Pazartesi, Haziran 30, 2008

dev-A

vaktiyle* biri demişti ki bana; sadece sıkışıp kaldım küçük, karanlık bir odada ve yapacak bir şey bulamadım. inan sonuçlar çaresizliğimden çıktı hep.
(...)
sonra başka bir zamanda**, başka bir serim ve düğümün akabinde, başka birisi, ne yapılacağı zaten belli! diyerek, beni çaresizliğimi(zi)n sonuçlarına katlanmak zorunda bıraktı.
(...)
arada derin ve kooo...ocaman bir fark olsa da bu ortak duygu en çok arazlarımı bıraktı bana.
ve ben en çok çaresizlikten korktuğumu fark ettim***.




*2001yılınınbirhaziranı
**2003yılınınyirmialtıkasımı
***tamolarakbugünsevdiğimbirşarkıüzerinedüşünmeyeçalışırken

Perşembe, Haziran 12, 2008

...

yorgun, bitkin, keyifsiz hissediyorum. biraz da mutsuz belki. şimdi ben bunları söyleyince birileri elini ağzıma çat diye indirebilir, bunu da biliyorum ama. bu yani işte, ne yapayım. bozulan, kırılan, değişen bir şey yok. öyle ki ben aslında bu yüzden böyle hissediyorum. o kadar aynı ve o kadar değişmez ki hayattaki kimi kurallar. mahkumiyetler, mahrumiyetler yerinde sayıyor. o arada uzanan elleri de tutmak istemiyor insan. öylece kapanıp kalmak sadece.
enerjim yok. son üç senedir rayına girmesini bazen çırpınarak ve nefes alamayarak da olsa sabırla bekliyorum. bekledikçe değişen bir şey olmadığını görüyor, kötü hissediyorum. adalete ve "hak etmeye" inancım hala yok. yine de ister istemez bu hususu sorgulamaya devam ediyorum. keyifsiz insanların keyifsiz yüzleri, keyifsiz şakaları, keyifsiz ciddiyetleri son derece bunaltıcı. buranın tüm enerjimi emmesine tahammül edemiyorum. etmek zorunda hissetmiyorum da. niye durup dinleyip tekrar duruyorum bilmiyorum...

uçak

bu yazıyı çok önceleri okumuşsunuzdur belki. bahsetmiş de olabilirim hatırlamıyorum.
bu notu kendim için düşüyorum...




Küçük Prens’in uçağını düşüren adam

Cemal Süreya’nın dediği gibi, şu ölen genç adam, sizin sıktığınız kurşunun gidip hayatını durdurduğu genç insan “asker” değil “nişanlı”ydı. Saint-Exupéry’yi, uçağını düşürerek öldürmüş olmakla, “nişanlı genc”i öldürmek arasında hiçbir fark yok şüphesiz.


PARİS - Ekrandaki adamın adı Hors Rippert. Alman televizyonunun, özellikle spor programlarını yakın takip eden meraklılarının yakından tanıdığı birisi. Gelgelelim, 88 yaşındaki bu görmüş geçirmiş kişinin sözleri herkesi şaşırtacak nitelikte: 65 yıl sonra, Antoine de Saint-Exupéry’nin pilotluğunu yaptığı uçağı düşüren Alman savaş uçağı pilotunun kendisi olduğunu itiraf ediyor, tarifsiz sıkıntılar içinde

XX. yüzyılın, olağanüstü masalsı figürü Küçük Prens’i yarattığı için evrensel üne kavuşmuş yazarlarının başında yeralıyor Saint-Exupéry. Yazarlığının öbür cephelerine neredeyse haksızlık yapacak ölçüde öne çıkmış bir yapıt bu. Olağanüstü bir ahlâk dersi. Kızışmış bir çağa, baştan uca kana boyanacak bir döneme gönderilmiş yumuşak, derin, hiçbir kolaycı yargıya yer vermeyen bir edebiyat göktaşı.

Saint-Exupéry, başta “Gece Uçuşu” ve “Güney Postası”, pilotluk yaşantısından beslenmiş başka temel yapıtlarla da insan olma koşulunu kuşatmıştı. Asıl başyapıtı, bana kalırsa, ölümünden sonra oylumlu bir ciltte toplanan, bir bölümünü Tahsin Yücel’in dilimize kazandırdığı “Kale”ydi: Edebiyat ile felsefe arasındaki ayrım çizgisini yok eden bir yazı anıtı.

Trajik ve soru işaretleriyle dolu “sırra kadem basışı”, kişiliğinin efsanevi boyutu üzerinde durulmasını alışkanlık haline getirmişti. Arada, usul usul, terekesinde unutulan metinleri kitaplarda toplandı, annesine yazdığı mektuplar yayımlandı, “Küçük Prens”in arkasındaki, eşiyle aşkına dayalı bağlantılar kurcalandı.


Bir yandan da, ölümünü perdeleyen muamma sisini delmeye çalışanların ısrarlı çabaları sürüyordu. Sonunda, bir dalgıçla bir gazetecinin inadı define sandığını ortaya çıkardı: Akdeniz’in dibinde bulunan uçağının kalıntıları bugün Bourget’deki havacılık müzesinde sergileniyor.

Hors Rippert’e ulaşmayı başaran dalgıç-gazeteci çifti, bu yakınlarda “Son Giz” başlıklı bir kitap çıkardı, araştırmanın ve serüvenin bütün cephelerini aydınlatıyorlar. Onlara sorulursa, Rippert’ın ortaya çıkmamasının belirgin nedenleri arasında, II. Dünya Savaşı’na katılan Alman askerlerinin “kahramanlık” öyküleri anlatamamaları ön sırada yeralıyor. Rippert’i dinledim, kalıntıların kesin yeri saptanana dek, düşürdüğü uçağın Saint-Exupéry’ninki olduğundan emin olamamış.

Bu olayın kahredici yanlarından biri, Rippert’in, hem de genç yaşından başlayarak, sevdalı bir Saint-Exupéry okuru olmuş olması. Savaş sonrasında da, hayran okurlarından biri kalmış.

Saint-Exupery

İki Dünya Savaşı da, unutulması güç öyküler kaleme aldırdı edebiyatçılara. “Garp Cephesinde Yeni Bir şey Yok”un Erich Maria Remarque’ından Heinrich Böll’e, özellikle Alman yazarlarının yapıtlarında, felsefi altyapısını güçlü biçimde Karl Jaspers’ın çizdiği, altedilmesi olanaksızlık bir suçluluk duygusu egemendi.

Geleneksel silâhların ağır bastığı bu savaşlarda, günümüzün elektronik saldırılarından farklı olarak, taraflar, namlularının kendileri gibi birine çevrili olduğunu bilmenin tragedyasını derinden yaşamışlardı. Cemal Süreya’nın dediği gibi, şu ölen genç adam, sizin sıktığınız kurşunun gidip hayatını durdurduğu genç insan “asker” değil “nişanlı”ydı.

Saint-Exupéry’yi, uçağını düşürerek öldürmüş olmakla, “nişanlı genc”i öldürmek arasında hiçbir fark yoktur şüphesiz.

Lyon'da Exupery ve Küçük Prens heykeli

Ne ki, birinde, üstüne üstlük, torunlarınızın torunlarını bile gölgesi altında bırakacak bir durum yaşarsınız: Bir biçimde, aynı anda bir insanı, bir bilgeyi, bir yapıtın sahibi bir yazarı, milyonlarca insanın düşlerini süslemiş Küçük Prens’i öldürmüş olma konumuna düşeceksinizdir.

23 yaşını sürdüren Alman pilotuna kim acıyacak peki?

88 yaşındaki Hors Rippert’i dinlerken, o savaş kurbanı adına uçurum duygularına kapılmadan edemedim.

“Küçük Prens”e gelince: Eminim, çoğunuz, onu ‘bir zamanlar’ okumuştunuz. Bana öyle geliyor ki, bugün Dünya’nın ve Türkiye’nin hali karşısında, onu yeniden, dikkatle okumalısınız.



kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/news/440865.asp

Pazartesi, Haziran 09, 2008

-ık

kırılmaz bardak hikayesini hatırlıyor musun? hangi filmdeydi*, bir türlü dikiş tutturamayan damat** kırılmaz bardak satma işine giriyordu. kırılmadığını kanıtlamak için fırlatıp atıyordu bardakları. kırılıyordu hepsi birbir. hepsinde deniyordu tekrar. eve dönüyordu sonra, hem hayal kırıklığı hem bir parça mahçubiyet...

ona benziyor bazen.

"kırılmıyor bak, bak, bak bu defa kırılmayacak"





*aile şerefi
** şevket altuğ

ama

yapılacak o kadar çok iş var ki aklım almıyor. hiçbir şeye odaklanamıyorum ama hepsini birden halletmem gerekiyor. kötü değilim ama nasıl hissettiğimden de emin değilim. paniğe kapılıyorum. tamam her şey yetişecek ama nasıl olacak telaşı.
kısaca bütün cümlelerimin ortasında kocaman bir "ama".
ama geçecek bunlar da...

Çarşamba, Haziran 04, 2008

gün

...

işin en güzel yanı çok sevip, bunun altında bir şey aramamakta. soru sormamakta. "seviyorum çünkü..." diye başlayan cümleler kursan da "seviyorum, peki neden?" dememekte. her şey bu haliyle öyle güzel ki. şunu düşünüyorum ben; eğer "neden, neden, neden..." demeye başladıysan huzursuz eden bir şey var bir yerlerde. huzursuzluğun kökü kuruyana kadar güneşe bırakmalı, kavrulmasını beklemeli bu durumlarda. güneş altında her şey daha eski elbette ama şeklini almış ve kimliğini bulmuş aynı zamanda. o yüzden güneşin altına geçip soru sormayı bırakınca, mevsim hep bahar hissiyle yaşıyor insan. ve bu bir kandırmaca değil.

kavga etmeyi sevmiyorum. oysa herkes bilir son derece huysuzum. aksi ve küfürbazım bile. yine de kavga etmeyi sevmiyorum. azıcık sertleşince cümleler, ses yükselince ya da duramıyorum. orada olmuyor çoğu zaman ama tuvalete kaçıp, aynaya bakıp gözlerimin bir an önce kuruması için dudaklarımı sıkıyorum. sonra kafam sabit, gözlerimi tavana dikiyorum ki bu ağlamayı durdurmak için gerçekten iyi bir yöntem.

kavga edince aslında hemen "seni seviyorum nolur susayım ben her şey kabul sonra kızalım birbirimize" demek, sonra sarılmak istiyorum aradaki fiziksel mesafe engel oluyor, yetmezmiş gibi sadece "hmm demek öyle, anladım ben seni, tabi tabi..." huysuzluğuna giriyorum. oysa içim acıyor, ben konuştukça ve aksileştikçe kendi kendimi de hırpalıyorum.

her neyse. sonra bir şekilde sarımsaklı yoğurtlu patates kızartmasına geliyor konu. birisi diğerini ona benzetiyor. diğeri de onun çocukluğuna verdiği kıymeti ve bunun ilkokulun unutulamayan lezzeti olduğunu biliyor. öyle olunca "sarımsaklı yoğurtlu patates kızartması" dünyanın en güzel iltifatı oluyor.

neticede kılıçlar çekilince bile bir şey değişmiyor. ama sen değişmeyeceğine inanamıyorsun. tamam bu defa kesin değişecek, kesin bitti tüm güzellikler diyor, bunu toparlamak istiyor ama toparlayamıyorsun. sonra bir dahaki görüşmeye kadar gergin ve tedirgin, mutsuz ve pişman bekliorsun. ama bu arada hala "neden neden neden..." demiyorsun. güneş azıcık saklanıyor bazen de o mühim değil. yine de ışınlarından nasipleniyorsun.



demek istediğim. hayatımda duyduğum en güzel şey
"eğer sihirli güçlerim olsaydı onları sadece seninle paylaşırım"
diyen sesti.
hayatımda duyduğum en güven veren,
bana güven duyulduğunu ve
fevkaladenin fevkinde -bu nasıl yazılıyor bülent?- sevildiğimi
en çok hissettiğim cümleydi.
bunu söyleyen adam
beni mutluluğa boğuyor.

Pazartesi, Haziran 02, 2008

güçmekan

bırak sırtını dayamayı, sırtını kimseye dönme. kimseye bi şey deme. dediysen de hatırlama. inkar etmeyi öğren. kabullenmeyi öğrenme, kabullenmeye alışma da. tüm dengeler birilerinin parmak uçlarında, oradan oraya... uzaktan bak. kimseye yaklaşma. elinden geliyorsa tuvalete saklan. klozetin üzerine otur. ayaklarını yukarı çek. hayır sıçma. ses de çıkarma. herkesi duy, kimseyle konuşma. sana gülümseyecekler, sakın şaşırma. yine de aldanma. gülümserken gözlerini yakaladılarsa sen de gülümse, mümkünse gözlerinin ışıldamasını sağla. birilerinin sana bunları fısıldadığını şimdi unut, ama söylenenleri sakın ola unutma.
her şeyin farkındasın ama çaktırma. olumsuzluk ekleriyle birbirine eklemlenmiş emir kiplerini, kendi kendine söylediklerin gibi kabullen. kabullendiğini kimseye belli etme. tuvalete kaçamadığın zamanlarda sakın saklanmaya çalışma. onların arasında, koşturmaya başla. mümkünse tüm sohbetlerin odak noktası ol. ama odağın kaymasına da mani ol. sen kendini bil, gerisini asla bilemeyeceğini unutma...
birilerinin gözlerini yüzüne, kulaklarını ağzından çıkanlara diktiğini sakın unutma.