Pazartesi, Mayıs 26, 2008

n.b.c.

"tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme..."






onun yaptığı
söyleyecek bir şey bırakmamak,
iç acıtmak,
düşündürmek, düşündürmek...

düş gibi...

biliyorum, kaç zaman oldu görmedik birbirimizi. gördüğümüz anlar da hep başka zamanların arasına sıkışmış, koşturarak özlem giderilmiş, başkalarının gözlerine bakılmış arada, gülünmüş, gülünmüş neyse ki çok ağlanmamış, ağlama ihtiyacı duyulmamış zamanlar oldu. hemen geçti, sonra "ama daha sarılamamıştım" diye geçirdik içimizden. "daha üç güne tamamlayamadık..." bu yüzden aslında son bir yıldır doğru düzgün görmedik birbirimizi. gördükçe yetirmeye çalıştık zamanı ama ne yetti, ne yetişebildi. zamanı verimli kullanmak filan, hepsi yalan oldu.

şimdi saçma sapan bir duygusallık gibi duracak. ben bunları tekrar okursam bana da farklı hissettirmeyecek. ama hayatımın öyle bir yerini anlamlandırıyorsun ki... bir sürü şey oluyor her gün. saçma sapan bir sürü şey. "dur" diyorum bunu söylemem lazım. sonra neyi söylemem gerektiğini hatırlayamıyorum bir türlü. güzel şarkılar çalıyor, "dinlemeli" diyorum. biri bir şey söylüyor, "bunu duymalı" diyorum. seni görünce anlatma telaşımdan, dinleme telaşımdan, sorup öğrenme, sormadan söylemeni bekleme telaşımdan unutup gidiyorum. her şey nasıl da önemsiz oluyor. ben yetişmeye çalışıyorum, geç kalmayayım diyorum, beceremiyorum ama yine de bir şeyin değişmediğini görüp mutlu oluyorum.

kendimle yüzleşmeye başladığım uzuuun bir sürecin "tam olarak" ilk anında yanımdaydın. ilk anda sıkılıp elimi bırakmadın. bir bahçede, bir sürü insana rağmen hepsinden izole, sıcak havanın altında, nereden geldiğini bilmediğim bir sürü cümle ve bir sürü sessizlik döküldü kaldı. şaşırdın, üzüldün, sevindin, durdun, ağladın, baktın, güldün, baktık, güldük, geçti. o gün geçti... sonra devam etti. sen yine sıkılıp bırakmadın. sen elimi daha çok sıktın, beni silkeledin, uyandım. ben "tam olarak" uyandığım anda yanımdaydın. kapalı bir bahçede, sigara dumanıyla sarılmışken, ben tam karşında otururken yanımdaydın. belki ikincisini fark etmedin bile ama yine yanımdaydın. ben uyanmaya başladığımı hissettiğimi de ilk sana anlatmıştım...

sonra -hepsinden sonra değil, bazılarından sonra ama bazılarından da önce- senin canını yaktılar. senin canını yakanları öldürmek istedim. canını yakanları öldürmeyeyim, senin bu hissimden haberin olmasın diye "durdum". insanların aptallıklarına ve acımasızlıklarına şaşırdım. ben buna şaşırdıkça sen kendini aptal sandın. o zaman sadece asıl "gerçeğin" sen olduğunu anlatabilmek istedim.

canın yandı. senin canın yandıkça, gözlerin yandıkça ben sırtımı dik tutmaya çalıştım. sarıldım mı hatırlamıyorum ama öfkeme yenilmeyeyim, bulup da suratlarına tükürmeyeyim, sen de kendini suçlu hissetme diye sadece "durdum". aklım seni küçük bir çocuk gibi yatağına yatırıp, üzerini örtmekteydi, "saçlarını da toplayalım şöyle"...

gülümsüyorsun. hani bazen doluyor gözlerin -ki bu kaçınılmaz sanırım:)- yine içinde bir yer gülümsüyor. histerik kahkahalarımızın ardı ardına dizildiği zamanlardan farklı, içinden taaa içinden gülüyorsun. ama biliyor olmalıydın, somut örneklerim vardı elimde. inanmadığım hiçbir şeyi söylemedim. bunu biliyor, bana inanamıyordun. ama gerçekten, gözlerin kurusun, omuzların dikleşsin diye değildi hiçbiri. zaten öyleydi. öyle olmasaydı, sadece "bundan sonra böyle, kabullen" derdim. demedim...

seni seviyorum. saçların çok güzel, onları da seviyorum. sonra kurduğun cümleleri seviyorum. kurduğun cümleler benimkilerle savaş halinde olduğunda bile seviyorum. artık bunu sorgulamıyor oluşuna çılgınca sevinip, içten içe bunu çaktırmamaya çalışıyorum. "sitem etmeyeyim, zaman onun için hızlı geçiyor" diyebilişine, bunu bana söyleyebilişine, kendimi kötü hissetmeyeyim diye "özledim, neden görüşmüyoruz" hatta "hadi buluşalım" demeyecek kadar, hassas, düşünceli, ince oluşuna hayranım. beni tüm sevdiklerimle sevişine; "kıymet veriyorsa bir şey vardır" deyişine; kimsenin anlayamayacağı kadar saçma kararlarıma, tavırlarıma, tepkilerime, tepkisizliklerime, benim gibi bakabilip anlayış gösterişine; haklısın diyebilişine; haksızlıklarımı söyleyebilişine; "beni sevme" demekten vazgeçişine... hepsine hayranım.

bir sürü peşpeşe üç günümüz, beş günümüz, aylarımız olsun, dipdibe yaşayalım diliyorum. bir sürü defa bir sürü insana "biz hiç ayrılmadan 72 saat geçirdik" demeye devam etmeyi diliyorum :)

sen varsın. ben bunu biliyorum. varlığını düşünüp güçlü hissediyorum...

Salı, Mayıs 20, 2008

köt(ü)

doğrusu, bunu ne kimsenin bilmesi ne de kabul etmesi gerekir. yine de söyleyeceğim. ben kötü biriyim. ergen çocukların "benden uzak dur! sen çok iyisin ama ben seni kırar, incitirim. bu yüzden seninle sev-iş-ir(im) ama ben henüz sevgililik mertebesi için yeterince iyi (!?!) değilim" deyişi gibi değil tabii...

bu arada bu ergen çocukların 17 yaşından büyük olanlarını da görüyoruz, 30larını bulmuş olanlarını da ama bu bambaşka bi konu.

hani mesela hiçkok'un (ki rahmetliden hem korkar hem severim) anlattığı beyts gibi olabilirim diye korkuyorum. ruhumu kılıktan kılığa sokabiliyorum. kötülük bunun neresinde diyenler varsa hala, ürkütücü noktaya da değiniriz; birinden birşey/ler öğrenmek istediğimde onun konuşmak istediği kişi olabiliyorum. bu belki meslek hastalığı gibi bi şeydir, emin değilim. yine de bundan ürküyorum. iki yüzlülük filan değil, yalan söylemek de sayılmaz çok fazla o zaman beni rahatsız eden nedir, ürperme sebebi bunun neresindedir bilmiyorum.

tamam itiraf noktasına gelelim. hayatta en çok kendim olamamaktan korkuyorum. her zaman kendim olabildiğim söylenemez ama günün birinde kendimi tamamen unutup, üzerime 3 beden büyük bir ceketle 2 beden küçük bir pantolon giymekten korkuyorum. sonra kıyafetlerimi nereye bıraktığımı da, aslında hangilerini giymekten zevk aldığımı da hatırlayamamak... fena... işte bu yüzden bir başkası (gibi) olabilmek rahatsız edici.

belki de burayı bu yüzden sevmiyorum. ne kendim, ne de başka bir "insan" olabiliyorum...

klasik geyiklere hiç girmeyelim. "iş hayatı insanı nasıl da değiştiriyor. kimlere neler diyoruz. kimlere gülümsüyoruz. kimleri ezip kimleri yüceltiyoruz"ları duymaya ihtiyacım yok. dahası tahammülüm de yok. çarka kapılmak mesele değil ama sonrasında dolanıp kalmak da korkutucu. bunu bildikten sonra duyduğum rahatsızlığı da anlıyorum. şunları yazarken, iki adım öncesine dönünce bile kendimden rahatsız oluyorum. ben kötü biriyim.

tüm art niyetleri bilip de kendime saygımdan sesimi çıkarmayarak, kendime saygımı yitiriyorum. ne saçma değil mi? paradoksal mı? o da olur... ama kendimi sevmeyi ve önemsemeyi
öğrenirken, kendimden koşar adım uzaklaşıyor gibiyim. bencil olmak zor değil ama kabullenebilmek esaslı bir yapı gerektiriyor.

aslında esaslı yazmamıştım ama bugün akıllı uslu olalım yine. esasında ağzım bozuk.
bundan da rahatsızım. hani küfür bilmeyen küçük, masum ve
sonsuza dek sevimli kızlar gibi olmak istiyorum.


kendimi seviyorum. evet hani bunu artık tartışmıyorum. hatta bazen kendime "aferin" diyor, sırtımı sıvazlıyorum. ama yine de tam bir barış sağlayamıyorum. anne-kız çekişmesi gibi belki. sürekli bıdırdanıyoruz birbirimize, sarılıp kalıyoruz ama bıdırdanmaya devam ediyoruz. ya da sadece kabullenme aşamasında zorlanıyorum. nedir bilmiyorum. tanıyorum. öğrenemiyorum belki ama fikir sahibi oluyorum. elimden geldiğince şefkat göstermeye, aslında haklı olduğuma, aklımdan geçenle, sevdiklerimle filan çelişmediğime ikna oluyorum. artık "mutluyum ama böyle olmamalı" demiyorum mesela. bu ona benzer bir durum esasında.

anlatamadığımın farkındayım ama... açık söyleyeyim...
sanırım ben kendi ergenliğimin kimlik bunalımından yeni yeni çıkmaya çalışıyorum. başarılı olmayabilirim ve hatta hata da yapabilirim. hepsini kabul ediyorum. ama kabullenemediğim hususlar içinde debelenip duruyorum. bir yanda hayat ve acı gerçekleri, bir yanda rüzgar ve dalgalar... diğer uçta ben duruyorum. arkamda sevdiğim her şey, düşündüğün ve inandığım bir sürü şey. orada öylece bir yolda yürümeye çalışıyorum. bazen rüzgara takılıyorum, dalgalar da varıyor ayaklarıma, sonra "gerçek öyle değil" diyor bazıları. ben adım adım yürümeye çalışıyorum. hatalarımla birlikte ben buyum.

ve yine de başa dönersek, evet ben kötü biriyim de. bundan memnun da değilim. kulağımı da çekiyorum. ama ben çekerken bir yandan diğerleri de asılıyor öbür kulağıma. kafamı ne yana çevirmeliyim emin olamıyorum. bütün mesele bu aslında. hangi kulağım koptuğunda rahata ereceğim, olmaktan korktuğum kişiye dönüşünce vicdanımı kendime bulabilecek miyim... bilmiyorum... bilmek...

henüz bilmek istemiyorum...

Pazartesi, Mayıs 19, 2008

an

bugün, annemin bir kez bile "ben çocuklarımı ne zorluklarla büyüttüm" demediğini fark ettim. bu cümle nasıl bir sakızdır ve benim annem nasıl bir canlıdır şaşırdım. bi gün ona da demiştim, "eğer bi gün biri olabileceksem, ben sen olmak istiyorum. başkası değil..."


gözlerim doluyor durmaksızın...

Cumartesi, Mayıs 17, 2008

söz

goncagül, sözler vermiş kendine. onu hatırlarsınız muhakkak dizilerinden. en azından yüzünü daha önce görmüşlüğünüz vardır kesin. şimdi bi şarkı yapmış, o kadar güzel yapmış ki... sürekli bir tekrar halindeyim ben... dinleyin...

link

sözler verdim kendime
sözler aldım senden de
kimseden bir şey ummadan
devam etmek, soru sormadan
kör olup kapılmadan
ne istediğime bağlı her şey
sadece memnun edilmek

belki hayattan bir hediye
hiç beklenmeyen bi vakitte
mutlu olmak
eğlenmek
karanlıktan uzak
ateşe atılmadan
yaşamak

kimseye bir şey söylemeden
sessizce çekip gitsem
en sevdiğim şehirde
iyi zamanlar biriktirsem
canım istediğinde geri dönsem
herşey eskisi gibi görünür mü?
(ama) böyle sevip sevilirken
isyan etmek gereksiz mi?

Perşembe, Mayıs 15, 2008

karman (part bilmem kaç)

sanırım zaman zaman evde unutuyorum özgüvenimi. o zaman böyle eve gidip ben de, yatağa kıvrılmak, kıvrıldığım yerde uyuyakalmak istiyorum. ama kimse gelip örtmesin üstümü. kimse hatırlamasın da varlığımı. tamamen unutulmuş olayım. hani o öyle bir durum ki, mümkünse öncesi ve sonrası olmasın. bi de şey var mesela özgüven de, ağrımadığında varlığı unutulan organlar gibi, olmadığında hatırlanıyor. ne acıklı oysa hani bilse insan o hep orada duruyor.

aşık olduğum adam eski kız arkadaşından "kendine onun kadar saygısı olan biri yoktur" diye bahsederdi. hatta şimdi bahsetse yine öyle bahseder eminim. o zaman ben kendimi kötü hissederdim. kendimi kötü hissedip bi de bu kötü hissiyat yüzünden içimden "benim özsaygım nereye kayboldu" derdim. şimdi dese, yine derim sanırım. kendine saygı duymakla duymamanın arasındaki çizgi tam olarak nereye ve nasıl çizilmiş? ve ben zavallı mıyım? ayrıca şu da var bak şimdi "sevgilinin eski sevgilisi" de nereden çıktı? girmiş miydi ki?

neyse...

ben şimdi yine bir çeşit buhranın kıyısındayım. dışarıda hava o kadar kapalı ki, içerisi ışıklarla aydınlatılamıyor bile doğru düzgün. bir de soğuk var, üşüyorum. beynim yavaş yavaş donduğundan herhalde, düşünemiyorum. biliyorum eğer donacak olsa beynim en son depresif hücreleri ölecek. sadece donacak olsa değil, yanacak olsa da diğerleri önden gidecek eminim. canım sıkılıyor bir şeylere. üstelik üzüldüğüm andan bir sonrakinde hatırlamayacağım kadar gereksiz hususlara takılıyorum. yine de daralıyorum. hava kapalı, ondan oluyordur diyorum.

şimdi düşünüyorum. ne çok insanla ne çok duygu sıralamışım hayatımda. ama en çok özlemeye yatkınım. yanımda, yamacımda olunca, hani sırtımı dönünce bile özleyebilen biriyim. gece uyuyup da sabah uyandığımda ölür gibi özlemiş uyanabilen biriyim. ne diye böyleyim? herkes her dakika yanımda olsun. mesela bütün anılarının içine saklanayım, onlar benim anılarımın öznesi olacaklar zaten.

(gitti. gidişi üzerine konuşmamaya karar verdim. dimdik durabilmek zor olmayacak. özlesem de kavuşur, yapışırım o da biliyor işte. neyse özledim şimdi daha da özleyeceğim ama kavuşmalarımız hep muhteşem olmadı mı? neyse...)

şimdi dün öyle kuru kuru vedalaşırken...
nası desem. kim kime böyle güzel böyle içten sarılıyor. bu insanlar gerçek mi hayal mi kuruyorum diyorum. böyle yanaklarını filan sıkıyorlar, küçücükmüşsün yine gibi hissediyor ama o zamanlardaki gibi utanıp kıyıya çekilmiyorsun. sonra tabii ki hemen özlüyorsun. gördüğün anda duyduğun huzurla susup kalabilirsin, orada öylece uyuyabilirsin o kadar mutlu oluyorsun. sonra yine vedalaşıyorsun. bu karmaşık hususu daha da karmaşıklaştırdım ama... şöyle diyeyim... "vuslat uykumu getiriyor benim" :)

oh bi kısım kustum rahatladım, kendime geldim. diyeceğim şuydu;
o kadar çok güzellikle temas halindeyim ki acayip şanslıyım.
o kadar güzelsiniz ki hepinize ayrı ayrı hayranım...

dur lan en başta diyeceğim bu değildi...
neyse diyeceğim bu olsun, havalar da ruhumu daraltmasın bi zahmet..

.

Çarşamba, Mayıs 14, 2008

fereş

artık seni öldürmek istemiyorum. sadece ölmeni istiyorum. "sadece" ölmeni değil, sürüne sürüne ölmeni istiyorum. ama bundan haberim olmasını istemiyorum. eskiden adını aratıyordum google'de filan. nerede ne yapıyorsun belki görürüm, senden bir haber görür, seni hatırlar daha da öfkelenirim, belki gazetelere düşmüşsündür de onu görürüm diyordum. ne oldu bil! artık yoksun!

kafamın içini kaplıyordun ya hani, hani beni görünce bir yerde gözlerini dikiyordun üzerime, yine ve hep o iğrenç adamı (kendini yani bi başkası değil) hatırlatıyordun ya. sanırım görsem yine seni, karşımdakinin sen olduğunu anlamayacağım bile. bu ne büyük lüksmüş! hayatımın odak noktasının değişmesi ne güzelmiş. öfkenin ne olduğunu çok iyi bilerek, onun acıya dönüşmesine izin vermiyor olmak ne güzelmiş.

dün seninle ilgili bi şey anlatım. anlattım, güldüm ve artık orada olmadığını gördüm. aylardır kabus görmedim. aylardır üzüldüğüm şeylerden uzayan yolları sana çıkarmadım. ve sen yüzyıllardır yok gibisin. bu ne güzellik!

senden hala nefret ediyorum. senden hala tiksiniyorum. ben büyüdükçe, başka insanlar tanıdıkça, başka yerler gördükçe de hatta onları gördüğüme seviniyor, senden tiksiniyorum. tiksitim sevincimi gölgeleyemiyor ama, çevrene acıyorum. ailen var ya. bi ailen var ya seni hasbel kader hayata fırlatmış bi ailen... onlara acıyorum. nasıl bir ruh hastasıyla, nasıl bir sapık ruhla, nasıl bir mahlukla bir arada olduklarını, başını nasıl okşadıklarını filan düşünüyor, acıyorum. hayatına girip çıkanlara da acıyorum. küçük beyninle ne kadar masum bi bebeksin ama sen. ben sana bunları nasıl söylüyorum?

böyle manyak gibi anlatasım var sana. hani "sokakta ıslanmış küçücük yavru köpek" bakışlarınla yemek bile yiyemediğini anlattığın anlara nasıl da güldüğümü, aspirinle intihara meyletmişken ak sakallı dede tarafından kurtarıldığını anlattığın hikayelerine ne çok gülüyorum hala bilsen diyesim var. sana da acıyorum sanırım. yok hayır bunu başaramıyorum işte. sana acımayı başaramıyorum. beynin küçük ama ben sana acıyamıyorum, sen bi zavallısın, karaktersizin ve hatta şerefsizin daniskasısın ama ben sana acıyamıyorum. ah zaten şerefsiz demişim, nasıl acıyayım değil mi?

şu yazdıklarımdan haberin olsa, bunları benim yazdığımı bilsen mesela acaba anlar mıydın senden bahsettiğimi? sanmıyorum ama diyelim ki anladın, biraz olsun basar mıydı acaba kafan sana duyduğum nefretin sebebine? tamam bu kısmı benim gerzekliğim ama acaba hiç, bir insanın hayatının en az 5 yılını çalmış olduğunun, ömrünün ortasında koca bir yarık açtığının, aklına sonsuza dek silinmeyecek bir şeyler yazdığın, güvensizliği ve pisliği ve tiksinme duygusunu ve nefreti öğrettiğin geldi mi aklına? sanmıyorum ama acaba bana "ben senden daha çok üzüldüm emin ol" derken şaka yapmış olabilir misin? yine sanmıyorum ama acaba bana "neden" derken gerçekten korkmadın mı sayacağım ve senin de benim kadar bildiğin nedenlerden? kime ne bunların cevabından? bana ne mesela :)

iyi ki yoksun! iyi ki cesurmuşum! iyi ki kötüymüşüm! iyi ki senden sonra yoluma devam edebilmişim! iyi ki -bazen inancımı yitirsem de- hep ayağa kalkabilecek gücü bulabilen bi insanım! iyi ki ben kendimim! iyi ki sen varken de yokken de hep kendim oldum! iyi ki zaaflarıma yenilmedim! iyi ki korkularımın önünde boynumu bükmedim! iyi ki korksam da yürümeye devam ettim! iyi ki kalbime girip her yanı kemiren canavarla mücadele ettim! iyi ki şu an içimde zerre kadar sızı yok! iyi ki yoksun!

elbette hatırlayacağım, canım da yanacak. ama sebep sen olmayacaksın. sana küfür edeceğim ve hep en kötü şekilde ölmeni dileyeceğim ama umrumda olmayacaksın. garip ya da çelişik dursa da bu böyle. yoksun! bu ne büyük huzur...

Salı, Mayıs 13, 2008

aydede

herhalde yazdıklarını -kısmen- buraya aktardım diye kızmaz. ki kızamaz da burayı okumadığı için ruhu bile duymayacak ama olsun. bu satırlar bana gönderildikleri anda mülkiyetim altına girdiler... -mülkiyet?

neyse...


"Evet, doğrudur! Dün bugünden daha bir az arıza duruyordu, çevremizde bişeyler titriyordu ama dökülmüyordu. Şimdi etrafımızda bişeylerin pıt pıt pıt damlayarak eriyor görünmesi aslında sıcak bir yaz gününde hevesle aldığımız külah üstü top top dondurmanın erimesi gibi, belki bir kısmı eriyip damlayacak ellerimizi yapış yapış yaparak ama her zaman en tatlı yerleri ağzımızdan boğazımıza doğru serinlete serinlete ilerleyecek. Yeter ki üstüne su içelim ki hasta etmesin bizi.

Biz masalların tatlı tombiş çocuk kahramanları, biz içinde hala saklambaç ebesi olarak 100den geriye sayanlar, biz çizgi film saatine kadar haberlerin sıkıcı yavanlığına göğüs germiş süt kokulu yiğitler! Bir gün büyüdük ve hep yenildik sandık şanlı tarihimize rağmen. Halbusi hep ebe mi kaldık yerden yüksek oynarken?"

,

dün sokağın ortasında tek başıma tepine tepine ağlamadıysam gücümle güçleneceğini bildiğimden...
bırakmam tuttuğum eli, hayatımın yarısı -hayatımın neredeyse tamamı- düşmene izin vermem mümkün mü?

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

doğumdüğümdüğün

biliyorum boktan şeyler anlatıp duruyorum. normalde kaygı dolu bir insan olmama rağmen burada nasıl "baydım" endişesi taşımadan anlatıyorum, nasıl gevezeleşiyorum (normalde geveze değilimdir. hatta hiç konuşmam. dut yemiş bülbül misali köşede oturur süzüm süzüm süzülürüm), nasıl oluyor da oluyor kim ne anlayacak diye düşünmüyorum? bunları daha önce tartışmıştım kendimle. ve kendimle tartışırken bu sorgunun yersiz olduğuna karar vermiş, sonra kaldığım yerden anlatmaya devam etmiştim. işte şimdi burada -da- anlatmaya başlayalı bir yıl oldu.

düşün, bir yılda ne çok şey değişir. hele ruh hali, o herhalde milyon kez değişir. blogun girişine astığım tabelada anlattığım her şey sırayla ve bazen düzeni bozarak rastgele çıkıp geldi, gitti sonra geri geldi. biliyorsun işte, tutarlılığı arasam da bulamıyorum. bu yüzden bulamadığım için endişe etmiyorum. yani demek istediğim aklımda zikzaklar çiziyorum ve bundan şikayet etmiyorum artık.

tutarlı bir ruh halin olduğunu söyleyebilir misin? eğer söyleyebiliyorsan bir soru daha, bundan hiç sıkılmıyor musun? ruhta tutarlılık intihar sebebidir kanımca. mesela üzülsen üzülsen, ama sonuna dek iniş ve çıkış olmadan üzülmeye devam etsen... işte o noktada geliyor ya bilek kesme eylemi... bitmiyor, biteceğine inancın kalmıyor... ya da tam tersi olsun sürekli gülümse... tamam bu intihar ettirmeyebilir ama sıkıcılaşabileceğini de inkar etmeyiz herhalde...

neyse ne diyordum? bir yıl diyordum. bir yılda ne çok hayıflandım, memnuniyetten ne çok uzaklaştım, ne çok ne çok ne çok kötü şey anlattım... ama şimdi durunca, durup da bakınca diyorum ki "lan biraz toparladın sanki kafayı? eskisi kadar karanlık değil ortalık. aslında sandığın kadar da karanlık değilmiş. (talisman öyle demese de) ergenlik soluk aldırabiliyormuş..." işte bunu gerçekten bu bloga bakıp söylüyorum. ne acayip. kendimi ancak başkasıymışım sanarak ölçüp tartabiliyorum.

bir sürü insan okuyorum (insan okumak! bu da acayip). buradan başlayıp başka çatallara ayrılan yollarda nereden bulduğumu hatırlamadığım insanları okuyup duruyorum. merak ediyorum. ne kadar güzel anlattıklarına bakıp mutlu oluyorum. canım sıkılıyor, okumadan geçiyorum. ama şunu fark ediyorum, bir yerlerde hepsiyle kesişiyorum. başka insanlarda, başka kitaplarda, bambaşka deneyimlerde, hiç alakam olmayacak ruh halleriyle, okumaktan keyif alma yöntemiyle kesişiyorum işte. bu yüzden blogları seviyorum. kendi blogumu başkasınınmış gibi seviyorum. birinci yılımızı ne anlatmak istediği belli olmayan bu yazıyla kutluyorum.

ne diyordum...

"ben bi gün..."

Cuma, Mayıs 09, 2008

trısırt

küçük, güzel çocuk. yanakların kızarmış. yanakların olmasa yüzün bomboş kalırmış. uçları sapsarı kirpiklerin, ıslandıklarından görünür olmuşlar. gözlerin kooocaman açılmış. alt dudağın sarkmış. üst dudağın zaten incecik olduğundan, kaybolmuş. küçük güzel çocuk, saçlarının sarı bukleleri toplanmış tepende, yataktan yeni kalkmışsın, üzeri bir türlü çıkmayan meyve lekeleriyle kaplanmış pijamanla kapının kıyısında öylece duruyorsun.

gelip sarmak istiyorum seni, sırtını sıvazlamak, sen rahatlayana kadar güzel sözcükler fısıldamak kulağına. sen başını yaslasan omzuma, parmağını emerken tatlı tatlı mırıldansan. iç çekişlerin bitene kadar cümle kurmadan, hatta karşılıklı konuşmadan avutsak birbirimizi. çizgi film izlesek beraber, sen anlatsan ben dinlesem sonra. sen sorular sorsan ben sıkılmadan yanıtlasam...

küçük çocuk, sırtına dokunsa birileri. sırtını sıvazlayarak, başını göğüslerine yaslamana izin vererek uyutsa birileri seni. uzun uzun anlatmadan, sadece güzel söcükler söyleseler küçük kulaklarına. parmaklarını ısıtsalar avuçlarında. sen parmağını emerken, düşünmeden baksan suratlarına. gülümseyince onlar, düşünmeden gülümsesen sen de, tereddüt etmeden yaslasan sonra başını tekrar göğüslerine, omuzlarına. uyusanız. uyansanız. güzel, kızarmış ekmek kokusu gelse burnuna. tereyağı ve çilek reçeti sürülmüş ekmeği indirsen mideye. konuşsan hiç susmadan. susturmaya çalışmasalar onlar da. dışarıda güneş açsa mesela, o gün hava sıcak olsa. camdan bakınca yeşil ağaçların yemyeşil olduğunu görebilsen, öyle ışıldasa dünya. o gün tutsalar elinden, sana dünyanın en güzel yürüyüş yolunda, dünyanın hiçbi derdi olmadan koşturma izni verseler.

küçük çocuk, o gün sana geçmişi olmayan küçük bir çocuk gibi davransalar. henüz anı biriktirememiş, hatırlayıp özlemeye fırsat bulamamış, henüz özlemeyi öğrenememiş küçük bir çocuk olsan. büyüyünce zaten bol bol çekeceğin hasretten, duyacağın kaygılardan, güvensizlikten uzak, kendin gibi küçük güzel bir çocuk olsan. izin verseler sana, "ne kadar da olgun bir çocuk" demeseler. sen o gün ne kadar da çocuk bir çocuk olsan. ağlamana izin vermeseler. kanayan dizinden aşağı boca edilen oksijen yakınca, ağlayınca sen, üfleseler dizini. geçse tüm sızısı. bir ıslak kirpiklerine, bir gülümseyen yüzüne baksalar. bir dokunsalar sırtına. bir omuzlarında hissetsen parmaklarını...

büyümek için hızlı hızlı koşmakta olan bedenin içinde, o koca alanda yapayalnız kalmasan, kavuşabilsek, kavuşup sarılabilsek birbirimize... hıçkırıklarını duyup da nereye saklandığını bir türlü bulamazken... karyolanın altına, dolapların içine defalarca bakmışken... yaşlanmış dizlerimle sana yetişemezken... sırtına bir dokunsam, dokunsan omuzlarıma... her şey geçecek diyemezken... ne kadar zor geliyor bir bilsen...

küçük çocuk, burnunu çekiyorsun...
ağlama hemen geliyorum...

Perşembe, Mayıs 08, 2008

içeru

konuşmak istiyorum, belki de sadece yazmak. demek istiyorum ki "sabrın sonuyla vuslat ne zaman?" ya da "içimdeki beni ne zaman çıkaracaklar oradan?" şimdi beraberce fark ettiğimiz üzere soru sormak istiyormuşum sadece. sordum, geçti...

Cuma, Mayıs 02, 2008

kırıtanbağ

"gitme" diyebilmenin kocaman bir sevgi ve kocaman bir cesaret gerektirdiğini öğreneli çok oldu. hep söylerim ya "sana ihtiyacım var" ve "gitme" herkesin herkese söyleyemeceği cinsten kocaman laflar, kocaman duygular diye...

son bir aydır filan da -"gideceğim, kesin" dediğinden beri- gitmeni istemediğim halde sana "gitme" diyemediğimden, şunu öğrenmekle meşgulüm; "gitme" diyemiyorum, çünkü seni çok seviyorum. gidişini düşünmemeye çalışıyorum, uzaklığı, yolları, her şeyden önemlisi gidince bulacaklarını, bulamayacaklarını, hissedeceklerini ve sen onları hissederken elimi omzuna koyamacak olmayı, hemen geçiveren zamana kısa görüşmelerimizi ve uyuklamalarımızı sığdırmaya şimdiden duyduğum özlemi... düşünmemeye çalışıyorum. çalışıyorum ki her şey daha zor olmasın. ve çalışıyorum, çünkü huzur bulmanı, mutlu olmanı istiyorum. ve gidişinin -en kötü ihtimalle- uzun vadede gücüne güç katacağını biliyorum.

biz seni seviyoruz, onlar seni seviyorlar ve ben seni seviyorum. seviyorum ve benden tiksinmen pahasına mutlu olmanı istiyorum. kararlarına destek verişim gönülden. yapmak zorunda olduklarına da, isteyerek yaptıklarına da bile isteye destek veriyorum. çünkü biliyorum, biz istemesek de büyüdük. hasta olmamak için üzerimize bir battaniye daha almayı öğrendik. ya da belki bunu henüz öğrenemedik. ama birbirimizin üzerine birer battaniye daha vermeyi akıl edebiliyoruz... büyümedik, bu da kabul ama biliyorum, biz hep ayakta kalabildik.

kimsenin aklına hayaline gelmeyecek kötülüklerle yüzleştikçe, akla hayale gelmeyecek acımasızlıkta ya da duyarlılıkta kararlar verdikçe, hayatımızın orasından burasınan falçatalarla darbe aldıkça milim milim uzadı boyumuz. biliyorum, senin boyun da çok uzadı. biliyorum, sen çok güzel bir kadın oldun. biliyorum, o gri hırkanı sırtına çekip geldiğin ilk günküne göre yaralar ve kabukları arttı. ama sen milim milim uzadın, gözlerin büyüdü, kocaman oldun, sen çok güzel bi kadın oldun bundan sonra bunu bozabilecek bir şey yok...

baş ettiklerinle -ve zaman zaman baş edemediklerinle bile- girdiğin tüm savaşları kazandın. uzun sürenler oldu. çok uzun sürenler oldu. kayıplar verildi. yaralar alındı. bir sürü yas tutuldu. sen yasları uzatmadan savaşa devam ettin. hiçbirimizin olamayacağı kadar güçlü, hiçbirimizin bakamayacağı kadar güzeldin. şimdi yeni bir savaş için hazırlanıyorsun. biliyorum, bunu da kazanacaksın. kaybetmedin, yanılmadın, yenilmedin. herkes kadar yoruldun, herkes kadar incindin. şimdi bundan önce de olduğu gibi yaralarını sarmaya gidiyorsun. güçlü bir kadındın, bundan sonra da öyle olacaksın.

ben seni seviyorum. nerede olduğunu önemsemeden. bunları unutmadan ve sana gitme demeden. nasıl olursa olsun sadece mutlu olmanı dileyerek. seni seviyorum Dİavolo'm.

Perşembe, Mayıs 01, 2008

mayısın biri

mutlu bayramlar, renkli bayramlar,
biber renkli boyalı boyalı bayramlar, sisli bayramlar...
01052008

mutlu doğum günü,
kutlu doğum günü, abilerin en güzeli...
01051977

kar ve yol

biri çocukluğuma götürüp, oradaki kocaman karyolanın altına saklayabilir mi beni? rica ediyorum, lütfen beni sökün buradan, ayırın kollarımı ve bacaklarımı bu resimden, götürün. ben size yolu tarif ederim. sadece yolu değil, evi, yatağı, beni oraya nasıl saklayacağınızı ve beni orada nasıl unutacağınızı da anlatırım. sadece ufacık bir yardım. beni alın ve götürün.
buraları katlanılmaz kılan bir kişiden bahsedemem. birden fazlasından... bahsedebilirim belki ama bahsedebileceklerimin her yede olduğunu da söyleyemem. kapıyı pencereyi kapatınca yoklar. kulaklığı takınca yoklar. gözlerimi kapatınca yoklar. ama kapıyı pencereyi kapatınca içerisi havasız, diğerleri de benim için kör veya sağır olmaktan farksız. katlanılmaz olduklarının farkında olduklarından da eminim üstelik. bundan zevk aldıklarını da. belki de bu yüzden asıl psikopat benim.

kimin ne derdi varsa getirip kafamdan aşağı boşaltıyor sanki. sıcak sular, kaynar sular... kulaklarımdan içeri kocaman çubuklar sokuştutuyorlar ama neden?

neden? işte en sevimsiz soru. işte en vazgeçilmez, işte hayatımı baştan aşağı yazıp çizen soru. şu ufacık karmaşaya bile nasıl giriyor da kendini o kadar net yerleştiriyor bu soru? derdi ne? neyse...


kalbimi neden yaptılarsa nereye çarparsa çapsın, şiddeti fark etmeden dağılıveriyor. her neden ürettilerse kırıla kırıla bitmiyor. sürekli yıkılıp yeniden inşa ediliyor. anlamıyorum. içeridekilere saklanacak yer kalmadı sanki. her yer yıkık dökük. güzel tabloları sarmışız gazetelere. artık gazeteler onları ne kadar korur kollar saklar bilmiyorum. merak ediyor muyum? evet ediyorum. ne kadar saklayacağınımerak etmiyorum da aslında, daha sağlam bir malzeme bulup, ona saklama derdindeyim. ya da yine yalan söylüyorum ne bileyim.

mutsuz filan değilim. değilim de nefes alamıyorum yine. sonra buralara bakıp da, "e ozaman ne diye böyle yazılar yazıyor ne de güzel pek de güzel hayat" tadındadüşüncelere kapılanlara şaşırıyorum, gülüyorum da, onların inandıkları stabil hayatlara özeniyorum... aman neyse...


hepsi birden çene kemiklerini ayırmış, kafamı ağzına sokmaya çalışıyor sanki. benim kafam kocaman. çeneleri ağrıyor ama vazgeçmiyorlar. deli olmalılar. ben olsam misal "eeeh" derim. onlar neden demiyorlar. kafayla karın da doyurmuyorlar üstelik. hem ben... dedim ya az önce hakikaten boğluyorum... katlanmam gerek, tamam sık dişini, sık, kimse dişlerini sıktığını fark etmesin ama sen sık. sık ki şöyle birkaç sene huzur bulsun canından öteler. sık yaparsın sen. aslansın kaplan olamadın, hala biraz hantalsın. sonra her şey güllük gülistanlık. biraz bekle. tükürüklerini biraz daha sakla. sonra hepsine birden yetecek kadar biriktiklerinde hepsinin suratına tükür ve çık git. ha istersen tuvalete gitme bu süre boyunca... neyse...

çok çok çok... her şey hem çok hem de bok... rahatları kıçlarına batanların beyinlerinden çıkan öfke kıvılcımlarından sakınmak için koş koş koş... yorul sonra, dinlenemeden daha sen küfretmemek için tut kendini. delisin ya. tut kendini. sıkı tut kendini, sıkı tut düşme. sıkı tutun kendine düşme.


yorgunum, nefes almam lazım bi de. biri beni çocukluğuma götürüp, orada saklasın...