Cuma, Mart 28, 2008

höst!rojen

yükselmiyorum. düşmüyorum da. sadece aynı hatta dümdüz yürüyorum. uzamıyorum. kısalmıyorum da üstelik. yerimde sayıyorum demeyeceğim. ama devam ediyorum işte her şeye bu haliyle. devam devam devam. bu böyle kendi içinde tekrara düşen bir şey mi? bunun önemi yok.

iyi. durgun. sade. kendiliğinden.

canım sıkılıyor bazen. canım aklımdan geçenlere sıkılıyor. aklım aklımdan geçenleri duymuyor. moralim yerinde duruyor da, bazen canım işte kendiliğinden sıkılıyor. hormonal dengemin sapıtmaya meyletmesine verelim bu durumu. yani kesinlikle mutsuz bir şey yokken ortada şefkate bu denli ihtiyaç. duyup (her zamanki gibi) bunu dillendirmeyişimin saçmalığını, olduğu gibi yükleyelim östrojene -ki adında meymenet yok.

neyse. böyle biraz sevimsiz. biraz öyle böyle.

Perşembe, Mart 27, 2008

mut (bilmem kaç)

sevgili abimin benimle paylaştığı bu güzel röportaj... neyse kötü bi giriş oldu.
burada anlatılanların hiçbiri ol(a)masam da aradığım hep bu, baktığım, gördüğüm hep bu... bunu fark edince çok şaşırdım... özellikle entelektüel nedir, aşk nedir, bilge kime denir gibi sorulara kendiyle konuşarak verdiği cevaplar...
sanırım en çok etkilendiğim nokta, ne kadar "entel"sen o kadar mutsuzsun. mutsuzluğunu kanıtlamak için ne kadar konuşursan, biz bunu o kadar kabulleniriz bakış açısına değindiği kısımdı ki... bu modaya çok yakından tanık olmak, neslimin içine düştüğü bunalımdan rahatsız olmak... bunlarla birleşince daha da anlamlı oldu.



ODTU Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet İnam

* Sevgili hocam, memleketin durumunu nasil görüyorsunuz?
***Feci şekilde kokuşmuş bir şeyler var. Simdi tabii bu lafi 1500 sene önce Platon da söylüyormuş, 500 sene önce Hamlet de söylüyordu, otuz yıldır da ben söylüyorum. Hayatımız kokuşuyor, güzel bir söz değil ama böyle.
İnsanlarin seyrettiği televizyon dizileri kötü, okuduğu kitaplar kötü, ama benim şikayetim bunların kötü olduğunu söyleyen insanlardan. Sürekli şikayet edene entel diyoruz. Ne kadar çok şikayet ederseniz, o kadar entelektüel oluyorsunuz. Oysa entelektüel mutlu bir adamdır, burada mutlu demek memnun anlamında değil. Mutludur, yasanan çirkinlikleri görür fakat bunlari kabul etmez. Çirkinlikleri nasıl düzeltebileceğini düşünür, yolunu yordamını bulur. Kokusmuşluk,
önce kendimizle olan ilişkimizde başlıyor.
Kendimizi çok fazla değerli gördügümüzü sanmıyorum. İn beteri kendimizi adam yerine de koymuyoruz. Yemek yemiyor artik çağımız insanı. Tıkınıyor. Yemeğin tıkınmaya döndüğü, sevişmenin düzüşmeye döndüğü bir çağda yaşıyoruz.
Bütün bunlar yozlaşmış bir hayatı gösteriyor, çünkü ortada zevk yok. Zevkin hançerlendigi bir yaşam var.

*Kendimizi nasil kurtaririz bu hançerden?
***Hazlarin peşinden koşarak değil tabii. O da hayatımızı sürdürmek için, sabah sekiz akşam beş çalistığımız işler kadar kokuşma belirtisi. Eğlenmek için yaptığımız şeyler de otomatikleşiyor. Çünkü şu film seyredilecek deniliyor, herkes o filmi seyrediyor, şu yazar okunacak diye emir geliyor, herkes o yazara çullanıyor. Fakat herkes o yazardan ne anlıyor? Madem ki farkliyiz, herkes o farkı yaşamalı. Ama fark da bize giydirilen bir şeye dönüşüyor. Beymen'den giyinince farklı oluyorsun.
Kendimizden kaynaklanmıyor. Yani diplomalar, nasıl yaşayacağımız, her şey bize dışarıdan giydiriliyor. Ama kim giydiriyor derseniz, kimse giydirmiyor aslında, birbirimize giydiriyoruz. Böyle olunca yaşama sevinci kayboluyor, bu çok büyük bir tehlike

*Öğrencilerinizin yarısının anti-depresan kullandığı doğru mu?
***Doğrudur. Bizim ODTÜ civarında hayat bir beladır diye algılanıyor herhalde. Sürekli şişiriliyor gençler, sen akıllısın diye. Ailelerin de beklentisi büyüyor. Ama küçük bir başarısızlıkla karşılaştıklarında hemen bunalıma giriyorlar. O kadar el bebek gül bebek yaşamaya alıştırılmışlar ki, acılara tahammülü olmayan insanlar yetişmeye başlıyor. Yaralar almaya başlayınca, bir çıkış noktası bulamayınca ya ilaçlarla tahammül etmeye çalışılıyor ya da savunma mekanizmalari aşırı gelişiyor.

*Bu durum basariya kosullanmaktan mi kaynaklaniyor?
***Başarılı olsan, başarının hiçbir ölçütü olmadığı için, nerede duracağını bilemiyorsun ve başarı dangalağı oluyorsun. Sürekli önüne havuç konmuş eşek gibi koş allah koş. İskolik oluyorsun. Başarısız olsan geride durmaya tahammül edemiyorsun. O yüzden başarı ve başarısızlığın dışında bir hayatı seçmiş olabilirsin, yani serseri olmak çok daha iyidir bence. Başarısızlık ve büyük beklentiler bir aradaysa o zaman anti-depresancı oluyorsunuz.
Bunlarin dışında üçüncü bir yaşamın peşindeyseniz yaratıcı olmak zorundasınız. Yani dünyaya posta atmış, egemen değerlerin dışında bir insan olmak gerekir. Dünyaya posta atabilmeniz için de önce kendi değerlerinizin olması gerekir.

*Mutsuzluk bulaşıcı mı?
***Pısırık, güvensiz insanların bu kokuşmuşluktan çıkma şansı yok. Mutsuz ve sinirliysen bol bol sigara içersin ve kısa bir süre sonra ölürsün. Mutsuzluk uzun sürmez. Trafikte kavga edersin, bir araba sopa yersin. Sevgilinle sevişemezsin, iktidarsız olursun. Onun için rahat olmak lazım. On derste rahat olma kitapları şimdi çok satıyor. Orada yazanların tam tersini yaparsan belki biraz rahatlarsın.

*Hayvan dergisine verdiğiniz beyanatta: "Bilge dediğin fırlama olur" demişsiniz. Bu görüşünüzde ısrarlı mısınız?
***Gayet ısrarlıyım, hatta bu görüşümü daha da ileri götürdüm, bilge dediğin hem fırlama olur, hem de puşt olur diyorum.
Bilge, hayatın bütün hazlarının ardından koşar ama o hazların hiçbirinin dangalağı olmaz. Serserilerle konuşur, berduşlarla arkadaşlık eder, bir sürü dedikodunun farkındadır, magazinleri izler ama bulaşmaz. Günde on beş dakika televizyon izler ama sonra genellikle evleri iki katlı olduğundan yukarı çıkar, Mevlana'yı Farsça'sından okur, yatmadan önce iki bardak şarap içer.
Bilge adamda hem sokakta süren hayatı yaşayabilme yetenegi ve gücü vardır hem de o hayatın dışına çıkabilme cesareti. Yani bilge insan, hayatın içindedir. Leman'ı, Penguen'i okuduğu zaman esprileri anlar, mel mel bakmaz.
Yani ben bilgeyim, bu adamlar ne biçim espri yapıyor, çok ayıp demez. Son çıkan küfürleri bilir. Yeni küfürler üretir. Yaşamdan tat almayi bilir ama bunu hiçbir zaman ayağa düşürmez. Ayağıyla yasadığı yaşamı, yukarı çeker. O küfür ettiği zaman, küfür onda besmele gibi bir şey olur. Bizde bilge, yerinden kalkmaz, ak sakallı, yemek yemez, çişi gelmez biri olarak bilinir. Oysa bilge dediğin doğal gaz kuyruğuna girer, sırasını kapan olursa kavga eder, gerekirse karakolluk olur. Bu tanıma göre bilgelik, akademisyenlikle pek örtüşmüyor. Akademisyenlik kötü bir iş. Bilgeliğe aykırı, otuz yıldır millete not veriyorum, kusturucu bir şey, bıktım anasını satayım, hepinize sıfır diyeceğim bir gün. Ya da hepinize yüz, ne fark eder.
Bilgelikle akademisyenlik arasında bir ilişki olabilir, o da yaşı 18-20 olanlarla sürekli bir arada olmaktan kaynaklanan bir şey. Bu avantajı kullanırsanız, yeni kalabilirsiniz.

*Biraz da aşktan konuşalım mı?
***Aşkta benim teorim şu; aşk doğuştan hormonlarla ilgilidir ama aynı zamanda kazanılması, edinilmesi gereken de bir şeydir. Emek ister. Hormonu iyi salgılayan aşık olduğunu sanabilir, çıldırabilir, azabilir ama aşk ayrı bir şey. Bir sanat, bir güzellik yaratmaktı aşk. Hıyarların, hamhalat heriflerin işi değildir. Diyelim ki kızın birini görüyorum, içime bir ateş düşüyor ve aşık oluyorum. Yok öyle yağma, böyle beleş bir şey olabilir mi? Ateş düştükten sonra ne halt yediğine bağlı olarak aşk olur ya da olmaz. Ateş düştükten sonra o ateşi düşüren kişiye gidip onu söndüreyim hemen diyorsan, orada aşk yoktur. Ama aşk düştüğünde; kendimizi, hayatı, yaşadığımız kültürü anlamaya ve dönüştürmeye çalışıyorsak, iste aşk odur.
Bize insan olduğumuzu hatırlatır ve büyük bir sorumluluk yükler. Aşık olduğum zaman aklıma şu gelmeli, asiğim, demek ki yapacak çok iş var. Yani sevgilimle pastanede buluşacağım veya bir arkadaşın evine gidip yiyişeceğiz... Bu da yapılmalı tabii de yalnız bunu yapıyorsanız aşk falan yoktur. Yani burada, arkadaşın evine gittik, yiyiştik. Aşka giriş bile yok burada yiyiş var. Yani aşk, o yemekten aldığımız enerjiyle bir yere bir ağaç dikebiliyorsak, bir insana yardım edebiliyorsak, farklı kitaplar okuyabiliyorsak, gereğini yerine getirdiğimiz şeydir.
Ask eşittir sevgili değil, iki kişilik de değil çok kişiliktir aşk. Bütün dünyayi düşman belleyip Leyla'yı sevmek değildir. Leyla'da bütün insanlığı sevmektir.

*Bir entelektüel olarak mutlu musunuz?
***Yalnız kaldığım zaman, genellikle gece ikiyle dört arasinda mutlu olurum. Televizyonu açarım ama seyretmem. Sesini dinlerim, duvarlara bakıp öyle düşünürüm, belki yazasım gelir bir şeyler karalarım. Uykum gelince, bu dünya düzelmez arkadaş deyip yatarım. Bugün de kurtaramadık dünyayi ne yapalım derim. Hesabi duruş, mutluluğu öldüren şeydir.
Örnegin Nietzsche, adam hayatı boyunca bunu anlattı. Ama Nietzsche'yi okuyup karamsar olan adamlar var, onlara sopayla girişmek istiyorum bazen. Adam demiş ki, ben bir enerji kaynağıyım. Benim insan gibi insan olabilmem, içimdekilerin olabildiğince bastırılmadan ortaya çıkabilmesidir. Oysa yaşam buna izin vermiyor, birbirimizi maskelemek zorunda kalıyoruz.
Gerçi Freud medeniyetin temelinin bu oldugunu söylemiş. Biz de içimizdeki hayvanlığı bastıracağız diye, içimizdeki insanlığı da bastırmışız. Hala içimizdeki erotik enerjiyle ilişkimizde sakatlık var. Erotik yanımız ortaya çıktıktan sonra ayıp bir şey yaptığımızı düşünüyoruz. Onun için vatan millet sakarya, ilim aşkı, sanki hiç eros yokmuş gibi davranıyoruz, dava adamı kalıbına sığınıyoruz.
Bütün bu kalıpların dışında felsefe; çözüm arayanların değil, soru soranların yeridir, şeytanla muhabbettir. Ne zaman ki şeytan sizi alt eder, o zaman insan olduğunuzu anlarsınız.

Cuma, Mart 21, 2008

21 X 3

21 Mart Dünya Şiir Günü'ymüş de aynı zamanda.
benim için en özellerini bir araya topladığım bi postum vardı. onu hatırlatmak istedim...

shakespeare'den, puşkin, orhan veli ve behçet necatigil'e dolaşır durur bazen aklım...

buyrun...

ekin(oks)imoron

zaman takıntımdan bağımsız gelişiyo her şey. ama ben zaman üzerine düşüneyim diye bir sürü şey oluyor sanki. al işte 21 mart değil mi bugün? ekinoks değil mi? tanrının günle geceye eşitlik atfettiği tarih -kimi kandırıyorsunuz eşitlik, adalet, ne mümkün...
şimdi eşitlediniz gün ve geceyi birbirine, her yıl eşitliyorsunuz araları bozulmasın diye... ama 363 gün boyunca hep biri daha kocaman... bunu hiç düşünüyor musunuz? belki gün içindeki savaşımız da bundan... yani her şeyi bir güne sıkışıp sığdırmak için koşturup durmamız, zamanla savaşmamız bundan... ekinoksmuş...
nevruzmuş... hani bahar? nerde güneş, çiçekler filan? bu kapalı havada neyi kutluyoruz, noluyoruz? ekinoksla mevruzu çakıştırınca mutlu mu oluyoruz?


not: havayı kapatan, bulutla kaplayanlar bu asabiyet de sizin eseriniz. tebrik ederim! ööööh!

anbean

kimi tanıyorsam saatini ya 5, ya 10 ya da 7 dakika ileri alıp öyle kullanıyor. kimi tanıyorsam zamanın ne kadar hızlı geçtiğinden şikayet ediyor... yetişemiyor muyuz, yoksa daha da çabuk geçsin diye mi yapıyoruz, yetmiyor mu? ne? bunlardan hangisi emin değilim...

her sabah normalin 10 dakika ilerisine ayarlı saatimi, uyanacağımı bildiğim saatten yarım saat öncesine ayarlıyorum. biliyorum birçokları yapıyor ve erteleye erteleye uyuyor (ki buradaki ikileme "erteleme" olmayacaktı ama hanım hanımcık göründüğüm bi güne kötü sözcükler sığdırmayacağım)... ama benim "ancak uyanıyorum"larım da yalan aslında. geç kalmaktan fena halde korkuyorum. bütün mesele bu, geç kalacaksam bile önceden bilmek istiyorum...

abimin çok yakın bir arkadaşı yarı şaka yarı ciddi, "bize yutturuyorlar her gün bir öncekinden, bir sonrakinden farklı diye. madem öyle açıklasınlar bakalım, ikisi de 24 saat, ikisinde de doğuyor ve batıyor güneş. bu günlerin ayrı isimleri olduğunu ve hepsinin birbirinden farklı olduğunu gösteren ne? bırak yaa bize bir tek günü hep farklıymış, geçip gidiyormuş gibi yutturuyorlar" demişti... ki bu yarı şaka yarı ciddi konuşma, görünürde şaka görünmezde gayet ciddi bir sorguya dönüştü benim için.

belki de gerçekten tek bir gün var. ve o tek güne yetişmeye çalışıyoruz biz. tıpkı 24 saat içinde 3 kez uyumak uyanmak bir şeyler yapıp tekrar aynı prosedürü yaşamanın insanı allak bullak edip tarihi şaşırtması gibi bi şey. aynı günün içinde defalarca uyuyup uyandığımızdan kayıyor dünyamız. "lan hayat! nesin lan? ne zaman geçti zaman" diyoruz... bilmiyorum...


neyse...
zaman hızlı geçiyor, yetecek mi emin değilim...



not: evet artık kesinlikle eminim ki hiçbir şeyden emin olamıyorum (paradoks mu? çelişki mi? neki onlar?) bu "bilmiyorum" hadisesinden kaç yaşımda vazgeçerim, ne vakit emin olurum "bilmiyorum".

Salı, Mart 18, 2008

gök ve kuşak


hayat beni yalancı çıkarmamak, sırtıma vurup "evet aynen öyle, devam et" demek için var bazen...
sanırım daha önce buna böylesine inanmamıştım...

zaman ve kabak

şimdi kimseyle "aslında o kadar da kötü değil, ya daha kötüsü olsaydı, gülümse bakalımcılık" oynamayacağım elbette. ulen yine de güzel beeeee -aman yanlış olmasın burada gevrek gevrek gülünecek.

bir süredir ayaklarım yerle kesinlikle temasa geçemiyor. hani öyle ki "hakikaten yeni bir aşk mı doğuyor ne" diyorum mütemadiyen. sonra burnu havada ve kimseyi beğenmez hallerimle güldüğüm yığına bakıyorum, onların cümlelerini çaldığımı fark ediyorum. oysa ben de 100 yaşına gelip, utanmadan yalan söylediğini düşündüğüm amca ve teyzeler gibi, "saygı ve sevgi çerçevesi içersindeğ..." diye başlayan, ağır aksak, sıkıcı konuşmalar yapmak istiyorum. bunu yapmak istiyorum çünkü bundan bikaç zaman öncesine dek farklı bir şeyin olmayacağına kalıbımı basıyordum.

hayır, biliyordum ki ben sonsuz bir aşkla ve tutkuyla bağlanırım ama bu totomda patlar. "bak şu ilk yılı devirelim görürüm seni, olmadı mı 3 olsun o zaman. tek sayılarda olmadı ama çiftte mutlaka....4? peki madem 5 olsun" derken... artık kendime umutsuz senaryolar yazmaktan tiksindim. her an her şeye hazırlıklı olursam acı çekmeyeceğime o kadar ikna olmuşum ki, hazırlıkla geçirdiğim zamanlarımın rengini soldurmuşum. ancak fark edebildim. hazırlıkla vakit kaybedeceğime "zaman"ı geldiği kadar güzel hissetmeye, yaşamaya, doymaya, bıkmaya harcıyorum enerjimi. ve bundan da önemlisi hazırlanınca daha az üzüldüğüm sanrısından sıyrıldım. tamam sıyrılmak zor, zor ama 25 sene sürecek kadar da değil. bu yüzden kızıyorum kendime. ve biliyorum bu vakte kadar buna inanan tek kişi ben değildim... belki vazgeçen az kişiden biri olurum... ama bil ki son birkaç senedir hissetmediğim kadar huzurluyum...

sorunları bir torbaya toplayıp dolaba saklamadım. aksine na böyle kabak gibi ortadalar. görmezden de gelmiyorum hiçbir şeyi. aksine sıkıntımı biriktirip yorgan altı gözyaşı nöbetlerine tutulmak yerine sıkıldığım anda sıkılıp, büyümeden kesip, atıyorum. korkuyorum, endişeleniyorum. biraz fazlaca heyecanlıyım. hala kekeliyorum. hala tekliyorum. hala paniğe kapılıyorum. bunların hepsinin bir arada olmasından da saçma sapan bir şekilde huzur duyuyorum.

tüm bunlarla bir kez daha düşünüyorum işte. "aşık oldum, evet yine oldum, bak işte şimdi yine" diye geziniyorum. gerzek gerzek neşelenmeler, durup hüzünlenmeler, aptal bir kelimenin yarattığı çağrışımla anılara gömülmeler, buluşmaya giderken heyecanlanmalar... evet hepsi birebir yaşanıyor. dışıma çıkıp başkası gibi bakmaya çalışıyorum ama onu da beceremiyorum. aptal gibi göründüğüme inanıyorum. sonra buna iki kez gülüyorum.

sakin olmaya çalışıyorum. sakin sakin bunalıma girmeye çalışıyorum. o da olmuyor. canım sıkılıyor, moralim bozuluyor. vakti dolunca o da geçiyor. mutlu müziklere kaptırmak istiyorum. hüzünlü şeyler dinlemekten geri duramıyorum da ama sonra çaktırmadan kafamla ritm tutmaya başlıyorum anlamsızlığı kadar neşeye boğulmuş şarkılara. bahardandır diyorum. dışarı bakıyorum hava da kapalı. yağmur da yok altında yapılan uzun bir yürüyüşle boğalım gönlümüzü. bahar gibi de değil sanki. bahar olsa aşkım ondan bu derece depreşik olurdu diyorum. diyorum ya baharı da göremiyorum.

geçicidir, bugünlüktür demeye çalışıyorum. sonra kendime neden hala haksızlık yaptığımı sorgulayıp kızıyorum da. hiçbir zaman mutlu insanlara burun kıvırıp, "onlar hayattan ne anlarlar" küçümsemesine kapılmadım. bunu da hep bencil ve haksız buldum. yine de sanırım söz konusu ben olunca geri duramadım. bu yüzden herhalde, mutlu ya da sadece "mutsuz olmayan" hallerime alışamıyorum. sanki ben değilmişim gibi geliyor. bunu ne kadar uzağa itmiş, unutmuşsam tam da içimden geldiği gibi olduğu halde "rol mü kesiyorum" diye soruyorum.

neyse ne. hala "biliyorum, sonsuz -ara bile vermeyen- mutluluk söz konusu değil, med-cezir de vurur zaman zaman". ama başından beri dediğim gibi "biliyorum, sonsuz -ara bile vermeyen- mutsuzluk söz konusu değil, güneş açar zaman zaman".

eski ben yok yani, yeni ben de...
ikisi de aynı çünkü. değiştiğim de, kabullendiğim de yok üstelik.
müdahale alanımın sınırlı olduğunu biliyorum şimdi. mutluluk ve mutsuzluk birbirine karışıyor hükmetmeye çalıştıkça. baktım takılıp kalmış, ilerlemiyor, ben elimden geleni yapıp gönül rahatlatma seansları düzenliyorum.

ve evet, kimseyi ilgilendirmeyen bu meseleden, yine kimseyi ilgilendirmeyen, şahsım için neşe saçıcı konularımdan birine daha dönersek, sanırım 5. yılda 6 ya da 7. kez aşık oldum...

not: seninle birlikte bugünü de doğumgünüm ilan ettim ya... kutlu olsun biz'e...

Pazartesi, Mart 17, 2008

ö C ü

sen, mutluluk veren yokluğuna rağmen, yokluğunda kalp kırmayı başarabilensin. ne zaman burnunu gömdüğün çamurundan çıkıp aklıma yürüse adımların, o zaman felaketim oluyor gece. her şey bitiyor, bir sen gelip oturuyorsun karşıma. ses geçirmez bir camla kaplanıyor çevremiz. camın dışında duyulmayan bir can ağlıyor. sen bakıyorsun, pis pis sırıtıyorsun, küfrediyorsun, tokat atıyorsun. ben elim kolum bağlı tükürüyorum suratına. ayakların hala çamurlu, sen hala karanlık. çıkmak istiyorum fanusun içinden, kıpırdayamıyorum. sen ne zaman çıkıp gelsen çamurundan, ben o zaman küçülüyorum. ardından "kafasına sıkabilirim her an" diye bağırdığım adamın yüzü bana dönünce ben küçücük kalıyorum. beni en küçük kötülüğün karşısında dişi HULK'a çeviren nefretin, kaslarımı eritiyor. ayağa kalkmak değil, doğrulmam bile mümkün olmuyor. o tiz sesin giriyor kulaklarımdan, tiz sesin herkese sevgi saçıp, bana "cehennemi" fısıldıyor. sen fanusu terk etmiyorsun. soğukta uyumamaya çalışıyorum, uyursam donarım diye korkuyorum. güneşi bekliyorum. sen orada durdukça kararıyor hava. sızıp kaybolmayı bekliyorum...
bekliyorum, camı kırsın, içeri girsin, seni defedip beni ayağa kaldırsın...
bekliyorum...
geliyor...

Salı, Mart 11, 2008

k-k

şu sıralar duramıyorum, cümle kuramıyorum, çok fazla kekeliyorum. bu kekeleme hadisesi bi süre önce yine vardı da geçmişti. şimdilerde takılıyorum bi cümlede yok, gelmiyo gerisi... belki konuştuğum insanlar fark etmiyodur bile ama ben o kelimede takılınca duruyo zaman, geçmiyo bi türlü, terlemeye başlamaktan korkuyorum, sonra bi şey yok gibi yapıyorum. yani ne kadar süre takılıyorum tam olarak bilemesem de fazla uzun sürmediğinden eminim ama benim için işkenceye dönüşecek kadar uzun olduğunu biliyorum.
içimde bastırılamayan bi heyecan sürekli, yetişememe hissi, panik hali... o yüzden anlatamıyorum da bi şey. sebebi sanırım daralan zaman. zamanla da zamanlamayla da iyi değil aram. güzel takvim tutarım. her şey olup bittikten sonra, unutamam, silemem bu kısım harikulade. anlaşmışız sanki zamanla... ama o ajandaları asla ileri doğru dolduramam. doldursam da hayata geçiremem... kalan zamanı her gün otomatik olarak bilemem, hep en baştan tek tek saymam gerekir günleri, hesaplamadan kestiremem vakti...
vaktiyle yine böyle gün saymam gerekmişti, 5 ay saymıştım, 5 gün daha işaretlemiştim. yüzlerce kez işaretlediğim günleri saydım, sonra işaretlemediklerimi... sonra işaretlediklerimin üzerinden gittim yüzlerce kez, takvim yırtıldı yer yer. o zaman bitene kadar, ne zaman biteceğini bilemedim ben. şimdi aradaki fark o zaman üzerime çöken ağır durgun halin tersini yaşıyor olmam. hem de tam tersini. bu biraz ürkütüyor beni. yani heyecanımın kaynağı değil ama ben kendi kendimi ürkütüyorum. kekelemem bundandır belki. aklımı sesime yetiştiremiyorum ya da sesimi aklıma panikteyim.
tuhaf ki mutluyum. tuhaf ki canımı sıkan şeyler olmasına rtağmen mutluyum. tuhaf ki "amaaan" diyor içimdeki ses sürekli. bunlar bana o kadar uzakken şimdi nasıl dert etmem havadan sudan olmayıp da kooocaman olan problemleri hayret. dert etmiyorum diye üzülmüyorum, pişman da değilim. "ne olacaksa olacak ben mutluyum dokunmayın, ya da dokunun ama işe yaramayacağını bilin" diyor şaşarbeşer aklım... ama yine de panik duyguma müdahale edemiyorum.
kekeleme işine gelince. parmaklarımın kekelediğini de kabul etmem gerekir. klavye o kadar yabancı ki son bikaç zamandır takır tukur yazdığım hiçbi şeyi yazamıyorum, hap yanlış sözcükler dökülüyo, ya da söcükler yanlış dökülüyo. ben bundan son derece rahatsızım. belki kafama taktığım bi bu var bu sıralar... emin değilim... ama şunu söyleyeyim bu yazıyı yazmam bile çok uzun zaman aldı. yazdığım şeyin kararsızlığından değil de bir türlü harflerin yerini bulamamaktan...
neyse...
kekeliyorum...
bunu sevmiyorum...

Pazartesi, Mart 10, 2008

a

sokağa çıkıp deliler gibi koşmak, bağıra çağıra şarkı söylemek, tüm sevimsiz anıları, anı hatırlatıcı ıvır zıvırı bir çöp poşetine doldurmak, sarılmak, sarıldı mı öpmek, öptü mü gülmek, her güzel günü bir kez daha hatırlayıp, yeni güzel günlere sahip olmak, plan yapmak, yola çıkmak, otobüste omzunda uyumak, benimle dalga geçmesine izin vermek, kendi kendime gülmeme izin vermesini keyifle karşılamak, koşmaktan terlemek, güneşin alında, çimlerin üstünde, tam arada bi yerde uzanmak, gürültünün içinde sessizliği bulmak, iki shot doldurup birini uzatmasını beklemek, ağlamak, gülmek, sarılmak, uyumak, koşmak, güneşe çıkmak, yürümek, bu şehri karış karış bildiğin halde her adımda yeniden öğrenmek.

....aklımdan daha yüzlercesi geçerken....

bu kadar güzel olmuş muydu demek, şaşırmak, inanamamak, gözlerimin dolmasını engellemeye çalışmak, yanaklarımı sıkıştırmasına izin vermek, içimdeki bu coşku, bu ışık, bu güneş, bu herzamankinden çok olan heyecan, bu mutluluk bu güzellik... bu aşk... aşk... "hergün yeniden aşık olmak" diyenlerle dalga geçerken, biten aşka ama süren evliliğe kılıf uydurmak sanarken bu nasıl, nereden, ne zaman... sana inanmak ne güç... her sözcüğün seni çağrıştırması ne tuhaf... o kadar dalga yarattın, o kadar rüzgar ektim, o kadar devrildi bu sandal, nasıl döndü her defasına kıyıya... öyle zamanlarda sakince bekledi kıyıda, sakin... sanki yüz yaşında bir amcayla teyzenin yüz yıldır oturdukları sallanan sandalyeleri gibi... sonra nasıl çıktı yeniden yola her defasında, nasıl yarattı bu içimdekini...

sen nasıl nereden ne zaman... bu aşk nasıl... sen nasıl...

kalbim ah sığdırsan içine taşan giden tüm bu hisleri... kalbim ah sığabilsen göğüs kafesime... sığsan da ben içimden taşırmadan sağı solu devirmeden ulaşabilsem, kimseye duyurmadan belli etmeden sakince dokunabilsem... ya da sen yine sığmasan da göğüs kafesime ben bu heyecanın tadını çıkarsam. yürüsem, milyonlarca adım atsam yeryüzünde, milyonlarca adaya çıksam, 7 kıtayı da dolaşsam...

bu nasıl mutluluk seni düşününce, bu nasıl güzellik... ama bu aşk... aşk...