Çarşamba, Temmuz 30, 2008

seç-me

mutluyum. buraya "mutluyum"dan başka bu durumu tarifleyecek herhangi bir şey yazamayacak kadar hem de. kırk tane cümle kursam, kırkı da yetmeyecek, kısa yoldan anlatayım diye yani. ve son derece sıkıntılı, gergin, buzursuz, memnuniyetsiz, tedirginim... bunları mutluluğun yanına yazamıyorum bile. madem öyle ne diye hepsi sherlotte'nin içinde aynı yerde? anlayan varsa bana da anlatır bir gün.

özellikle son 3-4 aydır aldığım şekilden tiksiniyorum. kendi kendime konuşacak bir mevzu bile bulamıyorum. kafam booomboş ve aynı anda çok dolu. belki de bu kadar dolu olduğu için ben boşluktan başka bir şey hissedemiyorum. durumun aslı nedir emin değilim. bunu düşünmekten bile sıkıldım.

aslında o kadar sıkıldım ki sadece akşamüstü güneşinin sadece aydınlığıyla kendini hissettirdiği bir şezlong üstü uykusunu hayal ediyorum bir süredir. aydede ile uzanıp uyuklamak geri dönmeyecek gibi hissetmek filan... ve gerisi şahsım için şu dakikada hakikaten mühim değil...

halaya takılıyor bir de kafam. tarlatan denen telle tülle çekilir mi? çekilmese de ankara havası olsun, misket en sevdiğim şey diyorum, çözülüyor o sorun da. hayattaki en büyük sorun da bu zaten. bugün birkaç kez tekrarladığım gibi, artık karar vermek, seçim yapmak, beğenmek ve beğenmemek istemiyorum... mesela birileri yemeği seçsin önüme koysun ben yerim, birileri şuraya gidilsin desin ben peşlerine takılırım modundayım... bunlara enerjim de kalmadı artık...



son derece gereksiz postlar serisi; numara: 32918

Salı, Temmuz 29, 2008

ad-ım

hayat -bizim uydurduklarımız dışında adı buysa gerçekten- anlaşılmaz ve zor. bunu ilk kez ben söylemiyorum elbette. büyük ve önemli bir tespit de yapmadım. benim için bile önemsiz bu cümle...

sadece...

hayatın gerçekten durduğu ve yeniden akmaya başladığı onlarca an yaşadım 19 temmuz'da bu yana. elimin kolumun bağlı olduğunu hissettiğimi sandığım zamanlar çok olmuştu ama canımdan bir parça için bu denli çaresiz hissetmemiştim hiç. zaman zaman kendim için duyduğum çaresizlikten çok daha başka bir şey, çok daha korkunç ve esir alıcı...

o güzel kıvrımlara kan damlamış, aramıza kilometreler girmiş, adını ve anlamını bulamadığım bir yerde kilitli kalmışım. ağlayarak aramış canımın içi, canının içinin yanmakta olduğunu söylüyor. sedye ve serumlar ve ilaçlarla doktorlar... "yanındayım" diyorum... yanına varamadan elini tutuyorum... "atlatacak küçüğümüz, çok güçlü o, biz de öyleyiz"... canımın içi gördüğüm en büyük cesaretle bir kez bile "neden" demeden elini tutuyor... ben buradan onun eli elimde gibi hissederken, o oradan canının içinin elini tutuyor "atlatacağız" diyor... duyduğum ve duyamadığım en dirençli ses... onu bir kez daha seviyorum... dudaklarım kıpır kıpır, dualardan yorulmuyorum... bilmediğim bir dilin hiçbir duasını hatırlayamazken sadece bildiğim dilde yalvarıyor bir yandan da "canımın içinin, canının içi" ile konuşuyorum... "biz yanındayız, bak yanındalar, atlatacaksın bebeğim"...

hem hızlı hem yavaş aydınlanıyor şimdi evren... küçücük görünüp kocaman olan o adımlarına dua ediyor, nazarlıklar takıyorum yine aklımdan... aklım, kalbim, ben akdeniz'in sıcağında; bedenim burada bir yerde debeleniyor... hayatımın şimdiye kadarki en büyük adımını, bebeğin hayatının en büyük adımıyla birlikte atıyorum... her şey güzel olacak... güzel olacağız birlikte...

Pazartesi, Temmuz 14, 2008

.

bu hissiyatın başladığı bir yer yok ve bittiği bir yer de...

Cuma, Temmuz 11, 2008

vd

bu çok sevdiğim bir video...
uzun süredir sık kullanılanlarımda bekliyormuş... sık kullanıldığı da yalan ama oradan silip buraya alayım dedim sadece... neyse...
bunlar onlar
http://improveverywhere.com/

Perşembe, Temmuz 10, 2008

her şey bitti sanıyordum. artık hepsinden kurtuldum. aklım hiçbir şeyi silmeden iyileşti. içimde kabuk kalmadı kaldırınca kanayacak, iç sıkıntısı dediğimiz hadise sadece östrojenle savaş başlayınca ortaya çıkacak sanıyordum...

hakikaten her şey yeni başlıyor, en başından bir hayat yazıyoruz. varlığı yetiyor o an hiçbir şey düşünmemeye... ama yine de önceki kabuslardan hiçbirinin gitmediğini fark ediyorum ben. sanki hepsi elbirliği içinde doluştular yine beynime. kabus görüyorum. uyuyamıyorum. kimseyle konuşmuyorum da. anlatsam ne anlatacağımı bilmiyorum.

her şey geçecek derken yürekten inanıyordum, şimdi kendim için hiçbirinin düzeleceğini, tamamen iyileşeceğini düşünemiyorum. bazen dayanılmaz oluyor. bazen kabus görüp, çığlık atıp uyandığımda o kadar güçsüz hissediyorum ki. "tamam" diyorum "durdur her şeyi istemiyorum, güzel bir hayalim de yok, tamam çabalamıycam yaşamak için nolur durdur her şeyi." durmuyor devam ediyor. bu nasıl bir şey anlatamam. daha önce de bu kadar çaresiz hissettiğim olmuştu. o zaman aklımdan geçenlerle şimdi aklımdan geçenler arasında bir fark yok. kendimle mücadele edememekten korkuyorum. kimse bilmiyor. hakikaten kimse hiçbir şey bilmiyor. bu yüzden şaşırıyor herkes. bu yüzden öfkemi anlamıyor. çok yorgunum.

bunları buraya yazmaktan da nefret ediyorum. bunları hissetmekten de. o zaman ne diye yazıyorum. işte saçmalık. nasılsın dediğinizde bir şey diyemiyorum. bunu kendime soramıyorum bile. şimdi nasıl düzelirim bilmiyorum. düzelmek için ufacık bir şey bile yapacak takatim yok. sadece "o"nun yanımda kalmasına için engel olmamak... yanımda kalmasına izin vermek bile değil... tek yapabildiğim bu... bundan ötesi de yok zaten...

Çarşamba, Temmuz 09, 2008

eneeee

Ena Andi




uzun zamandır dinlediğim/izlediğim en eğlenceli şey.
iyi hissettim kendimi. güzel oldu
gönderene hayır dualarımı gönderiyorum ben de. burda olsa sarılırdım da. fakat kısmet işte...

Cuma, Temmuz 04, 2008

karaca

gözlerim doluyor. gözlerim doluyor. gözlerim doluyor. sanki başka hiçbir şey olmuyor da sadece gözlerim doluyor. mutluyum, mutlu olduğumu düşünüyorum. gözlerim doluyor. düşünme işini uzattığımda içim acıyor. gözlerim doluyor. dediğim gibi, sanki başka hiçbir şey olmuyor.

babamdan bana kalan, sesini bile yıllardır duymadığım yine de bir yerlerdeki varlığıyla hayatım boyunca babamın kokusunu duymama yardım eden biri var. adı, kendi öyle güzel, öyle canım ki. o gün kimse gelmese bile o orada olsun. ben sarılayım. sanırım son günlerde en büyük dileğim bu. dün bunu sadece annemin ve abimin anladığını, anlayabileceğini düşündüm. annem "o da oradaymış gibi hissedecek" diyene kadar ben bu cümleyi kurmaya ne kadar çekiniyormuşum meğer. içimde her şey o kadar karışık ki...

eskisi kadar konuşmuyorum. eskisi kadar anlatmıyorum. fark ediyorum ki anlatmaya başladığımda hemen sıkılıyorum. bazı şeyleri söylemekten sırf anlatmak istemediğim için vazgeçiyorum. bazen birinin sesini duyuyorum telefonda, cümleleri uzatamıyorum. düğümleniyor boğazım ve gözlerim doluyor mesela. cümlenin kıçı ve başı bambaşka yerlerde. bunu karşıdakine asla belli etmeyecek kadar profesyonelleştim. dün de öyle oldu mesela. öyle oluyor hep. konuşamıyorum. bazen konuşuyor, küfrediyor, susuyorum. dinlemekle ilgili bir sıkıntım yok. hatta dinlemek öyle huzur verici...

o memlekete gittiğinden beri burada eksik bir şey var. işten çıkınca istisnasız her gün bir an "napıyorum" diye düşünüyorum. her iş çıkışı onu görmüyor olsam bile öyle büyük bir boşluk kaldı ki. bazen sadece onu görmek istiyorum. kimse olmasın. salçalı makarnaya sarımsaklı yoğurt dökelim. tencerenin hepsini mideye indirip sonra sızlanalım. karşılıklı kanepelerde uyuklayalım. bir şeyler konuşalım ya da konuşmayalım birbirimizin orada olduğunu bilerek uykuya dalalım. her şey her zamanki gibi olsun. canı yanmasın. şaklabanlık yapayım ben... olmuyor... gözlerim doluyor başka da bir şey olmuyor.

Çarşamba, Temmuz 02, 2008

15

Ben tanırım
Bu bulut bizim oranın bulutu
Hemşeriyiz ne de olsa
Benim için kalkmış, ta Sivas'tan gelmiş
Yurdumun bulutu
Başımın üstünde yeri var

Ben bilirim
Bu rüzgâr bizim oranın rüzgârı
Hemşerimiz ne de olsa
Benim için kopup gelmiş yayladan
Yurdumun rüzgârı
Kurutsun diye akan kanlarımı

Ben anlarım
Bu acı bizim ora işi hançer acısı
Bir ülkedeniz ne de olsa
Aynı dili konuşsak da
Anlamayız birbirimizi
Hançerin nakışı
Tanıdım acısından Sivas işi

Ben duyarım duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu
Binip kara bir buluta Sivas ilinden
Sivas rüzgârında uçup gelmiş
Helallik dilemeye

Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende ne de sende
Suç seni karanlıklara gömenlerde
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı olsa da bütün vicdan kapıları yüzüne
Bilmelisin bir yerin var canevimde

sivas acısı/aziz nesin

Salı, Temmuz 01, 2008

adım


(...)

mesela ben ip cambazı olamazdım. daha yürüyeceği yolları bulamaz ve ayırdedemez, içinde bir noktadan diğerine ilerleyemezken, hele ki içmeden sarhoş kafayla düz çizgide yürüyemezken kesinlikle olamazdım. mesela iki cambaz olsaydık biz, ben düşerken seni de düşürürdüm. aslında sen o ipte yürüyebilir miydin ondan da emin değilim.

yükseklik korkusu bir balkonun kıyısında tanışmış ya seninle, o balkonla tanışmak isterdim. vardığımız ve düşmek üzere olduğumuz kıyıların birbirine benzeyip benzemediğini bilmek güzel olurdu. ikimiz farklı yerlerde kaybolmak üzereymişiz. ya da farklı yerlerde kaybolup, yolu birlikte bulmuşuz. bulduğumuz yol öncekinin devamı mı? sanırım değil. eskiye dair çok fazla şey hatırlamıyorum.

el ele tutuşup yürümek gibi değil. karanlıkta biri uyuyup dinlenirken onu kollamak için uyanık kalmak, seni kolladığını bilerek uykuya dalmak gibi daha çok. ve daldığın uykuda iyice dinlenmek, uykudan sonraki nöbete hazırlanmak gibi. ben de tüm bunlarla birlikte yeni bir şeyi içindeyken öğreniyorum. öğrenirken yanılıyor, tökezliyor, çoğu zaman düşüyorum. ağlıyorum, burnum akıyor hatta, yine de küstüm oynamıyorum diyemeyecek kadar merak ediyor, seviyor ve öğrenmek öğrendikten sonra devam etmek istiyorum. muhtemelen yolun sonundaki vahaya ulaşamayacağız, yine de bir sürü vahadan geçip, kimsenin göremeyeceği karanlık ama muhteşem manzaralarla karşılaşacağız, yol bitmeyecek ama ben pişman olacağımıza inanmıyorum...


foto: http://www.flickr.com/photos/howaye/1365478035/