Pazartesi, Aralık 29, 2008

a...r

o kapıdan girdiğinde her şey değişiyor. hakikaten değişiyor...
antidepresan, bitki çayı, çikolata... hakikaten bir insan bunların hepsi birden olabiliyor...
iyi ki... iyi ki...

n...y

sadece, geç kalmanızdan korkuyorum. duymak ama anlamamak acı verici olacak. benim için acı verici olan şey de bir yerde noktalanacak. huzur, sonsuz huzur... elini tutarken vedalaşıyor olacağım huzur... seni seviyorum... bir de sen yeni yıl, gelmeden eskidiğini kanıtlamak zorunda mıydın?

---

"i don't want to die in a hell on earth
in the valley below in the pain and the hurt
in the sea of danger drowning me
there's a ray of hope"

Cumartesi, Aralık 27, 2008

ab

sana duyduğum özlemin hiç bilmediğim bir şekliyle geçti bu sene. olmadığını daha iyi kavrayarak ve neden olmadığını bir türlü anlayamayarak. yani çocuk gibi. ben büyüdükçe özlemim çocuklaşıyor sanki. ben olgunlaştığımı sandıkça içimdeki tüm acılar gözlerimde taşıt değiştiriyor onun dediği gibi... yanıyor göğüs kafesimde kocaman bir üçgen. sönmüyor aylardır. yerine birini asla koymayacağım ama o eksikliğin asla kapatılmak istenmediği böylesine sokulurken gözüme ben seni daha çok özlüyorum. sanki gördüğüm her haksızlıkla sen mücadele etsen, ben de senin arkana sığınabilecek kadar şımarık olsam geçiverecek dünyanın gürültüsü. ben her şeyle mücadele halinde olan dimdik durmaya çalışan bir kadın olmayı olmayı sevmiyorum. bunu sevmiyorum. ben hakikaten o çözer zaten diyen bir çocuk olmak istiyorum. çocukluğumdan beri bana ne kadar olgun, aklı başında olduğumun söylenmesinden çok sıkıldım. olgun falan değilim ben, aklıbaşında hiç değilim. sadece siz o duvarları yıkıp tenime değemeyin diye içeride dimdik ayakta duruyor, büyüklerin sesini taklit ediyorum. dersaneden kaçıp eve geldiğimde arayan sekretere annemin taklidini yaptığımdakine benzer bir şey bu ve aslına sizin olgunluk anlayışınızla uyuşmuyor. sizinle uyuşmak falan istemiyorum...

Cuma, Aralık 26, 2008

ahmak ya da ahmamak işte bütün mesele bu...

kimsenin bildiği gibi değilim. kimsenin bildiğinden farklı değilim. kimsenin anlayacağı gibi değilim. anlaşılmaz olacak kadar karmaşık değilim. benim ve değilim. bu söylediklerimin hiçbir anlamının ve kıymetinin olmadığını bilecek kadar akıllı, konuşmaya devam edecek kadar ahmağım. ahmak. yeryüzündeki en hakiki kelime.

Perşembe, Aralık 18, 2008

oh!

pazartesi günü, tam da bayram dönüşünde, hayatımın en doğru kararlarından birini verip, istifa ettim. o kadar hafifledim ki, bu huzuru anlatamam. şimdi aklım, kafam bomboş. ama bu kötü değil sadece tuhaf.

geçtiğimiz iki yılda inanılmaz yoruldum. hayatım boyunca hiç karşılaşmadığım bir üslupla bu kadar uzun zamandır kendi içimde mücadele ediyor olmak beni o kadar yıpratmıştı ki. şimdi biraz boşlukta yürüyor gibiyim ama gerçekten iyi olduğunu düşünüyorum.

ha bir de şu var tabii... bakış açımı, duruşumu, içimden geçen her şeyi açık açık söyleyişimi kendi kendime takdir etim ama bunun için bir de takdir aldım. hem de asla ve asla el sıkmayacak, teşekkür etmeyecek bir adamdan. bu kadarı bana yetti. her şey yolunda gitti de son dakikada "ulan ne yapmışız biz" dedirttim. bir tek bu bile bu mutluluk için yeterli sebep...

uzun uzun anlatırım sanıyordum ama bu mutluluğun etkisi biraz garip oldu işte. duruyorum, duruyorum, duruyorum.

Cuma, Aralık 05, 2008

sağlık olsun

Avrupa Birliği Adaylık Süreci Türkiye 2008 İlerleme Raporu’nda şöyle bir cümle geçiyor...

"Akıl sağlığı konusunda hiçbir ilerleme kaydedilmemiştir. "

uzun zamandır söylediğim her şeyi bu postla anlatabildiğimi umuyorum...

aristokrasi zehirlenmesi


ultra modern "dükkanımızda" gün boyu müzik yayını var. kendimi genellikle büyük bir alışverişveriş merkezinin tuvaletinde gibi hissediyorum. daha iyi ve berrak duygulara boğulduysam da telefonda birini bağlamalarını beklediğimi sanıyorum. gün boyu mutsuzluk yüklü şarkılardan ve klasik müzik yayınının ardından bazen bir fatih ürek ve serdar ortaç kimi zaman hadise isimli zatlar kulaklarımızı kusturuyor. aristokrasiyle yıkanmaya çalışırken yanlışlıkla gübreye basmış bir grup insan bir de durumu anlamaya çalışmaktan aptala dönmüş bir grup biz... acı çekiyoruz...

ultra modern dükkanımızın yoğun güvenlik önlemleri ile donatıldığını ve bayram dönüşünden itibaren çalışan giriş çıkışlarının parmak izi sistemiyle kontrol edileceğini de bu yazıda söylemezsem öleceğim. üç kez bastım parmağımı. kim, neden, ne hakla demekten yorulduğumdan, bizim birimde ilk ben çıktım yukarı. sonra aşağı indim yukarıdan hangi duygu ve espri anlayışıyla fırladığını kestiremediğim şu cümle düştü aşağıya "sonra da retina taraması yaptırmaya başlayacağım hoh hoh hoooo" içerik buydu da biçim konusunu tutturamamaış olabilirim.

hayatımın geçmişte bıraktığım 23 senesinde insanlarla ilgili olarak öğrenemediğim her şeyi son iki senede en ağır ve acı şekilleriyle olmasa da hayli ağır ve çokça acı bir şekilde öğrenmemi sağlayan sevgili dükkan! bana kaybettirdiğin aklım için teşekkür ederim. sen olmasan ben nasıl sinir küpü olur, nasıl bu kadar çok küfür öğrenir ve ederdim bilemiyorum... sen olmasan ben ağzımdan çıkanı kulağı duymayan bir manyak olabilir miydim bilmiyorum... ya da insanlara komando eğitmi aldığıma ikna etmem bu kadar kolay olabilir miydi, bunu da bilemiyorum... sevgili dükkan, giderken en çok seni özleyeceğim...

Perşembe, Aralık 04, 2008

z.t.

hakikaten her geçen gün birileri daha dökülüyor eksiliyor aklımdan. böylesi ne kadar güzel. hem arı hem duru hem de hakiki geliyor aklım ve aklımdakiler. bu durumdan korkmuyor oluşumdan korkuyorum aslında. hani ben mutsuz olmakla huzur buluyorum demek gibi... her iki durumu da "gerçek" buluyorum ve çok uzak görmüyorum insanın doğasına... ama mutsuzluk hususunun insanı içten içe bitirdiğini de biliyorum...
ben mutluyum ama içimde bir yer bir gün beni mutsuzluk kanserinden öldürecek, bunu da biliyorum mesela. içimde bir yer iyileşmeden duracak ben onu bazen dinleyip bazen duymayacağım hepsi bu...

iş yerinde farid farjad'ın kemanıyla hayatın ne kadar acı verici olduğu hususuna odaklanmak garip işte. kendini bitmek bitmez bir karanlığın içinde sanıyor insan. oysa karanlık değil bitmek bilmeyen, içinizdeki huzursuz canavar susmuyor sadece, uykuya da dalmıyor hatta... o konuştukça hayat nedir ki... bazen yüksek sesli neşeli müziklerle haşır neşirken mesela, duymuyorum canavarımın sesini. böylece karanlık tünelde pencere açıldı sanıyorum. o konuşmaya yorulmadan devam ediyor aslında. ve ben bir tünelde olmadığımı far edemiyorum.

karışık oldu, neyse...

diyeceğim başka bir şeydi. bana hayatın her defasında sandığımızdan başka bir şey olduğunu hatırlatan adam, bu yaşta her şeyin şekil değiştireceğini söylemişti. ben bunu fark etmeden atlatacağımı düşünmüş, ne kadar değişebilir/değişebilirim demiştim... ama tam da aklım bu yaşına geldiğinde başka bir şey oldu işte. başka bir şey oldu, ben ne olduğumu asla bilemeyeceğime karar verdim, ne olduğumu bilemeyeceğimi ama mesela neyi sevip sevmediğimi bileceğimi, aslında neyin üzerine düşünmem gerektiğini bir anda öğreniverdim. saçma mı? hem de çok saçma. ama bana saçma olmayan bir tek gerçek söyle. ölüm ve yaşam mesela. hangisi mantıklı. ikisi de birbirinden saçma...

karışık oldu yine, neyse...

unutmamam gereken birkaç şey var. bu birkaç şey kalbime giremeyen hiçkimsenin kalbimi kırmasına izin vermemekle başlıyor. umrum, ben ve hayatım arasındaki hatları, yolları iyice ezberlemekle devam ediyor. olanlar ve olmayanları tespit etmek değil ama yaşadıkça fark etmek gibi...

neyse...



not: yukarıdaki resim var ya, zerrin tekindor'un. ben bu resmi bugün görünce içimde bir yerler bir şeyler söyledi. başka resimlerine batığımda da başkaları konuştu. hepsi bendi ama hepsi başka bir şey hissetti. özellikle sesini tanıdığım bu güzel kadının bu kadar güzel şeyler yaptığını henüz öğrendim ve hala heyecanlıyım.

www.zerrintekindor.net

Pazartesi, Aralık 01, 2008

mga mag gaz zin

bu şarkıyı işim için söylüyorum...
gazetenin adına da çok benziyor o yüzden belki...

luxus-zin magazin

pardon size bir sorum olucak bayan
yüzünüzdeki (?) renklerin hastasıyım
nereden buldunuz gerçek mi bunlar
yalamak isterim ama şu bakışlar
magazin maga magazin maga magazin maga magazin
maga magazin maga magazin
maga magazin

siz bayan ne şık olmuşsunuz bu hafta
bir yanım sağlam geri kalanım hasta
sıralar kurmuş idiot bir takım baylar
bu durumda benim en rüküş halim patlar
kafam patlar akşam patlar
sabır patlar yaşam patlar
motor patlar sinkaf patlar
önüm ardım patlar

bir öğle üzeri şık bir caddede koşuş koşuş koşuşturan
aynı mağazadan giyinmiş bin beş yüz kadar kadından
hepsi yhut beş yüzüyle usul usul yavaşça
aynı günün akşamında...

magazin maga magazin maga magazin maga magazin
maga magazin maga magazin
maga magazin

magazin maga magazin maga magazin maga magazin
maga magazin maga magazin
maga magazin

magazin maga magazin maga magazin maga magazin
maga magazin maga magazin
maga magazin

yer/yön

bazen kendimi kalbi kırılmış küçük bir çocuk gibi hissediyor ve bundan kurtulamıyorum. hoşlanmıyorum da. ama gözlerim kızarmış, her yanım gerilimden ağrımaya başlamışken, ben eve gidip, sessizce yorganın altına giremezken bundan nasıl kurtulayım.

hayatı tahammül edilmez kılan şeylerin, öfke dolu yüksek ses, hakaret, baskı olduğu fikri son bir buçuk senedir iyice aklıma yer etti. ufak çaplı sinir krizleri, ağlamalar, olayların iyiye gitmediği ve benim yetersiz kaldığım hissi, baş edemiyor olmanın verdiği suçluluk ve beceriksizlik hissi zaman zaman dayanılmaz bir hal alıyor. belki de bir psikiyatristin zamanıdır artık ama bana yapılacak bir şey olmadığını düşünüyorum. sorunların çözümü olmadığını düşününce de en iyisinin leyla olup dolanmak olduğuna kanaat getiriyorum. kapı yine psikiyatristin yazacağı ilaçlara çıkıyor. yani çözümsüzlüğe dolanıyorum.

bugün tüm bu hislerle ama açıkçası daha çok öfke ve tahammül edemezlikle "gidiyorum" dedim. bunu söylediğim için pişman olmadım. gerçekten tüm hazırlıklarımı yapmaya başladım, gidiyordum ve bunu içimdeki her şeyi sorunun kaynağına, tam da gözlerinin içine bakarak söyledim. huzursuzluğum da öfkem de mutsuzluğum da geçmedi. ama kendimi bu huya sahip olduğum için öpmek istedim.

sonra birileri konuştu. ben konuştum. zaman zaman anlaşamasak da, kızsak kırılsak ve hata yapsak da hakikaten iyi bir çalışma grubu olduğumuzu düşündüm. büyüklerin başını okşayarak ama çocukluğundan dem vurmadan uzun uzun hayatı ve içinde bulunduğun durumu analiz etmesi, elini tutması gibi... konuştular, anlattılar, sakinleştirdiler ve biraz ışık göründü.

eve gidip, banyo yapmak, sonra uyumak... şimdi tek istediğim bu... bir de cumartesi gününün gelmesi... cumartesi öğleden sonrasında başka bir yerde olduğum hissiyle dolmak... başka bir şey istemiyorum...

bunları daha önce de söylediğimi hatırlıyorum. ama benim hayattan anladığım şey sevgi. ben her şeyi bu kelime etrafına örerek büyüdüm. şimdi sevginin sadece birkaç insanda bulunabilen bir şey olduğunu gördükçe yıpranıyorum. her şey çok karışık. hayat bizim seçilmişlerimizden oluşan arkadaş çevremizden çok farklı. hayatının bir yerinden dahil olan herkesi seçemediğinden, senin hayatla ilgili alışkanlıkların da sapmalara uğruyor. bazı şeyler kırılıp dökülüyor. başetmeyi öğrenmek için daha kaç 25 yıl geçirmem gerekiyor bilmiyorum. bu çeyrek yüzyılın tamamlanışı benim için koşaradım geçiyor sanki ve ben yetişemiyor gibiyim.

sadece doğru kararları doğru zamanlarda verip, doğru yaşamak, doğru yürümek, doğru adımlar atmak ama hata yapmaktan ya da riske girmekten korkmamak istiyorum. bir de cumartesi gününün bir an önce gelmesini...