başkasının!

evet hayatımızı sürdürelim, geleceğimizi garanti alıtına alalım ama "sadece kendimiz için" koşturacak zamanı bulamaz olmayalım fark etmeden. güzel arkadaşlarımızla serin havada saatlerce demlenip, sohbet edelim, kahkaha atalım. onlar birbirlerine sarılınca mutlu olalım, biz sarılınca onlar gülümsesinler. samimiyet ve tartmazlık koksun oturduğumuz masada.

iğdelerin arasından yürüyelim, mutluluk koksun.

bunları yaşarken bunun dışında bir şeyin varlığını kabul etmek istemiyor insan. tatsız geçen her anı unutup, tatsızlık yaratan lobu ortadan kaldırmak istiyor. ya da sadece ortadan kalkmayanları kabullenmekle yetiniyor, yorulmuyor...

bu mevsimde güzel evimin, güzel semti iğde kokuyor. sonra sevgilimin parmakları parmaklarıma kenetleniyor. ben başka hiçbir şeyi gerçek bulmuyorum bu anda. kendi kendime düşünecek çok zamanım olmasın istiyorum.

ve seviyorum ulan!
bitmiyor işte! değişmiyor!
her an, bir sonraki an sonra ölecekmişim gibi seviyorum!,
bundan bir kez bile pişman olmamışlığımla gurur duyuyorum.
yine seviyorum ulan! var mı ötesi?

Çarşamba, Haziran 03, 2009

ben bir nükleer...

nükleer redaktör oldum ben...

gıcır gıcır bir çalışanım ben. aklını arındırmış ve her şeye pırıl pırıl başlamış, mis gibi bir redaktörüm şimdilik. adaptasyon sürecini atlatınca kafam da iyice güzel olacak diye umuyorum.

bir bütün günün tamamını evde geçirmeye bile tahammül edemeyen şahsımı aylardır ev hapsine almıştım. iyiden iyiye anladım ki, aşırı dozda ev hayatı bunalımlarla birlikte geliyor bana. sonra düğüm üstüne düğüm... oysa düşünecek vaktim olmamalı benim. kendime odaklanmadan, kendimi mutlu edecek kadar vaktim kalmalı. onun dışında akıldan geçenlerin haddi hesabı, sınırı yok.

aklımın içinde dönüp duran kötü düşünceler ve çatallı sesler ancak mecburi meşguliyetlerle uzaklaşıyor benden. bir de saçlarımı okşayan kocaman ve çok güzel ellerle... başka türlüsü pek mümkün olmuyor...

bu yüzden...

nükleer redaktör oldum ben...

Çarşamba, Mayıs 27, 2009

mitoz

geliyor, gidiyor, geliyor, gidiyor... bu ritmik hareketin ardından beynime tonlarca yumurta bırakılıyor. yumurtalar olgunlaşırken onlara yenileri de ekleniyor. eşeyli üremeden sonra bir de mitoz başlıyor. beynimdeki kalabalık artıyor, geliş ve gidişler hızlanıyor...

henüz delirmiyorum, kalabalığın arttığını fark edince tüm çocuklarımı sahipleniyorum. hep beraber, topluca delireceğimiz günü bekliyorum. birlikte delirince her şeyin normale döneceğinden de adım gibi eminim. bu yüzden sabırsızlanıyorum...

Pazartesi, Mayıs 25, 2009

ızımrık

aslında hepimiz farkındaymışız saçmalığın. mantık aramak hatanın anahtarıymış. ben yanılmıyormuşum. hakikaten varolan her şey saçmaymış. tek gerçek ikiye bölünmüş bir bütünden ibaretmiş, gerisini düşünmek sadece yorulup bir kenara düşmeye sebepmiş.

onaylanmak beni mutlu etmiyor bazen, hele de kafam bu kadar bulanıkken... kafamdaki dünya yerlebir... dışarıdaki dünyada yer demir gök bakır... buradan kaçabilsek ne kadar güzel olurdu... kaçamayacağımı bilmek istemiyorum, bunun olabilirliğini düşlüyorum sadece...

beni ayakta tutan ve yıllardır bundan yorulmayan muhterem zat sıkıldım dediğinde ne halt ederim bilmiyorum. beni onaylamaktan ama onaylarken karşı çıkmaktan usanmayan tek kişi o kaldı herhalde. sonsuzluğa inanıp inanmadığımı bilemiyorum bazen...

kolumu kıpırdatacak halim yok. olduğunda o kolla yapacaklarımdan korkmam ne saçma. anlatamamak - konuşamamak en kötü şey hayatta. tek başına kalmak da bu yüzden ürkütücü herhalde. yalnızlıktan başka... dilini kesip atmazsan savaş çıkacakmış, tüm dünya yerle bir olacakmış, herkes korku içinde erzak arayacakmış hissi ne kötü... o dili kesecek el gelemedikçe daha da kötü... kendinle, kendi kendine savaşmak ne zor... hem senin hem de onların geç kalacağını bilmek ne pis...

kimse bir şey anlamasın diye herzamankinden çok konuşmak, herzamankinden çok ilgilenmek boş işlerle, herzamankinden "daha" olan şeylere sığınmak ne kadar çocukça... "yok bir şey bırak beni yürümem lazım... aslında koşmam lazım ama bana yetişemezsin diye öyle korkuyorum ki... bana sarılma,tutma beni ama kollarını hissedeyim omuzlarımda allah aşkına... bunun çözümü başka bir şey değil..." bunların hepsi ahmakça...

önce saatlerce konuşmak sonra konuştuğum her şeyi unutmak istiyorum. zaten artık kimseyi tanımıyorum. kimseye hissettirmeden temize çektim insanlarla ilişkili olan kısmı... şimdi sadece benim olduğum yerleri kaldı aklımın, onu nasıl sıfırlarım bulamıyorum. bir süre daha bulamazsam... bimem... bilmiyorum ama arıyorum...

bu kadar kötüsü gelmemişti hiç. geldiyse de bu kadar uzun kaldığını hatırlamıyorum. bu kadar korkmamıştım da sanırım. nasıl önlem alacağımı kestiremiyorum artık. önlem almak nedir onu da bilmiyorum...




"Sen bunu zaten biliyordun/Her gün/Her gün aski yeni bastan yazdim/Belki kanim bosa akti/Belki kirmizi bir kurdeleydi kanim/Son beyaz gülüm de soldu/Son iyiligi yaptim/Kayboldum/Yolumu kaybettim ben/Oyunu kaybettim/Dolanir durur ruhum/Kayboldum/Ne büyük bir yalandim ben/Oyunu kaybettim/Dolanir durur ruhum" mara / son

Perşembe, Mayıs 14, 2009

m

sürekli konuşuyor, kendini anlatıyor. o kendini anlattıkça ben anlattıklarından daha farklı doneler ediniyorum. uzaklaştıkça uzaklaşıyorum. hayatının hiçbir ayrıntısı beni kendine çağırmıyor. o kendini anlattıkça ben kafamı diğer masalara çeviriyorum. biliyorum ki o, kimseyi dinlemiyor ve duyduklarını kabullenmiyor. ben önce sinirlenip sonra sinirlenemeyecek kadar umursamazlaşınca hemen ardından hayattan çıkarma faslı geliyor. sanırım artık sırası gelince herkesle vedalaşıyorum-vedalaşabiliyorum.

Çarşamba, Mayıs 13, 2009

çelişik

ben ne bu hayatı ne de konuşup duran insanları anlayabiliyorum.
onlar yaptıkları ve söyledikleriyleriyle kendi içlerinde çeliştikçe ben aptallaşıyorum.
ağızlarından düşürmedikleri iyi ve kötü örneklerden çok başka her şey.
hakikaten hiçbirini anlayamıyorum...



erkekleri ve(yahut) kadınları tanıdığını söyleyen herkesin nasıl da bir bir yanılıp, kaldırım kenarlarında biriktiğini gördüm ben de herkes gibi. kötülere düşman kesilip, evliliği (yahut anne babalığı) görmezden gelenler gördüm mesela. "ama o aslında karısını/kocasını değil beni seviyor"lar duydum.

mecburiyetin ve aşkın arkasına saklanmış ikinci yüzler, olmayan yüzler ve mideler, aşk dolu olduğunu iddia eden kalpsizler... bunların hepsini herkes kadar ben de gördüm, duydum, bildim...
ben hayatta her şeyin insan için olduğunu da bildim ama bir kadının/adamın yanında uyurken diğerini sevdiğini iddia edebilmeyi bir de başkasının yanında uyuyanı sevgili addedebilmeyi hazmedenleri çözemedim...

sahiplik-aitlik değil işin aslı. "yürekten bağlıyız, gönülden evliyiz, birbiri için yaratılmış doğuştan sevgilileriz"... bunların hiçbiri asıl değil, öz değil, gerçek değil... hissettiklerin yaşadıklarınla/yaptıklarınla örtüşmüyorsa senin ağzından çıkanların hiçbiri esas değil... diyorum ki, herkes hissediyor ama bir sen bilmiyorsun bunu ve bu hakikaten anlaşılır değil...

evlendiğim güne değin o kadar çok kötü senaryo dinledim ki -çok şükür ki onlardan dinlediğim tüm senaryolardan, bilinmiş ve bilinebilecek her şeyden çok daha güzel hayat...
erkeklerin yerden yere vurulduğunu, kadınların asker yolu gözlerken "yediği naneleri(????)" öyle çok duydum ki anlayamadım insanların hırs dolu güvensizliklerini.
her kadın aldatılıyor, her erkek sırtından bıçaklanıyor, tüm evlilikler ihanetle "taçlandırılıyordu" madem ne diye karı/koca olmaya/oldurmaya meraklı bu kadar insan ben anlamıyorum. ben kural gereği evlilik gibi, kural gereği ayrılamamaları da anlamıyorum.

ihaneti affedemem ben, değil sevgilimin, arkadaşımın, dostumun, kardeşimin ihanetini de affedemem. insanız kafamız karışabilir. insanız yolumuz şaşabilir. ama o yolun karanlık olduğunu bile bile yürümeye devam ediyorsak oradaki tek ışık onursuzluğun çizdiği oluyor işte... ben bunları anlayamıyorum... sadece şükrediyorum... her şey uzaktan duyduğum, dinlediğim ve tiksindiğimle kalsın diliyorum...

ve bir de bunların tamamı kafa karışıklığı... ahlakçılıktan bana ne! kafamı karıştıran onur ve saygı meseleleri sadece...

Pazar, Mayıs 10, 2009

şimdi...

sevdiklerimin gurur duyduğum yanları vardır hep. ama hayatta bir tek insan sadece varlığıyla bile koltuklarımı kabartıyor...

ben onu bildim bileli karşımda tüm gücü ve güzelliğiyle duruyor, yapmak istediklerini zamana, mekana, insanlara aldırmadan sürdürüyor. hayatın hiçbir yanını eksik bırakmıyor. mutlu olacağını ve o mutlulukla mutlu da edeceğini bildiği her şeyi sonuna dek sürdürüyor. sıkılmıyor, yılmıyor en önemlisi yorulmuyor...

ben onu bildiğimden beri sırtlandığı hiçbir yük için "of" demiyor. hayatındakileri yük olarak görmediği gibi her şeyi kendisinin bir parçası yapıyor. içine girdiği her şeyin bir parçası oluyor. üretiyor. savaşıyor. ayakta duruyor. tüm bunları yaparken hiçbir duygusunu yitirmiyor. taşlaşmıyor. olduğundan başkası gibi görünmüyor, görünmeye çalışmak aklından dahi geçmiyor.

yüzlerce insan tanımış, birçok kereler kırılmış biri olarak sevmekten vazgeçmiyor. sarmalamaktan, mutlu etmeye çalışmaktan, birlikte hareket etmekten, sarılıp güç vermekten kaçınmıyor.

tüm bunları yaparken bıkmadan usanmadan üretiyor. her şeyi bildiğini sanan tonla insanın karşına sadece ürettikleriyle çıkıyor. onun ürettikleri adını bilmeyenleri dahi büyülüyor. insanlar ağzı açık seyrediyorlar onu ve o güzel ellerinin, avuçlarının arasından çıkanları. ben hayranlık duyuyorum kokusunun sindiği her şeye. ona benzemek için her şeyimi verebilecekken bunu asla beceremeyeceğimi bilmenin ezikliğini taşıyorum gizliden gizliye.

o bildim bileli rengarenk, bildim bileli şefkat dolu, bildim bileli çok akıllı, herkesten farklı, herkesten doğal ama yine de herkesten farklı, içi dışarıdakilerin bilemeyeceği kadar sıradışı, dışı renk ve ahenk içinde...

bense o beni gördüğünden beri huysuz, hırçın, hemen sıkılıp parlayan çirkin bir küçük kız...
ağlayarak tanıştık, belki bundan hep ağlayarak anlaştık...
kollarının arasından kaybolduğum yıllardan kollarımın arasında kaybolduğu yıllara dek kimsenin bilemeyeceği sırlar ve kavgalar paylaştık...

hiç durmadan birbirimize bir şeyler öğrettik. onun bana öğrettikleriyle başlayan ve hiç bitmemesini dilediğim bir okulun öğrencileri olduk. ayakta tek başıma durma cesaretini, affedebilmeyi, bunlar geçer demeyi, biz neleri atlattık diyebilmeyi, renkleri seçebilmeyi, dürüst olabilmeyi, erdemli olmayı, büyümeyi ama çocukluğunun peşini hiç bırakmamayı, özlemeyi, özlenmenin kıymetini öğreten anneme, abimle birlikte kendini kimseden korkmadan anlatabilsin diye cesaret verdik. küçücük ailemizi dışarıdan bakan hiçkimsenin göremeyeceği bir mabede dönüştürdük. içini bilinen ve bilinmeyen renklerle korkusuzca boyadık...

bana düşünmeyi öğreten, kendim olmam, kendi seçimlerimi yapmam konusunda her zaman destekleyen, inandığım her şeye benimle birlikte benden daha sıkı bağlanan, güvenini ve inancını eksik etmeyen, aklıma, yeteneklerime güvenen, yolumu kaybettiğimde elini uzatmaktan çekinmeyen, ışığı birlikte aradığım, varlığına her zaman şükrettiğim annem...
varlığınla, inandıklarınla ve yaptıklarınla güç buluyorum.
bana hiçbir şey için geç olmayacağını öğreten yegane insan, seni çok seviyorum...şim

Cuma, Mayıs 08, 2009

Devrim Arabaları

böyle şeyleri çok yazmıyorum, yazmayı sevmiyorum da aslında. ama bunu söylemek zorundayım...

devrim arabaları'na gösterime girdiği ilk dönemde gitmiştim. iyi ki gitmişim ki hala içimde bir heyecan ve acıyla bir şeyler söylemek istiyorum. bu ülkede iyi yapılan hiçbir iş cezasız kalmaz dese de film, bari bunu söyleyen adamları daha çok söz söyleyip kendilerine inandırmak için izleyin. lütfen izleyin...

bu filmin hemencecik gösterimden kalkmasına, kimsenin izlememiş olmasına o kadar üzülmüştüm ki... sonrasında ıssız adam gibi ne dediği belli olmayan, hem bir sinema filmi hem anlatım hem de oyunculuk açısından son derece kötü abuk subuk filmin rekorlar kırması, dilden dile dolaşması... sanırım bu cümleyi tamamlayamayacağım ben...

sadece...
bu adamlar "bir şey" anlatıyor. bu adamlar "bir şey yapma" arzusu uyandırıyor...
kendimize daha fazla yabancı kalmadan, üstelik yorulmadan ve dahi keyif alarak bi işin ucundan tutabileceğimiz bir fırsatımız varken...
lütfen izleyin...

filmin gösterildiği salonları ve seanslarını bile koymuşlar sitelerine, bir göz atın...
http://www.devrimarabalari.com/seans.htm

ya da belki mis gibi oyuncular çeker ilginizi...
http://www.sinemalar.com/oyuncular/15159/Devrim-Arabalari/

maranki reytingi

ekonomi mekonomi alanında sahip olduğu prof.luk unvanını kullanarak kendini tıp doktoru gibi sunan, televizyonlarda sadece "tarım bakanlığı"ndan onaylı yani "sağlık bakanlığı" onayı olmayan
eczacıların denetiminden geçmeyen "ilaç"larını tanıtıp duran bir adam var ki adını da yazayım ahmet maranki... bu adamın şikayet edilebileceği merci neresidir? rtük müdür? savcılık mıdır? o ilaçlarına "vallahi de billahi de bitkiseldir" onayı aldığı tarım bakanlığı mıdır? neresidir? her geçen gün daha çok korkmaya ve nefret etmeye başlıyorum şu durumdan. özellikle kadın programlarına hevesli anecikleri uyarıyorum ama benim uyarım kar eder mi? onu onla bunu bunla karıştırıp karıştırıp içerken bir şeyi düzeltip diğerini bozmazlar mı? yemin ederim ben bu adamı her gördüğümde o kanalları arayıp "bu adam tıp doktoru değil, sizin derdiniz karınız ne ki bu kadar insanın sağlığını riske atabiliyorsunuz, bu ne cesaret" diyesim geliyor... cidden napılabilir bu konuda ben düşünüyorum üzerine... profum ben zaten gel i böbreğini alayım da diyecekler yakında başka birileri. öfff öf!


ha bi de bu var, mis gibi yazılmış işte benden önce


http://benbugunbunuogrendim.blogspot.com/2009/03/lahana-diyeti.html

Salı, Mayıs 05, 2009

varmısınyokmusun

o kadar çok rüya, o kadar çok kabus geliyor ki uykuyla. kendimi hiçbir göz kırpışına teslim etmek istemiyorum. göz kapaklarımın arasına kibrit çöpleri sıkıştırıp gün doğana ve ardından defalarca kez batana dek uyanık kalmak istiyorum. rüyalar, neye benzediğinden emin olmadığım senaryolar, kötü ve flu kahramanlar... kahramanlar?

"insan sürekli sevmediği birini düşünür mü? ben seni düşünüyorum işte bütün gün. günün getirdiği her çirkin çağrışımda sen gözlerimin önünde saçma sapan gülümsemenle beliriyorsun.

insan en çok kendisinin gazına geliyor diyorum ya, söz konusu sen olunca durum daha da vahim hale geliyor. kendimle senin hakkında konuşurken, bir noktadan sonra midem bulanmaya başlıyor.

şükrediyorum hayatımda yer almayışına, şaşırıyorum aklımda bu kadar çok yer kaplayışına. hemen ardından, aklıma bu kadar yerleşmişken hayatımda var olup olmadığınla ilgili soruları yanıtlamaya çalışıyorum. kafamı karıştırıyorsun.

yoksun ama buna rağmen varsın. ve bu yüzden ürkütücüsün. korkuyorum senden. beni kendi güvenime güvenemez hale getirişini düşündükçe daha çok korkuyorum. sesin gittikçe çirkinleşiyor kulaklarımda.

sesini ne çok duyuyorum. kulaklarımdaki pamuklar beynime kaçıyor her bağırışında. beynim pamuklarla, kulaklarım sesinle dolu. çıldırıyorum. uyuşuyorum. ağzımdan köpükler saçılırken bayılıp kalıyorum.

kimsenin seni tanımadığını, varlığının farkında olmadığını yani aslında senin hiç varolmadığını, varlığının sadece zihnimle sınırlı olduğunu düşününce rahatlıyorum. uyuşukluk karıncalanmaya dönmeye başlıyor. birisi gelip omzuma dokunuyor. sustu ve zaten yoktu deyince karıncalanma da yok oluyor. birisi bana eğer bedenlenecek olursan senden koruyacağını söylüyor. aklımdan siliniyorsun...

şükür ki yoksun. yokluğunla beni huzura boğuyorsun."

mardin

bu konuda diyeceğim, düşüneceğim şeyi bir türlü bulamıyorum. kafam karşık, içim parçalı bulutlu. her gün bir öncekinden daha karanlık sanki. nasıl oluyor da oluyor insanın gözü insanı görmüyor anlayamıyorum.

Çarşamba, Nisan 29, 2009

deniz kestanesi

"...Yalnızlıktan dert yanmasın kimse. Mideniz bulanıyor hakikaten. Hele bu dikenlerimizi gören hiç kimse, açmasın ağzını acıdan yana. Dokunduğu her şeyin canını yakarak geçen bir ömürden bahsetmek isteriz biz o zaman. Acıtma bilgisiyle mümkünsüz yakınlaşmalardan. Mesafeden bahsetmek isteriz hakikaten. Eflatun zehirle kaplanmış dikenlerimizi gören kimse; hiç kimse sakın bahsetmesin yalnızlığın tadından."

Ece Temelkuran-İç Kitabı

Salı, Nisan 28, 2009

Uzun İhsan Efendi...

İhsan Oktay Anar kadar hayal ve gerçek

27/04/2009

Yazar İhsan Oktay Anar'ın hayranları önceki gün Santralistanbul'da çocuklar gibi şendi. Anar etkinliğinin en çok ilgi gören bölümü kuşkusuz Anar'ın roman karakterlerinin ünlü karikatüristlerce yapılan insan boyutundaki çizimleri ile Hande Şekerciler'in hazırladığı oyuncak modellerin de yer aldığı sergiydi



BURCU AKTAŞ
İSTANBUL - Tarih kadar hayal, rüya kadar gerçek... Bu cümle önceki gün santralistanbul’da yapılan İhsan Oktay Anar sempozyumunun başlığıydı. Akın Tek mimarlığında İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü tarafından düzenlenen ve başlığıyla müsemma sempozyum birçok İhsan Oktay Anar müptelasını bir araya getirdi. Bezmârâ’nın Anar edebiyatının melodisine uyan dinletisiyle güne başlayan sempozyum oldukça kalabalıktı. Tek salonun yetmemesi üzerine kurulan sistem ile etkinlikler ikinci bir salondan takip edildi. İhsan Oktay’ın ortalarda pek görünmeyen, söyleşilerine rastlamadığımız bir yazar olmasının, okurlarının onunla ya da edebiyatıyla ilgili en ufak bir bilgiye ulaşma merakının bundan etkisi olsa gerek. Yazdıkları kadar hayal ve gerçeğin birbirine karıştığı bir durum söz konusu İhsan Oktay Anar için de. Sempozyumda özellikle Ahmet İnam tarafından altı çizilen bir konuydu bu ve okurları tarafından da sık sık onaylandı. Dili, üslubu ve tarihe bakış açısıyla Türk edebiyatında farklı bir yer kaplıyor, romanları yayımlanır yayımlanmaz elden ele dolaşıyor fakat kendisi hakkında ufak bir bilgiye ulaşmak kitaplarına ulaşmak kadar kolay olmuyor. Sempozyuma gelenler için bir profil çizecek olsak, İhsan Oktay Anar’a dair bir şeyler öğrenmek isteyen, onun muhayyel olmadığını bir kez daha gözleriyle görmek için gelen müptelaların çoğunlukta olduğunu söyleyebiliriz. Belki de bu yüzden her etkinlik çıt çıkmadan, katılımcıların dikkat kesildiği bir şekilde takip edildi.

‘Abi, İhsan Oktay varmış’
Sempozyumda en ilgi çeken şüphesiz sergiydi. Metin Üstündağ’ın küratörlüğünde, usta çizerler tarafından hazırlanan yirmi beş roman karakterinin insan boyutundaki kopyaları, serginin dikkat çekici işlerini bir araya getiriyordu. Çay-kahve arasında kalabalıklaşan sergi alanında roman karakterleriyle hatıra fotoğrafı çektirenler bile vardı. Alibaz’dan Kalın Musa’ya, Arap İhsan’dan Neva’ya ve Tagut’a nevi şahsına münhasır Anar karakterleri can bulmuş. Selçuk Erdem, Can Barslan, Erdil Yaşaroğlu, Metin Üstündağ, Kenan Yarar, Galip Tekin, Latif Demirci gibi çizerler İhsan Oktay Anar karakterlerine can vermiş. Çizerlerin yarattığı karakterler Anar’ın ince mizah anlayışından da izler taşıdığı için oldukça başarılı. Çizerlere yol gösteren eskizler de sergide yer alıyor. Anar’ın çizimlerinin yanına yazdığı notlar yazarın kendi hayalindeki karakterleri açığa çıkarıyor. Kimi karakterini mistik kimisini içe dönük olarak tanımlamış, kimisinin de ne giydiğine kadar belirlemiş: başında namaz takkesi Anar’ın el yazısını gösteren bir diğer iş, yazarın Efrasiyâb’ın Hikâyeleri adlı öykü kitabının taslakları. Sarı sayfalara kurşunkalem ile yazılmış, bazı cümlelerin üzeri fosforlu kalemler ile çizilmiş. Anar müptelaları bu taslakların başından eksik olmadı. Kendi aralarındaki muhabbetleri, heyecanlarını gösteriyordu: “Abi, sonunda yaşadığına dair bir kanıt gördük, İhsan Oktay Anar varmış.”
Hande Şekerciler’in hazırladığı oyuncak modeller de görülmeye değerdi. Şekerciler, Uzun İhsan, Kubelik ve Eflatun karakterlerinin modellerini yapmış. Kitab-ül Hiyel romanındaki Debbabe, Yılan ve Tahtelbahir adlı makinelerinin maketleri yazarın kitabındaki çizimleri gerçek dünyaya taşıyor adeta. Deniz Yavuz’un hazırladığı Fotoğraflı Düşler Atlası ise Puslu Kıtalar Atlası’nda geçen mekânların fotoğraflarını kitaptan paragraflar eşliğinde sunuluyor. Mihel kapısı, Valide Han, Arap Camii, Galata mekânlardan sadece birkaçı. Fotoğraflar İhsan Oktay Anar’ın bahsi geçen kitapta yazdığı bir cümleyi hatırlatıyor: “Konstantiniye uyuyan bir devin gölgesi gibi mehtabın altına uzanmıştı.” Video-art çalışması olarak ise Eflatun’un Yolculuğu, Debbabe- Kılıç ve Devir Daim Makinesi’ni izlemek mümkün.
Puslu Kıtalar Haritası kolaj çalışması ile başlayan serginin önemli işlerinden biri de Amat’ın Seyir Hattı ve Seyri Boyunca Mevki Adları Olay Noktaları (1670 Şubat Mart). Konstantiniye’nin Kasımpaşa’dan Navarin’e yolculuğunun her durağı harita üzerinde rahatça görülüyor. Haritanın altında Anar’ın kalyon çizimlerini de görmek mümkün. Anar’ın izlerini taşıyan sergi baştan sona gezildiğinde Sevinç Altan’ın çiziminde omuz omuza oldukları gibi Uzun İhsan ve Anar’ı bir araya getiriyor.
Sergisi 29 Nisan’a kadar Santralistanbul E3 binasında.


‘İhsan’dır Oktay’dır Anar’dır başımın üstünde yeri vardır’
* Murat Belge, İhsan Oktay Anar’ı sırları ve gizleri olan bir yazar olarak tanımlarken, Ahmet İnam, Anar’ın dünya kurma çabasına dikkat çekti. Anar’ın bir münşi olduğunu söyleyen ve “Kültürümüzün münşilere ihtiyacı vardır” diyen İnam yazarın isminin ‘okumasını’ yaptı. Yazarın dünyaya bir ‘İhsan’, ok gibi canlı, ok gibi hareketli, gizler âleminden gelen bir ‘Oktay’ ve tarihi andığı için de ‘Anar’ olduğunu söyleyip “Başımın üstünde yeri vardır” diyerek konuşmasını bitirdi.

* Gürsel Korat, Anar edebiyatını yazar olarak analiz etti ve inceden inceye eleştirdi. Korat, İhsan Oktay’ın roman kişilerinin özellikle hep düşkünler olduğuna ve yazarın romanlarındaki kadınsızlığa dikkat çekti.

* Elif Şafak bir yazar ve okur olarak İhsan Oktay Anar’dan nasıl etkilendiğini anlattı. Pinhan ve Şehrin Aynaları’nda adlı kitaplarında Puslu Kıtalar Atlası’nın izi olduğunu belirtti. Şafak, Anar romanlarının en çok dilinden etkilendiğini söylerken, İhsan Oktay Anar’ın kulladığı dilin içinde tüneller olduğuna, yeni kelimeler yaratmasına dikkat çekti.

* Sunucusunun açılışta salonun arka taraflarına bakarak “Sayın Anar geleceğinizi biliyordum” diyerek yaptığı şaka tüm kafaların aynı anda arkaya dönmesini sağladı ve eğlenceli dakikalara sebep oldu.

* ‘Kitab-ül Hiyel’i mekanik açısından anlatacak Boğaziçi Üniversitesi’nden Haluk Örs, teklifi gelene kadar Anar diye bir yazardan haberi olmadığını ve roman türüne ne kadar yabancı olduğunu açıkça anlattı.

RADİKAL

Pazar, Nisan 26, 2009

?nes

olmak istediğin kadından daha güzel ve kudretliyken bunu nasıl görmüyorsun? karşısında çırılçıplak kaldığın adama nasıl başkasını anlatıyorsun? şaşırıyorum, anlamaya çalışırken yoruluyorum...

Çarşamba, Nisan 22, 2009

deli

sürekli taşınan bir iç sıkıntısı, üç günde bir gelen baş ağrısı, mide bulantısı, saçma sapan halsizlik... biliyorum ki saydıklarımın tamamı psikolojik bir saksıda büyüyor. demek istiyorum ki bu iç sıkıntıları -kendilerine sanrı filan da diyebilirim rahatlıkla- benim sonum olacak. "aha işte yine oturdu göğüs kafesime bir fil" ile başlıyorum. sonra sırayla tüm ailem geçiyor aklımdan. bu boşluk yavaşça, çaktırmadan deliliğe götürüyor herhalde... belki de oradan geliyorum ve bu değişikliğe yabancı olduğumdan aklımı kaçırdığımı sanıyorum.

Salı, Nisan 21, 2009

bağ

"o kadar çirkinsiniz ki hepinizi öldürmek istiyorum!"



kime ve neden söylediğimden emin değilim. üstelik sadece uykuyla uyanıklık arası, göz kapakları hala yapışıkken ve gözlerden birinde hafif bir aralık varken söylediğimden, kendi sesimi bile tanıyamadım. huzursuz bir uykunun içindeyim mütemadiyen. sıkıntıya bağlılık mı bağımlılık mı nedir, bırakamıyorum da kendisini.

Salı, Nisan 07, 2009

fil

güne kabus bile olamayan kabuslarla başlamak bütün gün göğüs kafesinde kocaman bir filin oturacağına işaret... oysa gerçek bir kabus korkuyla gelir, sakinleşinde unutulup gider... bundan sonraki kabuslarım için allah onları tamamına erdirsin dileğinde bulunuyorum... bir de şu sıkıntı üfleyince uçup gitse...

Perşembe, Mart 26, 2009

yalnızca...

...

"birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. insanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. yapacak çok işimiz var. dövüşecek çok düşmanımız var. kucaklayacak çok arkadaşımız var. bizim sebebimiz bu. bizim fazlalığımız bu. belki de iksirimiz. kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. yalan söylemiyorum

bir nedeni yok. yalnızca öptüm. "

küçük iskender

Çarşamba, Mart 25, 2009

çürük yumurta

bazen dünyadaki en büyük nimetin, karşındakinin yalan söylemediğine duyulan inanç olduğunu düşünüyorum. çünkü bu, mide bulantısından uzakta, samimiyetin koynunda mis gibi bir varlık ve varlığa şükür getiriyor yanında.

ama yalanın kokusunu alınca, farkında olup, ses çıkaramayınca, karışamayacağın kadar uzağındayken bile gözünün önünde olunca... burnunu tıkayıp, gözlerini kapayınca bile miden bulanmaya devam ediyor ve engel olamıyorsun. ben böyle hissettiğim zamanlarda, tüm sınırların kalkması duasıyla yaşayan biri olmama rağmen, herkesin kendi bahçesine bir çit çekiyor oluşuna seviniyorum. bahçemdeki hiçbir güzelliğe yaklaşamamalarına, seslerini ve kokularını duyuramamalarına, kirli kirpiklerini sevdiklerimin yanaklarına sürememelerine çok seviniyorum.

düşüş


bildiğim ve bilmediğim her yer, dinlediğim ya da sonunu bir türlü duyamadığım her masal, aşık olduğum her kahraman... öyle bir film izledim ben, hala kendime gelemedim... üzerine konuşamıyorum bile...

Perşembe, Mart 19, 2009

Ahmer

(çok oldu yazalı, yayınlanalı, şimdi tekrar okudum burada da olsun istedim...)



Ahmer

Narcissus’un kokusu sinmiş üzerlerinize, kendinizde boğuluyorsunuz. Aynanın sırına erdiğimi bilmiyorsunuz.

Sabahın sekizi. Kimse gelmeden açmalıyım kapıları. Bu göklere değen binanın, yerle beraber olduğu noktadan bir kat bile çıkamadım daha. Sadece oturduğum sandalyeyi bahşettiler bana. Gözlerim her sabah aynalı camlarla kaplanmış bu binanın, tepesinde yansıyan güneşe takılsa da, geldiğimden beri ne asansöre değebildim ayağımla, ne de bir basamak yaklaşabildim yukarıya.

Öyle çirkin ki bu bina, deldiği göklerden özür dilemek için saklanıyor sanki aynalı camların arkasına. Şehrin bir parçası olamayışını, camlarında güzelliğini taklit ederek örtbas ediyor. Bu kocaman ama güzel şehrin aldığı rüşvet, onu da gölde yiten Narcissus gibi yavaş yavaş boğuyor. Şimdi giriş kapılarından sorumlu olduğum bu koca bina, aynalarla yüz yüze gelemeyişimden daha kötüsünü de sundu başka bir yolla; aynanın sırına gizlenip, sırrını tutmanın korkunçluğuyla...

Önceleri alışıldık ama çok sıkıcıydı. Sonra her şey aydınlık ve korkutucu olmaya başladı. İşe başladığım gün, insanların kaybolduklarını anladım, adına gökdelen dedikleri bu yapıda. Etiketlerini takıp, kimliklerini yitiren kadınlar ve erkeklerle dolu bu binada, ne kadar büyük harflerle yazılıyorsa unvanları, o kadar kolaylaşıyordu üst katlara çıkmaları. Bense unvanımın büyümeyeceğini bile bile, kaptırmıştım kendimi aynaya yakın ama uzak oluşuma. İş ilanını gördüğümde değilse bile, iş yerini gördüğümde birbirimizi anlayıp, uyum sağlayacağımızı düşünmüştüm aslında. Benim paraya ihtiyacım vardı, onların alt katlara alışık, aynanın arkasından korkmayan bir çalışana.

Hafızamın, görüntüsüyle sunduğu ilk evimize kadar uzanıyor, toprakla burun buruna zeminlere duyduğum yakınlık. Büyüdüğüm, gördüğüm ve daha doğmadan ruhumla öldüğüm ev, yerin üstünde gibi görünse de neredeyse bir katman altındaydı. Babam, evimizi (elleriyle tabii ama en çok) binbir güçlükle yapmıştı. Ayaklarının altına koyduğu sandalyeyle ne kadar yükselebildiyse yerden, o kadar yükselmişti duvarlarımız ve bir türlü uzamayan boyum tavana değecek gibi değildi henüz.

Bodur duvarlarımız toprağın tüm nemini yerden emmeye başladı bir gün. Annem her gün duvarda biriken su damlalarını siliyor, babamsa nemi kesmek için çare düşünüyordu. Düşünmeye harcamak için bulduğu enerjiyi, uygulamaya geçmek için bulamaz olduğu gün iyice yükselmişti ateşi. Annem ilaç olarak bulabildiği tek şey olan keskin kokulu sirkeyi döküyordu soğuk suya, suyu da babamın vücuduna. Babam sayıklamaya başladığında gözlerim artık yaş akıtamaz olmuştu, ben yanlarında öylece duruyordum ayakta. Ben duruyordum da, babam o günden sonra sadece rüyalarımda...

Başka bodur duvarlı evlerde yaşayan, başka teyzeler taziye için geldiklerinde, babama ne kadar benzediğimi tekrar ettikçe, gizliden gizliye seviniyordum evimizde hiç ayna olmayışına. Gerek kalmıyordu aynaya bakınca babamın titreyip duran başı ve kıpkırmızı gözleriyle karşılaşmaktan duyacağım korkuya. Kulağımda yana yakıla sürdürülen ağıtların arasında dövünen teyzelere baktıkça, daha çok uzaklaşıyordum herhangi bir aynayla kuracağım münasebetin tezahüründen. Başörtüleri başlarının iki yanından sarkmış teyzeler, diz çöktükleri halının üstünde öne arkaya sallandıkça, örtüleri de eşlik ediyordu bu uğurlamaya. Sadece annem, bir tek o sabit duruyordu onlarca kadının arasında. Ardından bunca dövünülecek bir yüze sahip olma fikri, daha da korkutuyordu o ritmik hareketin arasındaki durağanlıkla. Kendimi babama benzemiş bulmaktan duyduğum korku, aynalara yansımaya başladı o andan sonra.

Çocukluğumun başsağlığı ile geçen zamanlarının ardından bakamadım hiç kendime. Ne aynalarla kaplanmış bu binaya gelene dek, ne de burada çalışmaya başladıktan sonra yüz yüze geldim kendimle. Ben, babamın yüzünü hatırlıyorum sadece. Ateşinin düşmediği yaşlarını paylaşıyorum, iyice ona benzedim demektir o halde.

İşyerimde sahip olduğum tek şey olan sandalyede oturup, camların arkasından dışarıyı izledikçe, gelip geçen insanları gördüğüm halde onlar varlığımı bilmedikçe, anladım önceki hayatımın devam etmekte olduğunu. Yıllar boyu görmezden gelindiğim yaşamımın burada da olduğu gibi sürmekte ısrar ettiğini...

Çalışmaya başladığımdan beri, gidecekleri yerin en kısa yolunu sormaya gelen birkaç kişiyle konuşsam da, başka insanların sesleri bir yana, kendi sesime bile yabancıyım burada. Yolu değişmiş evimde yalnız kalınca hatırlamaya çalıştığım tek ses dışında, çok da umurumda değil aslında. Alışkanlık mı bilemiyorum ama hissettiğim bu özlem, 25 yılımı doldurduğum bu dünyada, adımı söyleyen tek kadına. Babama güvenip korkusuzca kollarına uzanmış, hastalığı boyunca başından ayrılmamış, uğurlarken döktüğü gözyaşları arasında çocuğunu ayakta tutabilmek için dimdik durmuş annemin sesi zihnimde tekrarlanan.

Çalıştığım gökdelendeyse ısrarlı bir sessizlik hakim her yana. Asansörün giriş kata inişiyle ufak bir çan sesi duyuluyor, sonra adımlar da isimler gibi şeffaflaşmaya başlıyor. Binanın içi, dışı ve içinden görünen dışı binlerce farklı hikaye sunuyor. Ama en çok aynanın arkasından, binanın içinden görünen dışı gerçekleri anlatıyor. İçeride şeffaflaşmış yüzler, kalın harflerle yazılmış unvanlar ve yukarılara doğru sessizlikten sese yaklaşan hayatlar var sadece. Tek bir yaşam biçimi hakim aslında, çoğul eki almış hayattan öte. Şans tanınmıyor aynı hayatı yaşayan birden fazla insanın arasında, diğerlerine benzememiş yüzlere.

İçerinin hikayesinin renksizliğinden farklı olmayan diğer hikayeler silsilesiyse, alt katında bir böcek gibi ezilmeyi beklediğim, bu mezar/gökdelenin dışında. Dışarının renksizliği, maskelerini içeri girerken değiştirmek üzere çıkarıp, dışarı çıkar çıkmaz kuşanan, atsız ve silahsız savaşçıların, bitmez bilmez koşturmaları arasında sürüp giden hayatta. Koşturmacanın içinde diğer yüzlere gülümsemek, adını sevgiyle seslendirmek zihnimdeki koca ütopyanın küçücük bir parçası yalnızca. Sadece ne olduğunu unutmak ve hiç hatırlamamanın dışında, aslını görmemek ve duymamak hakim dışarıda.

Dışarıya dışarıdan bakınca, içeriye içeriden bakmaktan farksızdı her şey. Dibindeyken flu olan dünya, netleşiyordu araya merceği koyunca. Kocaman görüyordum insanların yüzlerini, kocaman görüyordum aynaya takılmış gözlerini. Burada, suçluları teşhis eder gibi bekleyip durduğum aynalı camların arkasında, bilmeden tanık oldum işlenen cinayetlere. İnsanların kendilerini sırredişlerine ortak oldum göz göre göre. Bu sorgu odası kılıklı yerde, dışarıdakilerin aynalara verdikleri sırlara kimin ihanet ettiğini bilemeden bekledim sadece. Babamın ölümünü, yanında ayakta durarak izleyişim gibi, izledim birilerinin belli etmeden boşluğa geçişini.

İki kişinin bildiği sır olmaktan çıkıyorsa, gizin gizem olmaktan çıkışı ihanetle oluyorsa hangimiz hıyanet etti aynaya saklanmış sırra? Aynanın karşısında görmek istediğini görüp gerçeklere kulaklarını tıkayan zavallı kadınlar ve adamlara; yüzlerinde biraz olsun şefkat bulunsun diye ayna karşısında çalışanlara; geçmişte yaptıklarını görmemek için, gözlerini hızlıca saçlarına kaydıranlara; yalnızlıklarını aynalarla unutanlara; kendilerine aynaya bakarak yalanlar söyleyebilenlere; (asıl) gözlerini aynalardan ayırıp başkalarını göremeyenlere, kendilerine duydukları aşktan öteye geçemeyenlere; bir kez olsun aynaya bakamamış, bakıp kendini, gerçeği ve olanları görememiş, aynanın sırından vazgeçip önüne ortak olamamış bana... En çok hangimize yakıştı ayna? Kim daha çok bulmak istediklerini çıkarıp aldı, bildiği gerçekleri sakladı aynanın sırına?

Çatlaklarından sır sızdıran aynalar, bilmek istemediklerimizi aktardı içeriye ve dışarıya. Yavaş yavaş tanık oldum, aynanın yokluğunda yalan olanlara. Kurtulmak istedim bu cehennemden, insanın kendine duyduğu hayranlığa aynanın sebep olması gerekmediğini anladığımda. Bugün, aynayı karşıdan görmeyen/göremeyen gözlerime şaşıp, kendimi kendime katıp, yüzleştim aklımdan geçenlerle; aynada görmekten korktuğum babam, beni görmezden gelişiyle ihanetine uğradığım dünya ve aynanın düşünmeden arkasına sakladığı bedenimle.

Göklere ulaşmayı becerebilmiş bu binanın kendini gizlediği, ne önünde ne de arkasında kendim olduğum ayna, hayranlığımı tiksintiyle sundu bana. Ben de vardım kendine hayran suretlerin yüzlerine dokunuşlarında. Onlar kendilerine bakıp dokundukça, kimileri kendisinden korktukça, gerçeklerden uzak yeni yüzlere daldıkça ama en çok kendileriyle göz göze gelemedikçe yüzleştim kendi suretimle. Ben zamanla onlar oldum aynanın sırında. Bugün gerçekler bir bir dökülüyor cilalı ayakkabılarımın ucuna; aklımsa parça parça evime koştuğum yollara...

Kalbimin sayıklayışı hızlandı önünden geçtiğim camcıdan sardırıp aldığım paketle. Koştukça, bodur duvarlarıma yaklaştıkça hakim olamadım damarlarımdaki hızlı ritme. Yeni taşındığım mahallenin bildik yüzleri arasında annemi aradı bakışlarım. Başlarının yanından örtüleri sarkan teyzelerinin arasında, kaldırım taşlarının üstünde oturmuş oya işleyen annemi aradım, aylar önce kaybettiğimi bildiğim halde. Kalbimin ritmi, eşlik etti hafızamdaki dövünmelere...

Dünya umarsız, aynaların arkasına gizlenmiş insanların, görülmeyip de görmeye mahkum edilişlerine. Ben, sorgu odasının dışında tanık olmakla cezalandırıldım masum olduğumu bile bile. Şimdi kavuştuğum iki odalı evimde ilk kez tanışacağım kendimle. Camcıdan aldığım paketi açıp ellerimin arasında tutuşumla, yüzleşiyorum çehremle.

Gözlerimde babamı görüşümle perçinleniyor özlemim, aynı kanlı gözleri görüşümle büyüyor korkum. Hayatımı kendimden saklayışıma kızgın, gözlerim aynada açıyorum çekmecemi. Annemin kokusuyla dolu örtüye sarılmış, baba yadigarımı alıyorum sol avucuma. Emniyete ihtiyaç duymadığımdan, korumasız olduğunu bildiğim revolverle bakıyorum kendime. Kendime, kanlı gözlerime, şimdiye ve geçmişime...

Bugün kimsenin aynası yok! Daha iyi mi görmeye başladınız aniden? Başınızın hemen altındaki ensenizde bir göz daha mı yeşerttiriniz hissettirmeden? Gözleriniz ışıldamadı madem, yeni bir filize de yer yok ensenizde; bir gözünüzün diğerini görmesi mi sizi korkutan?

Bugün kimsenin aynası yok! Oysa arkada kalanı, yanı başında olduğunuz halde göremediğinizi gözlerinize fısıldamak için değil miydi sırlanmış camın varlığı? Daha ulaşılabilir kılmıyor muydu yakın ama uzak sırtınızı? Şimdi neden denize bile yansımıyor gökyüzü?

Bugün, benim dışımda kimsenin aynası yok! Birazdan soluğumla buğulanacak ilk kez ve ilk kez kırmızıya boyanacak. Kırmızı, herhangi bir Amerikan filmindeki ruj olmaksızın, son notumu yazacak.

Şimdi aynanın sırından, önüne geçiyorum. Sizin gibi, kendi hayranlığıma kapılmış, bakıyorum. Sırrediyorum kendimi, altıpatların şakağıma ne kadar yaraştığını gördüğüm bu anın, şanına yakışanı yapmak adına...
Kanım ahmer, kanım kıpkırmızı...

..

herkes kadar kalpsiz, herkes kadar kırılgan...

Çarşamba, Mart 18, 2009

ay

30 yıl geçirmişsin dünyada, ben sadece son 5'ine şahit olmuşum mesela... ama nasıl olur da hatırlarım ben ondan çok çok öncesini? sanki sen giymişsin kısacık şortunu, annen takmış askılarını, ayağında çorapların, çoraplarının altında spor ayakabıların... tırmanıyorsun tepeye doğru bir elinde sopa, bir elin topraktan destek alıyor, koşturuyorsun, ben yeni gelmişim dünyaya ama oradayım sanki, bu nasıl oluyor?..

senin anılarını hatırlıyor, senin çocukluğunu seninle geçiriyorum, seninle büyüyorum, benden öncesinde dair anlattığın her anıda ben de varım... yoktum biliyorum ama varım... anlayamıyor olsam da bunu seviyorum... bana yeni anılar kazandırmanı, geçmişte de hep beraber olmayı seviyorum...

iyi ki doğdun...
iyi ki varsın...

Perşembe, Mart 12, 2009

seni seviyorum hala bazen...

çok mutsuz olduğumda ya da korktuğumda üşürüm ben. titrerim durduk yere. ellerim soğur hemen, kalın çorapların içindeki koca ayaklarım buz gibi olur. içerde bir yerde buzdolabının kapağı açık kalmış sanırım her defasında. ısınmazlar bir türlü. pek kimse bilmez...

yatağa yatınca hemen uykuya dalamam ben. eskiden yer ve zaman fark etmeden uyur, uyanmak bilmezdim. şimdi öyle zor ki. geceleri yattığım yerden uzun uzun dışarıdaki sesleri dinlemek. evin gürültülerini dinlemek. paranoyaklaşmak. bunların hepsinin birbirini bıkmadan takip edişine tahammül etmek. kendimi yoruyorum. pek kimse bilmez...

birini, bir yeri, bir şeyi çok sevince ama en çok heyecanlanınca ağlarım. aslında ağlamak da sayılmaz. gözlerimden akar durur yaşlar. ben heyecandan elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemem. bunu da pek kimse bilmez...

çok çabuk sinirlenirim. her şeye sinirlenebilirim. belki de en çok, sinirliyim. kelimelerimin sonu sert vurgularla biter. çirkin küfürler eder, abuk subuk tepkiler veririm. bunu herkes bilir. herkes beni öfkeli bilir... yalan değil ama önemli de değil diye düşünürüm... onların bildikleri benim bilmelerini istediğimden fazlasına geçmelerini önlediği için beni mutlu eder... işte bunu hiçkimse bilmez... ki zaten bunların hiçbirinin bilinmesi gerekmez...


"Seni seviyorum hala bazen/Biliyorum bu yeterli değil/Buralarda herkes kazanır ya da kaybeder/Bana sahipsin ya da değil/Üzerimden bulutlar, bulutlar geçti/Gözlerimden yağmurlar aktılar/Üstüne üstüne/Beni sevdin/Öyle dedin, öyle olsun/Duvarların vardı/Öyle dedin, öyle olsun/Akşam olunca tüm gölgeler kalkardı/Sen yanımdayken her şey çok kolaydı/Zaman geçti yan yana çok uzak durduk/Kalplerimizi söylenmemiş sözlerle doldurduk/Bir akşamın kalbinde bıraktım seni/Dönüp arkama bakmadım, terkederken seni/Gözlerimde yaşlarla/Ve sen bunu görmedin, ve hiç bilmeyeceksin/Seni seviyorum hala bazen/Biliyorum bu yeterli değil"
(asfaltdünya)

SAKIN!

bir şarkı var yüzbin kez dinlediğim ama nasıl da sevdiğim...

ben acı satın alırım, göğsümde bak onca yara var/ben acı satın alırım, yitirilmiş umutlardan/ben aşk satın alırım, elimde bak yapma çiçekler/ben aşk satın alırım, terk edilmiş yüreklerden/birileri var benim gibi, güneşi aya benzer/birileri var bizim gibi, hüznü göğe değer/dost gibi yakın, sen üşürken soğukta/kendini sakın, sakın çıplakken konuşma/ben gülüş satın alırım,yüzümde bak onca çizgi var/ben gülüş satın alırım, içimdeki çocuklardan/ben umut satın alırım, ard arda geçse de bu seneler/ben umut satın alırım, çok uzakta bir yerlerden/birileri var benim gibi, güneşi aya benzer/birileri var bizim gibi, hüznü göğe değer/dost gibi yakın, sen üşürken soğukta/kendini sakın, sakın çıplakken konuşma.

asfalt dünya

Çarşamba, Mart 11, 2009

kimkod

dünyada kaç milyon insan var bilmiyorum. işin açığı merak da etmiyorum...

sadece şunu biliyorum, tüm kötülükler ve vicdansızlıklar, tüm huzur verici yanlar, bunların hepsini biliyor, gün yüzüne çıkmaları için zamanının gelmesini bekliyoruz...

hepimizin içinde bir diğeri var, birbirimizin aklında zihninde kodlanmış bir biçimde isimsiz ve soyisimsiz olarak diziliyiz. ne kadar şaşırsak da birbirimizi önceden biliyor, kızmak için tanışmayı bekliyoruz...

Salı, Mart 10, 2009

iliş ki...

tatmin olmadıkça mutsuz oluyorsun, insan ilişkilerinde, işinde, yediğin yemekte doyamadıkça huzursuzluğa gömülüyorsun. doyumsuzsun ve sırf bu yüzden bile tehlikelisin. doyumsuzluğunla mutsuz oluyor, aksırıp tıksırıp bu virüsü herkese yayıyorsun. ben de bunu gördükçe bir spatula, biraz çimento ve bir tuğla daha ekliyorum ilişkimize. ikimiz de huzur buluyoruz. ilişkinin yokluğuyla tatmin oluyoruz. aman şimdi ne mutluyuz...

Pazartesi, Mart 09, 2009

öz..

bir günde, iki günde, araya giren aylarda durmadan özlüyorum...
kabarık saçlı kadınların filmlerini haber verirken, shaun of the dead'i izleyip pizza yemeyi planlarken, mutfakta halay çekmek (?) isterken, geçmiş yeni yıl kutlamalarını anarken, mango içeceğiyle ya da küçük pembe bi topçukla...
bir sürü insanı sadece bir dakika ayrılıkta ya da araya yıllar girdiğinde bile özlüyorum...
ya evim hakikaten uzakta ya da ben ayrılığa katlanamıyorum...

Salı, Mart 03, 2009

huzur/suzsunuz

"... Elimde anılar var elbette. Hiç geri dönemeyeceğim geçmiş ülkesinin uzak, tuhaf, geveze konukları... Gerçeğin gölgeleri onlar yalnızca ama gerçek hiçbir şeye yetmiyor. Zamanın fırça darbeleriyle hep yeniden biçimleniyor resimler, renkleniyor, canlanıyor, soluklaşıyor, üçüncü bir boyut kazanıyor; imgeler gerçeklikten bir uzaklaşıyor, bir yakınlaşıyor, ansızın örtüşüp, sonra hemen kopuyor."*

hayatı yaşanabilir kılmak hatırlamakla mümkün olurken, unutamamak nasıl bu denli can yakıyor? aklım hiçbir zaman hiçbir şeye ermiyor. sadece hatırlıyor, özlüyor, seviniyor, özlüyor, üzülüyor tam unuttum sanırken yeniden hatırlıyorum... var olan hiçbir döngüye ayak uyduramıyorum... hem unuttuklarımla, hem hatırladıklarımla, hem içimdeki benlerle bir sürü mücadeleye giriyor, onlarsız olamıyor, yapamıyorum... sorular soruyor, cevap arıyor ve cevap bulamasam da ancak bu huzursuzlukla huzur buluyorum.

anlaşılabilir olduğumu/olduğunu hiçbir zaman iddia etmedim...


Pazar, Mart 01, 2009

bö!

bazen kendim olamayacağımı sanmaktan bazen de bende gördüğüm kendimden korkuyorum...
bu aralar mütemadiyen korkuyorum...

Pazartesi, Şubat 23, 2009

hayal kırıklığı

kulaklarından giriyor, bir damarına sızıyor, kalbine inip oradan tüm vücuduna yayılıyor, yakıyor ama nasıl yakıyor...

Çarşamba, Şubat 11, 2009

pp

bazen insanları tanıdığına inanıyor, yanılınca da kimseyi tanımamış olduğun hissine kapılıyorsun...


plastic people

Pazartesi, Şubat 09, 2009

etsil

düşünecek ne çok vakit var. kendi kendime sessizce yaptığım konuşmalarda listeler yapmaya başladım artık. önce düşüneceklerimi sonra düşündüklerimin içeriklerini sıralıyorum zihnimde. ne kadar güzel yayıldı ki bu aklıma, rüyalarımda bile listeler yapıyorum. sevdiklerimin olası ziyaretleri için yemek listeleri mesela, birlikte gideceğimiz mekanların listeleri... rüyalarım bunlarla doluyor. belki buraya kadar her şey normal. normal bulmadığım şu, bu kadar çok listenin arasında aklım hiç meşgul değilmiş gibi hissediyorum. hiçbir şey düşünmüyormuşum ve içimde 25 senedir konuşan "ben" susmuş gibi... bunun iyi mi kötü mü olduğunu kestiremiyorum...

Salı, Şubat 03, 2009

bilmediklerime

tuhaf olan şu ki, insanlar anlattıklarımı dinliyor, neredeyse benim kadar ciddiye alıyor ve bunları benimle paylaşıyorlar. şaşırdığım ciddiye alınmak değil ama dost olmadan bu denli ciddiye alınmak bana ezber bozduruyor. ezber bozmayı seviyorum. bildiklerimi yıkmayı, başka yerlere bildiklerimden tamamen farklı yeni binalar dikmeyi çok seviyorum. bu yüzden çoğu zaman hayatımı kendi kafamı karıştırmaya adadığımı düşünüyorum...



bir de sanırım bu "bina" meselesine takıntılıyım...
bütün hayatı bir bina inşaatıyla açıklayabilirmişim gibi geliyor...
öyle mi, bilmiyorum...

Perşembe, Ocak 29, 2009

çatı

bazen ilk günden beri yanıbaşınızda olan birini 25 yıl sonra tanıyıp, 25 yıl sonra her zaman olduğundan daha çok sevdiğinizi fark edip, gerçekten tanımaya başlayabilirsiniz. 25 yıl insan ömrü için çok uzun. yine de geçip gidenin ardından vah etmenin manası yok işte. önünde ilerleyen kısacık zamana sığdırmalı her şeyi. ki ömür dediğin, ne kadar olduğu fark etmeden hep çok kısa zaten...
sevmek hakikaten garip. bir duygunun içinde binbir tanesi gizli. hangisinin ne zaman çıkıp geleceği, üzerindeki çatıyı hangi renge bürüyeceği bilinmiyor...

Cumartesi, Ocak 17, 2009

muhatara

...bildiğimiz tüm tehlikeler kendimizden doğuyor işte. şimdiye dek saydıklarım arasında hatrı sayılır, şöyle kocaman bi poponun sığacağı genişlikte bir yere sahip diğer yıkıcı tehlike de keşfettiğim sıra beni şaşırtmamıştı işte.

insan 3 dakikadan fazla dinlememeli kendini. en azından kendi kendime konuşmayı sürdürdüğüm şu anda diyebilirim ki, "kendi sesimi duydukça, kurmaya çalıştığım bina sağa sola genişliyor, eğilip bükülüyor, bir türlü doğru düzgün ilerleyemiyor"... kızınca, üzülünce ya da gözlerinin kamaştığı ilk anda kendi kendine kritik yapmaya başlayınca sapıtıyorsun. öfken, eski yeni her şeyi birbirine bağlaya bağlaya körükleniyor. kalbin kırıkken parçaların arasına bir vadi yerleştirebiliyor ya da başka bir zamanda kamaşmış gözlerinle çukura düşebiliyorsun. benim dediğim şu; kendinle kurduğun dostluğa da bir sınır koymalısın arada...

kulağını kendi sırtına dayayıp "hırıltı var mı kontrolü" yapmakta sorun yok, kendine ilaç yazmakta, istirahat vermekte de ama ondan sonra uyutmalısın bir tarafını. dinleyeni ya da anlatanı... yani diyorum ki yorulmasın bir tarafın ve yorulmasın diğer tarafın da...

Pazartesi, Ocak 12, 2009

bir küçücük aslancık varmış...

mutluyken mutluluk üzerine düşünmek çoğunlukla mümkün değil gibi. bunu başarıp, üzerine düşündürüp bir de üstüne, bozulmadan mutlu kalmamı sağlayan biri var-oldu. adını anarsam bu bir karşılığa döner diye korktuğumdan bir şey diyemiyorum. ya da sadece onun duyabileceği şeylerden fazlasını söyleyemiyorum. bana üstüste bu duyguyu tattıran şahsım için son derece inanılmaz olan zat-ı şahaneye sevgilerimi buradan da yolluyorum. uzaklardan gelen aslanımı başköşede ağırlıyorum. sanıyorum o anlayacaktır okuyunca. gerisi de mühim mi bilmiyorum.

n..y'ye not:
hayat bazen yapışıyor yakana, tutunduğun demir zemindeki o küçücük parmaklarına sırayla hiç acımadan basıyor.
çizgifilmlerdeki gibi tek tek açılıyor parmaklar..tink!tink!tink!
düştün düşeceksin ama çizgisin ya işte onu hatırlıyorsun. pekala havada yürüyebilir ya da düştükten sonra silkelenip birden diğer sahneye geçebilirsin. umudunu bağladığın parmaklarını tek tek öpebilir birileri, sarılabilirsin sen de dokunaçlarınla...
ama parmaklarının üzerindeki o ağırlığı hissettiğin anda bunları düşünmek zor oluyor biliyorum... yine de birileri farkında olmadan mutluluk saçıyor, sen bunu bil istiyorum.

Cumartesi, Ocak 10, 2009

yalın

yalnızlık hissi ne kadar tehlikeli. dönüp bakınca hatalarına hep bu duygudan kaçarken saptığını görüyorsun, hatalarına hep bu duygudan kaçarken saptıklarını... acıklı evet ama tehlikeli de. dönüp bakınca bir tek anın bile ne çok şeye mal olduğunu görüyorsun. sonra onların da bu küçücük sapaklardan sonra yollarını kaybedeceklerini fark ediyorsun.
müdahale etmeye hakkın yok, çoğu kere alkışlamanı bile bekleyebiliyor çünkü. sen aranızdaki mesafeye göre ya kendini ateşe atarak çığlık atıyor ya da sessiz kalıp gözlerini kapatıyor aradaki mesafeyi daha da artırıyorsun. bu ikinci yol samimiyetsiz ve rahatsız edici olsa da bazen yapıyorsun.
kendine bakıyorsun, o küçük sapakların seni getirdiği yere ve zamana... gördüğün bazen kalabalığa bir daha ulaşamayacak kadar uzakta durduğun oluyor. mesela bir ormana giriyorsun, görünürde hiçbir boşluğun olmadığı kalabalık ve karanlık bir orman. dokunabileceğin ağaçların sevebileceğin hayvanların ve korkabileceğin canavarların olduğu bir ormanda konuşamadığını görüp paniğe kapılıyorsun. ağaçlar ne kadar anlamsız... o zaman geldiğin yeri iç sevmediğini ve seyrettiğin manzaranın eni tatmin etmediğini fark ediyorsun.
anlamak zaman alsa ve hatta bir şeyi değiştirecek kudrete sahip olmasa da "yalnızlık tehlikeli"yi bilmenin huzursuzluğunu yaşıyorsun. geriye dönüp elimi kendi omzuma koyabilir, başımı okşayabilir miydim diyorsun. sonra bunların hiçbirinin mümkün olmadığını bilmenin rahatsızlığını ekliyorsun bir de üstüne. huzursuz hayatını, huzursuzluğunla sürdürmeye devam ediyorsun...

Salı, Ocak 06, 2009

yıl-an

iyi yalan söylediğini sanmanın rahatlığıyla "yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar" diyen bi insan çeşidi var.

Pazartesi, Ocak 05, 2009

Cuma, Ocak 02, 2009

...

dönüp dolaşıp sizde buluyor her şey cevabını, düşünen, seven, hatırlayan, merak eden, özleyen, sarılan, kollayan, güldüren, ağlamalara müsaade etmeyen, yakından ya da uzaktan ellerini başlarımızın üzerinde tutan...
yaşanan her şeye, her anlaşmazlığa, her karmaşaya, ayrı geçen her dakikaya, araya giren kilometrelere, farklılıklara, hayata rağmen her zaman açılmış kucaklarla bekleyen...
gerisinin olmadığını her gün biraz daha anladığım, kıyamadığım, sevdiğim, çok sevdiğim...
iyi ki varsınız. eskiden küçücük şimdi (ve neyse ki bundan sonra) kocaman güzel ailem, zaman bizi mutluluğa götürsün, ayırmasın, moral, güç ve hep kavuşmalar getirsin...
ailem... seni seviyorum, sizi seviyorum...
--
n..y)(a..r)(a..e)(m..l)(a..t)(s..i)(u..t)
veulaşılamayacakkadaruzakolsada
t..k