Pazar, Kasım 30, 2008

kapesese

kpss için kitapların yeterli olacağını düşünüyorum, geçen sene de çalışamadan girmiştim ben bu sınava ama...

bu kurslar ne ola ki?

kpss ve memuriyet hattını bilen eden birileri fikirlerini mailime iletseler ben onları ne kadar çok severim, ne kadar dua ederim...




not:mevzunun beynimi ne kadar sulandırdığını bu kadar lafı tek bi postta toplayamamış olmamdan şey edersiniz sanırım... ben kafamı nerelerden toplayacağım bilemiyorum...


4.
"şimdi sadece gülelim içinde başka bir şey olmasın ve mümkünse üzerine düşünmeyelim."

tobeornottobe

tamam direkt söyleyeyim...

memur olmak mı, olmamak mı?
şahsım adına bütün mesele bu...

allahım bana alkışlarlayaşıyorum'u göndermesen ne yapacaktım...
gülmek istiyorum, yoksa aptallaşıp, kafamdaki memuriyet ölçümleriyle donakalacağım...
kararım bana gülümseterek hemencecik geliversin, bir vahiy gibi mesela...
tanrım, rica ediciim yardımcım ol :(

40. söyleyişimde olacak, inanıyorum...
"şimdi sadece gülelim içinde başka bir şey olmasın ve mümkünse üzerine düşünmeyelim."

Cumartesi, Kasım 29, 2008

mağdur/belki/memur

kafam o kadar karışık ki, sadece gülmek istiyorum. önce de demiştim ya, gülmekten başka bir şey yapmak istemiyorum. mesela düşünmek, kafa yormak, ölçmek biçmek tartmak... hiçbirini istemiyorum... dün akşam ankara'yı ziyaret eden komedi dükkanına gidip, bir iki kahkaha satın almak bu yüzden güzeldi. bir kez daha fark ettim ki aradığım tam olarak buydu...
öyle bir zamanın, kararın kıyısındayım ki... hayatımın kalan kısmını bir kalıba almak, içini istediklerimle doldurmak için nereden nasıl yürümem gerektiğinden emin olmaya çalışıyorum... aklımdan bundan başka bir şey geçiremiyorum...
bir vakittir aklımda olan şeyleri, 10 gündür netleştirmeye çalışıyorum. neye ne kadar vakit ayıracağım, neleri geride bırakıp yanıma geride kalan neleri alacağım, hepsini tek tek sıralamaya çalışıyorum. tüm ihtimalleri gözden geçirip, hepsini ölçmeye çalışıyorum. ama bunu hiç istemiyorum. sadece gülmek, üzerine düşünmeden gülmek, üzerine düşünmeden konuşmak ve dinlemek, üzerine düşünmeden koşturmak istiyorum...

insanın memuriyetle olan mesafesi bu kadar karıştırabilir mi kafasını?
karıştırıyor işte. konunun bir süre için hayatımın odağına gömnüleceği ve sonra da oradan kafasını uzatacağı aklımın kıyısından geçmezdi... oluyormuş...

bir kez daha...
"şimdi sadece gülelim içinde başka bir şey olmasın ve mümkünse üzerine düşünmeyelim."

Cuma, Kasım 28, 2008

umur(ga)

öylece duruyorum. ki zaten bir şey yapmak istemiyorum, yapmıyorum da. üzülmüyorum da artık buna. herkes gitti. kimse kalmadı. bir tek ben duruyorum sanki öyle. insanlarla aramdaki mesafeler kilometre bazında hesaplanamıyor bile. hissettiğim böyle. herkes gitti, benim zorla tuttuklarım bile gitti. neredeyse kimse için yokum. olmayı da istemiyorum.

belli etmiyorum, etmek de istemiyorum. ama durum böyle. kafamı evin kapısından sokup sonra dışarı çıkarmamak istiyorum. msn listemi tamamen silmek istiyorum mesela. telefonlarımı kapatmak istiyorum. zaten kimse yok, varmış gibi yapmak istemiyorum. bu duygunun bu kadar yayılıp, içimi dışımı kaplayacağını bilmiyordum. kendimle mücadele etmiyorum. böyle olması beni rahatsız etmiyor. kimse yok, varmış gibi yapmak istemiyorum.

hiçbir şey ilgimi çekmiyor. ben bile kendi ilgimi çekemiyorum. saçma, içi boş konuşmaları her zamankinden daha çok yapıyorum. çünkü hiçbir kelimenin içini dolduramıyorum. bu beni huzursuz etmiyor. belki de kötüdür huzursuz etmemesi, bilmiyorum. işin güzel yanı, hiçkimsenin bu olan bitenden haberinin olmaması. bunları gözlerinin içine bakarak söylesem de bir duygu uyandıramam mesela gözlerinde. işte güzel olan tam olarak bu, neyse.

anlaşılır bir şey değil ama inan bana karmaşık da değil. üstelik iyiyim ben böyle. hakikaten "bir başına" olarak müthiş iyiyim. insanlara inanmıyorum, inanmam gerektiğini de düşünmüyorum. güzel sözler ne kadar lüzumsuz.

hakikaten herkesi çirkin siyah plastik poşetlerle birbirlerine bağlamışlar gibi. içimden taşan bir ikisi dışında sevgiye filan da inanmıyorum. sevgiye, bağlılığa, vefaya... içimden taşan bir iki güzel duygunun gittiği, bir iki güzel insan dışında kimseye inanmıyorum... bu yazıyı da 7 yaşımdan beri kalbimi kıran herkese gönderiyorum... ruhsuz olup bundan huzursuzluk duymayacak kadar ruhsuz kalmaya devam eden eseriniz, hayırlı olsun...

şimdi sadece gülelim içinde başka bir şey olmasın ve mümkünse üzerine düşünmeyelim. zaten ben gülüyorum bir süredir. manasız duygusuzluğumla nasıl da güzelim. yerim ben kendimi hatta. gerisini hakikaten umursamıyorum.

tik

o kadar az, o kadar az ki gerçek insanların sayısı...
ağızlarından çıkanlar, kulaklarından girip beyinlerine gidenler, içlerinden geçenler, üstlere giyilenler, söylenen yalanlar bile aslında gerçekten yalan değiller...

plastic people diyolardı bir yerlerde...

Çarşamba, Kasım 19, 2008

Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka - Edip Cansever



ilk kez bugün okudum
47 yıl geçmiş oysa üstünden...



I

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey ! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
Deriz ki, "şuram ağrıyor" bir de, "başım dönüyor", "yanıyor
avuçlarım"
Belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
Bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş,yaşıyorcasına
Uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
Nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan
olmalarıyla-
Korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
Kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
Ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park
bekçisinin
Korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi
sallanaraktan

Bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda
aranan
Korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
Korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe
ışıklarında
Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan
olmalarıyla
Korkunçtur korkunç!
Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum
ayrıca
Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
Tüketen kim. Hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
Ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
Çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz
inceliği
Ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
Yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
Bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
Birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır
gibi
Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
Okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun
butlarında
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
olmalarımla

Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam- anılar mi dediniz ? ne sesli bir vuruşma
Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
Rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
Bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
Bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
Zorlanmış bir gülüşten-iğrenip birden-kusmalar, bulantılar
Bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
Ölüler bulacaksam-ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa
vurmalar
Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu
konuda
Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın
sonsuzunda
Bu kadarcık bir şey-İyi ya, peki, şimdi kim var sırada
Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ellerimizle.. Başlayın, hadi başlasanıza
Örneğin bir kahve falı ? Az müzik ? Diyorum biraz İskambil!..
Ama hiç seslenmeyelim-seslenmeyelim-
içimizden oynayalım
ayrıca
- Dört kişiyiz!
- Hayır on!.
- Bin kişiyiz!
- Bana kalırsa..
Ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında
Öyleyse başlayalım: Koz kupa! Ah şu sinek onlusu bire bir
unutulmaya
Çayınız soğuyacak! Çayınız mı dediniz ? Ne tuhaf biraz
anlıyorum

- Üç karo!
- Pas diyorum!
- Susalım baylar, dört kupa!
Ah şu sinek onlusu! Koz kupa! Çayınız mı dediniz ? Susalım!
Susalım-Niye susalım-Anılar mı dediniz ? Ne sesli bir
vuruşma!
Ya sonra ? Bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
Gene mi, başladınız mı ? peki şimdi kim var sırada
Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ağzımızla.. Yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
olmayı istiyorum-Sahi mi- ama isterseniz siz olun
Siz olun, biz olalım kim olacak ? -Hep böyle oyalansanıza
Yani "Şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa."
Gibi oyalansanıza
Biraz oyalansanıza.

Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
Bir söz başka olamaz sözden gibi
Bir şey başka olamaz şeyden gibi
Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey ! Kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum
Bir yaşlı kadın en erkek boyutunda

Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu
hiç bilmiyoruz
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.

(1961)

Çarşamba, Kasım 12, 2008

25

mutluyum, canımı sıkan her şeyle birlikte mutluyum. katıksız mutluluğa da katıksız mutsuzluk gibi inanmıyorum. hakikaten mutluyum. içimde taşıdığım bir his var ve ona kimse ne yaparsa yapsın erişemiyor. hatta birileri dokunup çizik atmaya çalıştıkça, ben daha çok mutluluk kaynağı buluyorum.

ilk defa hayatımın bu döneminde kendimle gurur duyuyorum. hala her şeye şaşırıyorum ama şaşkınlıkla elime yüzüme bulaştırmıyorum. en olgun yanımın çocukluğum olduğu fikrimdeyse bir değişiklik yok.

en açık haliyle söylemek gerekirse, ölçüyorum, biçiyorum, tahmin yürütüyorum... hareket başladığı anda planlarımın şekil değiştirmesine müsade ediyorum. bunun tamamen benim irademle olması kadar keyifli bir şey yok.

büyüyorum ama yaşlanmıyorum. kimsenin dokunamayacağı bir dünyam(ız) var ve kimsenin bilmesi gerektiğini de düşünmüyorum.

çevreme bakıyorum. eskiden olduğu gibi hala "kanıtlama çabası"na şaşırıyorum. bir şeyin varlığının ısrarla tekrar edilmesinden hala rahatsızlık duyuyorum. gözümde samimiyetini yitiriyor bir anda her şey. insanın yaşadığı hayatın, sadece kendisine meşru olması gerektiğine inanıyorum. toplumun için meşru olmayacak her şeyi gayrimeşru olarak adlandıran insanlarınsa bu kaygı içinde kaybolmalarını anlamıyorum.

bunu denemediğimden olsa gerek, artık ayak uyduramamanın sıkıntısını yaşamıyorum. sevmediysem, içime sindiremediysem peşinden koşmanın hayati bir mesele olduğunu düşünmüyorum. koşmuyorum, uzun uzun yürüyorum, sindire sindire büyüyorum. sakin bir insan olmaya da çalışmıyorum. sindire sindire yürürken hala gördüğüm ağaçların dallarına tırmanıp, erik ve kiraz topluyorum.

24. yaşımla sürdürdüğümüz parti henüz sonlanmışken, 25. yaşın keyfini çıkarıyorum. bu zamanlarda aklımdan geçenleri bile isteye söylediğim için takdir görüyorum. yıllardır kendimi incittiğim yanlarımın güzelliklerini başkalarından dinliyorum. elbette benim de koltuklarım kabarıyor. kendimi, kızdığım ve vurup öldürdüğüm her zaman da dahil olmak üzere, sevdiğimi söylemekten rahatsızlık duymuyorum.

şu zamana dek biriktirdiğim tüm sıkıntılar, mutsuzluk ve acılar, kayboluşlar, duruşlar... hiçbirinin bir yere gittiği yok üstelik... son bir senedir benimle yaşayan her şeyle tek tek barışıyorum... varlıklarını inkar etmeden, kaybolmayacaklarını bilerek ve kaybolmalarını istemeyerek, zaman zaman gözlerimin önüne geçip duracaklarından, başka bir şey görmeme engel olacaklarından şüphe etmeyerek diyorum bunu; hayatın hiçbir yanı terazinin kefelerini eşit tutmayacak. hiçbir yanı eksilmekle bitmeyecek. durduğu yerde şişmanlayan kelimelerin olacak, durduğu yerde şişmanlayan anıların olacak... hiçbir duygun bir diğerinden tamamen sıyrılmayacak... ama şu his, şu içinde yaşadığın his, istemediğinde peşini bırakmayacak...

Pazartesi, Kasım 10, 2008


geçen gün bir şey oldu. canımın artık daha fazla sıkılamayacağı bir anda "ee neymiş bakalım" diyerek dinlemeye başladığım bir grup beni keyiften keyfe sürükledi. luxus'la tanışmam heyecan vericiydi. blues'den anlamam. oryantalden de... aslında müzik söz konusu olduğunda lezzetinden anlarım sadece. ben o herkesin bildiği tanımları bir türlü öğrenemem mesela. önce dinler sonra sever sonra öğrenirim ne olduğunu. fusion sevdiğimi de eren kazım akay'ın şarkılarından öğrenmiştim mesela... her neyse...

tanıştığım bu grup, bu adamlar, ilk önce bildiğim bir şarkıyı hiç düşünmediğim bir şekilde bana dinletip, bir de üstüne sevdirince ilk hissim hayranlık oldu. "neden saçların beyazlamış arkadaş" bu kadar güzel ve hareketli söylenebilir miydi onların yerinde başkası olsaydı, bilemiyorum. ruh halimi baştan sona değiştiren luxus'un yazdığı söler, yaptığı müzikler hakikaten harika.

güzel ve neşeli olup sulu olmayan, müthiş eğlenceli şarkı sözleriyle dolu hiç de boş olmayan şarkılar yapan bu adamlara hakikaten saygı duydum. şimdi dinleyip, tempo tutmadan duramıyorum. çok az zamanda çok az müziği bu denli severek öneriyorum...

yani...

ciddiye alın beni, sitelerinde şarkıları da var sanıyorum
sevmezseniz zaten bir daha dinlemezsiniz :)

www.luxusorientalblues.com




not: klarnet çalan elemanın orada duran dişi kişi olduğunu da belirtmek istiyorum. mis gibi çalıyor...

Cuma, Kasım 07, 2008

kör olduğunuzu fark ettiğiniz güne şahitlik edemeyeceğim için ne kadar da üzgünüm.

uz(görür)

dünya çok uzak...

gerçeğin çirkinliği uzaklık birimiyle ölçülebilseydi dünyanın şu anki uzaklığı kadar diyebilirdim.

dünya çok uzak...

insanlar çok çirkin. sesler, sürekli konuşup duran insanların sesleri rahatsız edici. hiç susmuyorlar. çevreni sarıp konuşup duruyorlar. içlerinden huzur veren bir tek ses bulabilmek için kulaklarınla çırpınıp duruyorsun ama yok. biri gecenin bir yarısı karşılaşma anını anlatıyor. aslında olmayan şeyleri ekleyerek anlatıyor ki yalan ilk defa güzel duruyor.

dünya çok uzak...

uykuya dalarken uzaklığı ve boşlukta salınışını unutuyorsun. unutup sadece süzülmeye kaldığın yerden devam ediyorsun. uyanıyorsun.

dünya uzak...

ayaklarının altı boş. düşmüyorsun ama boşluğu iliklerine kadar hissediyorsun. insanlar çok çirkin. sana kadar ulaşan sesleri çok rahatsız edici. çok geniş bir çember çizim onun içine almışlar seni. çizdikleri hattın dışına çıkmaya cesaret edemiyorsun.

dünya çok uzak...

uyumak istiyorsun. ömrünü, gözlerin kapalı, sessiz bir uykuda tamamlamak istiyorsun. geri kalanı olmasın, olursa da ayakların bir kara parçasına değsin istiyorsun. yaklaşamıyorsun. kollarını var gücünle bir ileri bir geri çırpıyorsun. yüzmekten beter yoruluyor, ilerleyemediğini görüyorsun.

dünya çok uzak...

kimse elinden tutmasın, seni bir yere çekmesin, yalnız başıma sessizlik içinde ölesin istiyorsun. birileri dizlerini işaret ediyor, birileri omuzlarını, mutluluk vaadi ile oyulmuş geniş bir vadi. yalan hiç bu kadar çirkin olmamıştı.

dünya çok uzak...

yaşasan beceremiyor, istesen ölemiyorsun. yılları bir bir dosyalayıp, birbirinin tekrarı her acıyı arşivliyorsun. unutmayı,bir gün kendi sevimsizliğinin farkına varamamaktan korktuğundan istemiyorsun. hepsini tek tek hatırlayıp, bilip, yavaş yavaş parçalara dağılasın istiyorsun.

dünya çok uzak. sen ölsen de, boşlukta çürüyüp yok olamıyorsun...

Perşembe, Kasım 06, 2008

"can"

içimdeki yeni savaşı hangi yanın kazanacağını kestiremiyorum...

canımı, gözümü kırpmadan vereceğim insan sayısı bir elin parmaklarına ulaşmıyor bile. işte onlar aklımın ve kalbimin her yanını kaplıyor. nasıl korurum, nasıl yanlarında olurum ve nasıl yapamıyorum hiçbir şey..sürekli bunları düşünüyorum. içim paramparça oluyor. o kadar çok şey oldu ve oluyor ki, ben kaldıramıyorum. içim mücadele etmem gerektiğini söylüyor ama aklım bugüne kadar hiçbir şey yapmayı beceremediğim için kendini suçlayıp duruyor. biliyorum aslında her şey güzel ama endişelerim geçmiyor...

yaşadığım hayatta, şu kısacık zamanda tüm düşlerimin kapısını çaldığı bir tek gerçek hayalim olduğunu görüyorum. ama bunu "henüz" görüyorum. ailem öncesiyle ve sonrasıyla mutluluk için sahip olduğum ve ait olduğum tek şey. işin de, yazıların da, sessizliklerin de, o bağırış çağırışların da tek sebebinin onlar olduğunu fark ediyorum. ama bunu 25 yaşıma girdiğimde fark ediyorum. bu zamana dek farkına varmadan yaptığım her şey için vicdan azabı duyuyorum.

pişmanlık, bir türlü geçmeyecek koca bir yara, büyük bir hasar, yıkılmış ve tekrar kurulamayacak bir bina insan için. ve ben kahretsin ki en korktuğum duyguyu tek tek sebeplerini sayamayacağım kadar karmaşık bir şekilde hissediyorum.

bir kırılma anı hem de bir şaşkınlık anı, bir sürü duygunun peşpeşe takıldığı tek bir an ve ardından yıkılan domino taşları. bu kadar kolay yıkılabileceklerini bilmiyordum. nasıl bu hale geleceğini de tahmin edemezdim. ama öğrendim.

çizik, çatlak ve kırılma dizgesinde ilerleyemeyen bir zaman. doğrudan kırılan ufacık parçalara dağılan bir zaman, bir akıl, bir geçmiş, bir his... yeniden yapıştırıp bir araya getirmesi ne kadar da güçmüş. kendimi kandırışım ne kadar güçlüymüş o an. ama an dediğimiz, en kısa zaman dilimi işte. geçiyor hemen. o anın gücü başka bir anda son buluyor işte.

içimde sorular uçuşuyor, sorular geceleri kabuslar gördürüyor, uyandırıyor, ağlatıyor, telefona koşturuyor... sorular, bilmediğim korkuları, bilmediğim odalardan çıkarıyor. fark ediyorum ki, bundan önce saydıklarım gerçek olamayacak kadar saçmaymış. fark ediyorum ki, büyümek dediğimiz şey, çocukluğuna dönerek yaşanıyormuş...

içim acıyor. hakikaten acıyor. dışımda dönen dünyanın o acayip yüzünü hazmedemiyorum. vereceğim cevapların hepsi kaybolmuş. içimden geçen her güzel şey yer değiştirmiş. şaşkın, kirli ve can sıkıyım. şimdi başka ne olduğumu bilemiyorum.

bir de babamı özlüyorum...

Çarşamba, Kasım 05, 2008

dolu

insan en çok kendi kendini dolduruyor...
konuşmayıp düşündükçe daha çok kırılıyor...