Çarşamba, Ağustos 27, 2008

çir.kin

gerzeğin önce gideniyim. o kadar laf edip sonunda yine insanlara inanmayı seçiyorum. dahası kocaman yılanların arasında yaşamaya devam ediyorum. ha bunu önceden bilmiyordum, en azından bu kadarından haber değildim o ayrı. kuyu kazma hadisesini hepimiz biliriz de hem pişkin, hem kuyu kazıcı hem de iş ortakları kıvamında olunca mesele iyice can sıkıcı oluyor.

belki herkes aynılarını söylüyor ama hakikaten ben buralara göre değilim. bu yarışa ayak uyduramıyorum. içime sinmediğinden ya da kafam basmadığından değil, hoşlanmadığımdan sadece. çirkin bir şeylere bakmaya bile tamammül edemezken çirkinleşmek... hep söylerim hakikaten bazen beş para etmez biri olabiliyorum, iyi bir insan filan olmadığım da aşikar. buna rağmen ben bunlara katlanamıyorsam, onların içinde nasıl bir karanlık var? merak etmiyorum ama nasıl bir karanlık olduğunu tesadüfen öğrenecek olsam, aklıma sığmayacağını da biliyorum. bu oyunların, daha dolap bile olamayan dolapların çevrilmesinden sıkılıyorum. midem kaldırmıyor. hayal kırıklığı değil ama öfke duyuyorum hem de feci bir öfke. kabul etmeliyim ki, bir parça da kırgınlık. ve bu iki duygunun büyük kısmı da kendime yönelik.

hani şu kanatları çıkmamış küçük kuş durumu vardı ya, tüm bunları bilirken nasıl oluyor da hala aynı boklara inanıyorum? işte buna kızıyorum. dikenli tellere sarışlarına izin verdiğim için kırgınımkendime. bütün mesele de bu aslında. bi zaman gelip, kesin olarak çıkıp gittiğimde karşılaşma adını duyma bir şekilde iletişim kurma ihtimalimin son derece düşük olduğu üç beş golgi aygıtı üzmüyor beni ama ben kendimi böyle üzüyorum işte. neyse...

çirkinlere not: kabul ediyorum; hepinizden salak, tecrübesiz, küçük ve korkağım. yine de yanlış ya da doğru görmeye ve duyumsamaya devam ediyorum. aklım ermiyor sandıkça siz komik görünüyorsunuz. bir kez çıkarın üzerinizdekileri, öyle bakın kendinize. katıla katıla güleceksiniz siz de. şimdi rica ediyorum yalnız bırakın beni. daha fazla gülmek, gülüşleri sevimsizleştirmek, karın ağrılarına boğulmak istemiyorum... rica ediyorum çıkın...

Pazartesi, Ağustos 25, 2008

en

dünyanın en güzel şeyi her gün değişiyor
o zaman bir sürü dünyanın en güzel şeyi oluyor
ama farketmez zaten dünyanın en güzel şeyi hep benim oluyor
harika harika harika...

kir

ne kadar da kirlisiniz...

Cuma, Ağustos 22, 2008

ger

şunu aklına sok (çok amerikanvari oldu);

anlamak, hayatta kalmak için bir gereklilik değil

Perşembe, Ağustos 21, 2008

in

inandığım insan sayısı hızla azalıyor, mutsuz hissetmem gerekmiyor mu?

Çarşamba, Ağustos 20, 2008

hoşgeldim

değişik bir şey mutlu olan yanımı gölgeleyen -o diğer- yanımın besin kaynağı, hala yerli yerinde duruyor. ya da ben yerli yerimde duruyorum, o yüzden değişen bir şey olmuyor. bir yerde okumuştum, gerzek sağlık sayfası dolgusu olan haberlerden birinde, sırt ağrılarının en büyük sebebi işteki sıkıntılar diye... şöyle diyeyim, tatil biter bitmez sırtım, kollarım, bacaklarım ağrımaya başladı yine. ben de klasik ev hanımı modunda, "aha işte doktorlar diyorsa doğrudur" tadında bir yaklaşımla kendime çözüm arıyorum.

yaz başından beri kuracak hayaller ediniyorum yine. her şey iyi, güzel. hayatımla ilgili müthiş bir gaza gelmişlik hissi dolu içimde. başta hakikaten sadece gaz sanmıştım fakat şimdi hala geçmediğine ve dahi kendime hayallerimi gerçekleştirecek yollar aradığıma göre..diyorum ki "gaz maz değil kardeşim, farkına vardım, aferin". hayal dediğim de aslında angarya bir sürü şey yıkacağım kendime ve zihnime. ama bu güzel. "insan boş kalmayagörsün hemen boka sarıyor hayat" diye düşünüyorum şimdi sadece...

bir de dün yeni bir hayal edindirdi pek sevgili hayat arkadaşım (bir kelimeler bütünü bu kadar güzel olabilirdi ancak ve ben bu hususa ayrıca değineceğim). "gitmek ve gitmek ve ardından bir vakit dönmek" üzerine gerçekleşmesi çok çok küçük bir hayalin kendisi tarafından da paylaşıldığını ve dahi desteklendiğini gördüm. sevindim sevindim. dünden beri bunu düşünüp duruyorum. bunu sadece düşünüyor olmak bile nasıl güzel mutluluk. aklımda başka hiçbir şey yok işte ben ne yapayım...

klasik sıkıntılarım da dahil olmak üzere kendime dönüyorum sanki. bu da güzel. içimde aklımda bir sürü iş. koş koş koş, çalış çalış çalış diyen bir sürü ses. o kadar sesin bir araya gelince yarattığı mutluluk hissi. güzel. bir tek akşam 6 buçuğa kadar hayatımı uyutuyorum ve belki biraz zaman kaybediyorum. onun dışında her şey güzel...

Pazartesi, Ağustos 18, 2008

fantazmagorya

belki adını çağırınca ne demek istediğimi anlarsın diye düşündüm...
bu balayı hadisesi blog şifrelemelerde beni benden aldı yerlere çaldı...
bir haber efendim, bir ses bekliyoruz...

eksik


neyim eksik hissiyatı

düğün

hiçbir düğünde bu kadar eğlenmemiş, hiçbir düğünün benim için bu kadar eğlenceli geçeceğini düşünmemiştim. pisti boş bırakmayan, hatta düğünde "hoşgeldin ya yüreğime boşver beeee elalem ne derse desin hadi hadi hadi hadi hadi hadiiiiiii" diye şarkı bile söylemiş, fatih üreği anmış bi gelin tanıdım. bi de ceketini beline takmasa da oynamaktan sırtı sırılsıklam olan bir damat... şaşırtıcı olan gerilmeden, sıkılmadan, eğlene eğlene, gevşek gevşek evlenen bu çiftin ta kendisiydi. su gibi aktı her şey. o gün ilk dakikalarından son dakikalarına kadar pırıl pırıldı. düğün dernek hiç mi germez insanı? şaşırıyoruz mütemadiyen...

gelin damadı seviyor damat gelini seviyor ama uzaktan uzağa değil de hani elle tutulur gözle görülür cinsten. evlilik mecburiyet değil, böyle gelmiş böyle gitsin değil. hani bile isteye üzerine düşüne düşüne ve taaa içten gele gele gerçekleştirilen bi şey bu. o da garip. o da şaşırtıcı.

allah bozmasın diyorum. eğer yapabilsem alnından öpücem gelini ama olmuyor, dudaklarım alnıma değmiyor...

Cuma, Ağustos 01, 2008

yar-ın

yarının bu kadar yakın olduğuna hatta bugünün geldiğine bile inanamıyorum.
zaman hayatın en anlaşılmaz yanı...