Pazartesi, Aralık 29, 2008

a...r

o kapıdan girdiğinde her şey değişiyor. hakikaten değişiyor...
antidepresan, bitki çayı, çikolata... hakikaten bir insan bunların hepsi birden olabiliyor...
iyi ki... iyi ki...

n...y

sadece, geç kalmanızdan korkuyorum. duymak ama anlamamak acı verici olacak. benim için acı verici olan şey de bir yerde noktalanacak. huzur, sonsuz huzur... elini tutarken vedalaşıyor olacağım huzur... seni seviyorum... bir de sen yeni yıl, gelmeden eskidiğini kanıtlamak zorunda mıydın?

---

"i don't want to die in a hell on earth
in the valley below in the pain and the hurt
in the sea of danger drowning me
there's a ray of hope"

Cumartesi, Aralık 27, 2008

ab

sana duyduğum özlemin hiç bilmediğim bir şekliyle geçti bu sene. olmadığını daha iyi kavrayarak ve neden olmadığını bir türlü anlayamayarak. yani çocuk gibi. ben büyüdükçe özlemim çocuklaşıyor sanki. ben olgunlaştığımı sandıkça içimdeki tüm acılar gözlerimde taşıt değiştiriyor onun dediği gibi... yanıyor göğüs kafesimde kocaman bir üçgen. sönmüyor aylardır. yerine birini asla koymayacağım ama o eksikliğin asla kapatılmak istenmediği böylesine sokulurken gözüme ben seni daha çok özlüyorum. sanki gördüğüm her haksızlıkla sen mücadele etsen, ben de senin arkana sığınabilecek kadar şımarık olsam geçiverecek dünyanın gürültüsü. ben her şeyle mücadele halinde olan dimdik durmaya çalışan bir kadın olmayı olmayı sevmiyorum. bunu sevmiyorum. ben hakikaten o çözer zaten diyen bir çocuk olmak istiyorum. çocukluğumdan beri bana ne kadar olgun, aklı başında olduğumun söylenmesinden çok sıkıldım. olgun falan değilim ben, aklıbaşında hiç değilim. sadece siz o duvarları yıkıp tenime değemeyin diye içeride dimdik ayakta duruyor, büyüklerin sesini taklit ediyorum. dersaneden kaçıp eve geldiğimde arayan sekretere annemin taklidini yaptığımdakine benzer bir şey bu ve aslına sizin olgunluk anlayışınızla uyuşmuyor. sizinle uyuşmak falan istemiyorum...

Cuma, Aralık 26, 2008

ahmak ya da ahmamak işte bütün mesele bu...

kimsenin bildiği gibi değilim. kimsenin bildiğinden farklı değilim. kimsenin anlayacağı gibi değilim. anlaşılmaz olacak kadar karmaşık değilim. benim ve değilim. bu söylediklerimin hiçbir anlamının ve kıymetinin olmadığını bilecek kadar akıllı, konuşmaya devam edecek kadar ahmağım. ahmak. yeryüzündeki en hakiki kelime.

Perşembe, Aralık 18, 2008

oh!

pazartesi günü, tam da bayram dönüşünde, hayatımın en doğru kararlarından birini verip, istifa ettim. o kadar hafifledim ki, bu huzuru anlatamam. şimdi aklım, kafam bomboş. ama bu kötü değil sadece tuhaf.

geçtiğimiz iki yılda inanılmaz yoruldum. hayatım boyunca hiç karşılaşmadığım bir üslupla bu kadar uzun zamandır kendi içimde mücadele ediyor olmak beni o kadar yıpratmıştı ki. şimdi biraz boşlukta yürüyor gibiyim ama gerçekten iyi olduğunu düşünüyorum.

ha bir de şu var tabii... bakış açımı, duruşumu, içimden geçen her şeyi açık açık söyleyişimi kendi kendime takdir etim ama bunun için bir de takdir aldım. hem de asla ve asla el sıkmayacak, teşekkür etmeyecek bir adamdan. bu kadarı bana yetti. her şey yolunda gitti de son dakikada "ulan ne yapmışız biz" dedirttim. bir tek bu bile bu mutluluk için yeterli sebep...

uzun uzun anlatırım sanıyordum ama bu mutluluğun etkisi biraz garip oldu işte. duruyorum, duruyorum, duruyorum.

Cuma, Aralık 05, 2008

sağlık olsun

Avrupa Birliği Adaylık Süreci Türkiye 2008 İlerleme Raporu’nda şöyle bir cümle geçiyor...

"Akıl sağlığı konusunda hiçbir ilerleme kaydedilmemiştir. "

uzun zamandır söylediğim her şeyi bu postla anlatabildiğimi umuyorum...

aristokrasi zehirlenmesi


ultra modern "dükkanımızda" gün boyu müzik yayını var. kendimi genellikle büyük bir alışverişveriş merkezinin tuvaletinde gibi hissediyorum. daha iyi ve berrak duygulara boğulduysam da telefonda birini bağlamalarını beklediğimi sanıyorum. gün boyu mutsuzluk yüklü şarkılardan ve klasik müzik yayınının ardından bazen bir fatih ürek ve serdar ortaç kimi zaman hadise isimli zatlar kulaklarımızı kusturuyor. aristokrasiyle yıkanmaya çalışırken yanlışlıkla gübreye basmış bir grup insan bir de durumu anlamaya çalışmaktan aptala dönmüş bir grup biz... acı çekiyoruz...

ultra modern dükkanımızın yoğun güvenlik önlemleri ile donatıldığını ve bayram dönüşünden itibaren çalışan giriş çıkışlarının parmak izi sistemiyle kontrol edileceğini de bu yazıda söylemezsem öleceğim. üç kez bastım parmağımı. kim, neden, ne hakla demekten yorulduğumdan, bizim birimde ilk ben çıktım yukarı. sonra aşağı indim yukarıdan hangi duygu ve espri anlayışıyla fırladığını kestiremediğim şu cümle düştü aşağıya "sonra da retina taraması yaptırmaya başlayacağım hoh hoh hoooo" içerik buydu da biçim konusunu tutturamamaış olabilirim.

hayatımın geçmişte bıraktığım 23 senesinde insanlarla ilgili olarak öğrenemediğim her şeyi son iki senede en ağır ve acı şekilleriyle olmasa da hayli ağır ve çokça acı bir şekilde öğrenmemi sağlayan sevgili dükkan! bana kaybettirdiğin aklım için teşekkür ederim. sen olmasan ben nasıl sinir küpü olur, nasıl bu kadar çok küfür öğrenir ve ederdim bilemiyorum... sen olmasan ben ağzımdan çıkanı kulağı duymayan bir manyak olabilir miydim bilmiyorum... ya da insanlara komando eğitmi aldığıma ikna etmem bu kadar kolay olabilir miydi, bunu da bilemiyorum... sevgili dükkan, giderken en çok seni özleyeceğim...

Perşembe, Aralık 04, 2008

z.t.

hakikaten her geçen gün birileri daha dökülüyor eksiliyor aklımdan. böylesi ne kadar güzel. hem arı hem duru hem de hakiki geliyor aklım ve aklımdakiler. bu durumdan korkmuyor oluşumdan korkuyorum aslında. hani ben mutsuz olmakla huzur buluyorum demek gibi... her iki durumu da "gerçek" buluyorum ve çok uzak görmüyorum insanın doğasına... ama mutsuzluk hususunun insanı içten içe bitirdiğini de biliyorum...
ben mutluyum ama içimde bir yer bir gün beni mutsuzluk kanserinden öldürecek, bunu da biliyorum mesela. içimde bir yer iyileşmeden duracak ben onu bazen dinleyip bazen duymayacağım hepsi bu...

iş yerinde farid farjad'ın kemanıyla hayatın ne kadar acı verici olduğu hususuna odaklanmak garip işte. kendini bitmek bitmez bir karanlığın içinde sanıyor insan. oysa karanlık değil bitmek bilmeyen, içinizdeki huzursuz canavar susmuyor sadece, uykuya da dalmıyor hatta... o konuştukça hayat nedir ki... bazen yüksek sesli neşeli müziklerle haşır neşirken mesela, duymuyorum canavarımın sesini. böylece karanlık tünelde pencere açıldı sanıyorum. o konuşmaya yorulmadan devam ediyor aslında. ve ben bir tünelde olmadığımı far edemiyorum.

karışık oldu, neyse...

diyeceğim başka bir şeydi. bana hayatın her defasında sandığımızdan başka bir şey olduğunu hatırlatan adam, bu yaşta her şeyin şekil değiştireceğini söylemişti. ben bunu fark etmeden atlatacağımı düşünmüş, ne kadar değişebilir/değişebilirim demiştim... ama tam da aklım bu yaşına geldiğinde başka bir şey oldu işte. başka bir şey oldu, ben ne olduğumu asla bilemeyeceğime karar verdim, ne olduğumu bilemeyeceğimi ama mesela neyi sevip sevmediğimi bileceğimi, aslında neyin üzerine düşünmem gerektiğini bir anda öğreniverdim. saçma mı? hem de çok saçma. ama bana saçma olmayan bir tek gerçek söyle. ölüm ve yaşam mesela. hangisi mantıklı. ikisi de birbirinden saçma...

karışık oldu yine, neyse...

unutmamam gereken birkaç şey var. bu birkaç şey kalbime giremeyen hiçkimsenin kalbimi kırmasına izin vermemekle başlıyor. umrum, ben ve hayatım arasındaki hatları, yolları iyice ezberlemekle devam ediyor. olanlar ve olmayanları tespit etmek değil ama yaşadıkça fark etmek gibi...

neyse...



not: yukarıdaki resim var ya, zerrin tekindor'un. ben bu resmi bugün görünce içimde bir yerler bir şeyler söyledi. başka resimlerine batığımda da başkaları konuştu. hepsi bendi ama hepsi başka bir şey hissetti. özellikle sesini tanıdığım bu güzel kadının bu kadar güzel şeyler yaptığını henüz öğrendim ve hala heyecanlıyım.

www.zerrintekindor.net

Pazartesi, Aralık 01, 2008

mga mag gaz zin

bu şarkıyı işim için söylüyorum...
gazetenin adına da çok benziyor o yüzden belki...

luxus-zin magazin

pardon size bir sorum olucak bayan
yüzünüzdeki (?) renklerin hastasıyım
nereden buldunuz gerçek mi bunlar
yalamak isterim ama şu bakışlar
magazin maga magazin maga magazin maga magazin
maga magazin maga magazin
maga magazin

siz bayan ne şık olmuşsunuz bu hafta
bir yanım sağlam geri kalanım hasta
sıralar kurmuş idiot bir takım baylar
bu durumda benim en rüküş halim patlar
kafam patlar akşam patlar
sabır patlar yaşam patlar
motor patlar sinkaf patlar
önüm ardım patlar

bir öğle üzeri şık bir caddede koşuş koşuş koşuşturan
aynı mağazadan giyinmiş bin beş yüz kadar kadından
hepsi yhut beş yüzüyle usul usul yavaşça
aynı günün akşamında...

magazin maga magazin maga magazin maga magazin
maga magazin maga magazin
maga magazin

magazin maga magazin maga magazin maga magazin
maga magazin maga magazin
maga magazin

magazin maga magazin maga magazin maga magazin
maga magazin maga magazin
maga magazin

yer/yön

bazen kendimi kalbi kırılmış küçük bir çocuk gibi hissediyor ve bundan kurtulamıyorum. hoşlanmıyorum da. ama gözlerim kızarmış, her yanım gerilimden ağrımaya başlamışken, ben eve gidip, sessizce yorganın altına giremezken bundan nasıl kurtulayım.

hayatı tahammül edilmez kılan şeylerin, öfke dolu yüksek ses, hakaret, baskı olduğu fikri son bir buçuk senedir iyice aklıma yer etti. ufak çaplı sinir krizleri, ağlamalar, olayların iyiye gitmediği ve benim yetersiz kaldığım hissi, baş edemiyor olmanın verdiği suçluluk ve beceriksizlik hissi zaman zaman dayanılmaz bir hal alıyor. belki de bir psikiyatristin zamanıdır artık ama bana yapılacak bir şey olmadığını düşünüyorum. sorunların çözümü olmadığını düşününce de en iyisinin leyla olup dolanmak olduğuna kanaat getiriyorum. kapı yine psikiyatristin yazacağı ilaçlara çıkıyor. yani çözümsüzlüğe dolanıyorum.

bugün tüm bu hislerle ama açıkçası daha çok öfke ve tahammül edemezlikle "gidiyorum" dedim. bunu söylediğim için pişman olmadım. gerçekten tüm hazırlıklarımı yapmaya başladım, gidiyordum ve bunu içimdeki her şeyi sorunun kaynağına, tam da gözlerinin içine bakarak söyledim. huzursuzluğum da öfkem de mutsuzluğum da geçmedi. ama kendimi bu huya sahip olduğum için öpmek istedim.

sonra birileri konuştu. ben konuştum. zaman zaman anlaşamasak da, kızsak kırılsak ve hata yapsak da hakikaten iyi bir çalışma grubu olduğumuzu düşündüm. büyüklerin başını okşayarak ama çocukluğundan dem vurmadan uzun uzun hayatı ve içinde bulunduğun durumu analiz etmesi, elini tutması gibi... konuştular, anlattılar, sakinleştirdiler ve biraz ışık göründü.

eve gidip, banyo yapmak, sonra uyumak... şimdi tek istediğim bu... bir de cumartesi gününün gelmesi... cumartesi öğleden sonrasında başka bir yerde olduğum hissiyle dolmak... başka bir şey istemiyorum...

bunları daha önce de söylediğimi hatırlıyorum. ama benim hayattan anladığım şey sevgi. ben her şeyi bu kelime etrafına örerek büyüdüm. şimdi sevginin sadece birkaç insanda bulunabilen bir şey olduğunu gördükçe yıpranıyorum. her şey çok karışık. hayat bizim seçilmişlerimizden oluşan arkadaş çevremizden çok farklı. hayatının bir yerinden dahil olan herkesi seçemediğinden, senin hayatla ilgili alışkanlıkların da sapmalara uğruyor. bazı şeyler kırılıp dökülüyor. başetmeyi öğrenmek için daha kaç 25 yıl geçirmem gerekiyor bilmiyorum. bu çeyrek yüzyılın tamamlanışı benim için koşaradım geçiyor sanki ve ben yetişemiyor gibiyim.

sadece doğru kararları doğru zamanlarda verip, doğru yaşamak, doğru yürümek, doğru adımlar atmak ama hata yapmaktan ya da riske girmekten korkmamak istiyorum. bir de cumartesi gününün bir an önce gelmesini...

Pazar, Kasım 30, 2008

kapesese

kpss için kitapların yeterli olacağını düşünüyorum, geçen sene de çalışamadan girmiştim ben bu sınava ama...

bu kurslar ne ola ki?

kpss ve memuriyet hattını bilen eden birileri fikirlerini mailime iletseler ben onları ne kadar çok severim, ne kadar dua ederim...




not:mevzunun beynimi ne kadar sulandırdığını bu kadar lafı tek bi postta toplayamamış olmamdan şey edersiniz sanırım... ben kafamı nerelerden toplayacağım bilemiyorum...


4.
"şimdi sadece gülelim içinde başka bir şey olmasın ve mümkünse üzerine düşünmeyelim."

tobeornottobe

tamam direkt söyleyeyim...

memur olmak mı, olmamak mı?
şahsım adına bütün mesele bu...

allahım bana alkışlarlayaşıyorum'u göndermesen ne yapacaktım...
gülmek istiyorum, yoksa aptallaşıp, kafamdaki memuriyet ölçümleriyle donakalacağım...
kararım bana gülümseterek hemencecik geliversin, bir vahiy gibi mesela...
tanrım, rica ediciim yardımcım ol :(

40. söyleyişimde olacak, inanıyorum...
"şimdi sadece gülelim içinde başka bir şey olmasın ve mümkünse üzerine düşünmeyelim."

Cumartesi, Kasım 29, 2008

mağdur/belki/memur

kafam o kadar karışık ki, sadece gülmek istiyorum. önce de demiştim ya, gülmekten başka bir şey yapmak istemiyorum. mesela düşünmek, kafa yormak, ölçmek biçmek tartmak... hiçbirini istemiyorum... dün akşam ankara'yı ziyaret eden komedi dükkanına gidip, bir iki kahkaha satın almak bu yüzden güzeldi. bir kez daha fark ettim ki aradığım tam olarak buydu...
öyle bir zamanın, kararın kıyısındayım ki... hayatımın kalan kısmını bir kalıba almak, içini istediklerimle doldurmak için nereden nasıl yürümem gerektiğinden emin olmaya çalışıyorum... aklımdan bundan başka bir şey geçiremiyorum...
bir vakittir aklımda olan şeyleri, 10 gündür netleştirmeye çalışıyorum. neye ne kadar vakit ayıracağım, neleri geride bırakıp yanıma geride kalan neleri alacağım, hepsini tek tek sıralamaya çalışıyorum. tüm ihtimalleri gözden geçirip, hepsini ölçmeye çalışıyorum. ama bunu hiç istemiyorum. sadece gülmek, üzerine düşünmeden gülmek, üzerine düşünmeden konuşmak ve dinlemek, üzerine düşünmeden koşturmak istiyorum...

insanın memuriyetle olan mesafesi bu kadar karıştırabilir mi kafasını?
karıştırıyor işte. konunun bir süre için hayatımın odağına gömnüleceği ve sonra da oradan kafasını uzatacağı aklımın kıyısından geçmezdi... oluyormuş...

bir kez daha...
"şimdi sadece gülelim içinde başka bir şey olmasın ve mümkünse üzerine düşünmeyelim."

Cuma, Kasım 28, 2008

umur(ga)

öylece duruyorum. ki zaten bir şey yapmak istemiyorum, yapmıyorum da. üzülmüyorum da artık buna. herkes gitti. kimse kalmadı. bir tek ben duruyorum sanki öyle. insanlarla aramdaki mesafeler kilometre bazında hesaplanamıyor bile. hissettiğim böyle. herkes gitti, benim zorla tuttuklarım bile gitti. neredeyse kimse için yokum. olmayı da istemiyorum.

belli etmiyorum, etmek de istemiyorum. ama durum böyle. kafamı evin kapısından sokup sonra dışarı çıkarmamak istiyorum. msn listemi tamamen silmek istiyorum mesela. telefonlarımı kapatmak istiyorum. zaten kimse yok, varmış gibi yapmak istemiyorum. bu duygunun bu kadar yayılıp, içimi dışımı kaplayacağını bilmiyordum. kendimle mücadele etmiyorum. böyle olması beni rahatsız etmiyor. kimse yok, varmış gibi yapmak istemiyorum.

hiçbir şey ilgimi çekmiyor. ben bile kendi ilgimi çekemiyorum. saçma, içi boş konuşmaları her zamankinden daha çok yapıyorum. çünkü hiçbir kelimenin içini dolduramıyorum. bu beni huzursuz etmiyor. belki de kötüdür huzursuz etmemesi, bilmiyorum. işin güzel yanı, hiçkimsenin bu olan bitenden haberinin olmaması. bunları gözlerinin içine bakarak söylesem de bir duygu uyandıramam mesela gözlerinde. işte güzel olan tam olarak bu, neyse.

anlaşılır bir şey değil ama inan bana karmaşık da değil. üstelik iyiyim ben böyle. hakikaten "bir başına" olarak müthiş iyiyim. insanlara inanmıyorum, inanmam gerektiğini de düşünmüyorum. güzel sözler ne kadar lüzumsuz.

hakikaten herkesi çirkin siyah plastik poşetlerle birbirlerine bağlamışlar gibi. içimden taşan bir ikisi dışında sevgiye filan da inanmıyorum. sevgiye, bağlılığa, vefaya... içimden taşan bir iki güzel duygunun gittiği, bir iki güzel insan dışında kimseye inanmıyorum... bu yazıyı da 7 yaşımdan beri kalbimi kıran herkese gönderiyorum... ruhsuz olup bundan huzursuzluk duymayacak kadar ruhsuz kalmaya devam eden eseriniz, hayırlı olsun...

şimdi sadece gülelim içinde başka bir şey olmasın ve mümkünse üzerine düşünmeyelim. zaten ben gülüyorum bir süredir. manasız duygusuzluğumla nasıl da güzelim. yerim ben kendimi hatta. gerisini hakikaten umursamıyorum.

tik

o kadar az, o kadar az ki gerçek insanların sayısı...
ağızlarından çıkanlar, kulaklarından girip beyinlerine gidenler, içlerinden geçenler, üstlere giyilenler, söylenen yalanlar bile aslında gerçekten yalan değiller...

plastic people diyolardı bir yerlerde...

Çarşamba, Kasım 19, 2008

Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka - Edip Cansever



ilk kez bugün okudum
47 yıl geçmiş oysa üstünden...



I

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey ! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
Deriz ki, "şuram ağrıyor" bir de, "başım dönüyor", "yanıyor
avuçlarım"
Belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
Bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş,yaşıyorcasına
Uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
Nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan
olmalarıyla-
Korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
Kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
Ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park
bekçisinin
Korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi
sallanaraktan

Bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda
aranan
Korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
Korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe
ışıklarında
Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan
olmalarıyla
Korkunçtur korkunç!
Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum
ayrıca
Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
Tüketen kim. Hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
Ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
Çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz
inceliği
Ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
Yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
Bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
Birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır
gibi
Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
Okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun
butlarında
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
olmalarımla

Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam- anılar mi dediniz ? ne sesli bir vuruşma
Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
Rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
Bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
Bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
Zorlanmış bir gülüşten-iğrenip birden-kusmalar, bulantılar
Bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
Ölüler bulacaksam-ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa
vurmalar
Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu
konuda
Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın
sonsuzunda
Bu kadarcık bir şey-İyi ya, peki, şimdi kim var sırada
Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ellerimizle.. Başlayın, hadi başlasanıza
Örneğin bir kahve falı ? Az müzik ? Diyorum biraz İskambil!..
Ama hiç seslenmeyelim-seslenmeyelim-
içimizden oynayalım
ayrıca
- Dört kişiyiz!
- Hayır on!.
- Bin kişiyiz!
- Bana kalırsa..
Ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında
Öyleyse başlayalım: Koz kupa! Ah şu sinek onlusu bire bir
unutulmaya
Çayınız soğuyacak! Çayınız mı dediniz ? Ne tuhaf biraz
anlıyorum

- Üç karo!
- Pas diyorum!
- Susalım baylar, dört kupa!
Ah şu sinek onlusu! Koz kupa! Çayınız mı dediniz ? Susalım!
Susalım-Niye susalım-Anılar mı dediniz ? Ne sesli bir
vuruşma!
Ya sonra ? Bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
Gene mi, başladınız mı ? peki şimdi kim var sırada
Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ağzımızla.. Yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
olmayı istiyorum-Sahi mi- ama isterseniz siz olun
Siz olun, biz olalım kim olacak ? -Hep böyle oyalansanıza
Yani "Şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa."
Gibi oyalansanıza
Biraz oyalansanıza.

Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
Bir söz başka olamaz sözden gibi
Bir şey başka olamaz şeyden gibi
Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey ! Kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum
Bir yaşlı kadın en erkek boyutunda

Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu
hiç bilmiyoruz
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.

(1961)

Çarşamba, Kasım 12, 2008

25

mutluyum, canımı sıkan her şeyle birlikte mutluyum. katıksız mutluluğa da katıksız mutsuzluk gibi inanmıyorum. hakikaten mutluyum. içimde taşıdığım bir his var ve ona kimse ne yaparsa yapsın erişemiyor. hatta birileri dokunup çizik atmaya çalıştıkça, ben daha çok mutluluk kaynağı buluyorum.

ilk defa hayatımın bu döneminde kendimle gurur duyuyorum. hala her şeye şaşırıyorum ama şaşkınlıkla elime yüzüme bulaştırmıyorum. en olgun yanımın çocukluğum olduğu fikrimdeyse bir değişiklik yok.

en açık haliyle söylemek gerekirse, ölçüyorum, biçiyorum, tahmin yürütüyorum... hareket başladığı anda planlarımın şekil değiştirmesine müsade ediyorum. bunun tamamen benim irademle olması kadar keyifli bir şey yok.

büyüyorum ama yaşlanmıyorum. kimsenin dokunamayacağı bir dünyam(ız) var ve kimsenin bilmesi gerektiğini de düşünmüyorum.

çevreme bakıyorum. eskiden olduğu gibi hala "kanıtlama çabası"na şaşırıyorum. bir şeyin varlığının ısrarla tekrar edilmesinden hala rahatsızlık duyuyorum. gözümde samimiyetini yitiriyor bir anda her şey. insanın yaşadığı hayatın, sadece kendisine meşru olması gerektiğine inanıyorum. toplumun için meşru olmayacak her şeyi gayrimeşru olarak adlandıran insanlarınsa bu kaygı içinde kaybolmalarını anlamıyorum.

bunu denemediğimden olsa gerek, artık ayak uyduramamanın sıkıntısını yaşamıyorum. sevmediysem, içime sindiremediysem peşinden koşmanın hayati bir mesele olduğunu düşünmüyorum. koşmuyorum, uzun uzun yürüyorum, sindire sindire büyüyorum. sakin bir insan olmaya da çalışmıyorum. sindire sindire yürürken hala gördüğüm ağaçların dallarına tırmanıp, erik ve kiraz topluyorum.

24. yaşımla sürdürdüğümüz parti henüz sonlanmışken, 25. yaşın keyfini çıkarıyorum. bu zamanlarda aklımdan geçenleri bile isteye söylediğim için takdir görüyorum. yıllardır kendimi incittiğim yanlarımın güzelliklerini başkalarından dinliyorum. elbette benim de koltuklarım kabarıyor. kendimi, kızdığım ve vurup öldürdüğüm her zaman da dahil olmak üzere, sevdiğimi söylemekten rahatsızlık duymuyorum.

şu zamana dek biriktirdiğim tüm sıkıntılar, mutsuzluk ve acılar, kayboluşlar, duruşlar... hiçbirinin bir yere gittiği yok üstelik... son bir senedir benimle yaşayan her şeyle tek tek barışıyorum... varlıklarını inkar etmeden, kaybolmayacaklarını bilerek ve kaybolmalarını istemeyerek, zaman zaman gözlerimin önüne geçip duracaklarından, başka bir şey görmeme engel olacaklarından şüphe etmeyerek diyorum bunu; hayatın hiçbir yanı terazinin kefelerini eşit tutmayacak. hiçbir yanı eksilmekle bitmeyecek. durduğu yerde şişmanlayan kelimelerin olacak, durduğu yerde şişmanlayan anıların olacak... hiçbir duygun bir diğerinden tamamen sıyrılmayacak... ama şu his, şu içinde yaşadığın his, istemediğinde peşini bırakmayacak...

Pazartesi, Kasım 10, 2008


geçen gün bir şey oldu. canımın artık daha fazla sıkılamayacağı bir anda "ee neymiş bakalım" diyerek dinlemeye başladığım bir grup beni keyiften keyfe sürükledi. luxus'la tanışmam heyecan vericiydi. blues'den anlamam. oryantalden de... aslında müzik söz konusu olduğunda lezzetinden anlarım sadece. ben o herkesin bildiği tanımları bir türlü öğrenemem mesela. önce dinler sonra sever sonra öğrenirim ne olduğunu. fusion sevdiğimi de eren kazım akay'ın şarkılarından öğrenmiştim mesela... her neyse...

tanıştığım bu grup, bu adamlar, ilk önce bildiğim bir şarkıyı hiç düşünmediğim bir şekilde bana dinletip, bir de üstüne sevdirince ilk hissim hayranlık oldu. "neden saçların beyazlamış arkadaş" bu kadar güzel ve hareketli söylenebilir miydi onların yerinde başkası olsaydı, bilemiyorum. ruh halimi baştan sona değiştiren luxus'un yazdığı söler, yaptığı müzikler hakikaten harika.

güzel ve neşeli olup sulu olmayan, müthiş eğlenceli şarkı sözleriyle dolu hiç de boş olmayan şarkılar yapan bu adamlara hakikaten saygı duydum. şimdi dinleyip, tempo tutmadan duramıyorum. çok az zamanda çok az müziği bu denli severek öneriyorum...

yani...

ciddiye alın beni, sitelerinde şarkıları da var sanıyorum
sevmezseniz zaten bir daha dinlemezsiniz :)

www.luxusorientalblues.com




not: klarnet çalan elemanın orada duran dişi kişi olduğunu da belirtmek istiyorum. mis gibi çalıyor...

Cuma, Kasım 07, 2008

kör olduğunuzu fark ettiğiniz güne şahitlik edemeyeceğim için ne kadar da üzgünüm.

uz(görür)

dünya çok uzak...

gerçeğin çirkinliği uzaklık birimiyle ölçülebilseydi dünyanın şu anki uzaklığı kadar diyebilirdim.

dünya çok uzak...

insanlar çok çirkin. sesler, sürekli konuşup duran insanların sesleri rahatsız edici. hiç susmuyorlar. çevreni sarıp konuşup duruyorlar. içlerinden huzur veren bir tek ses bulabilmek için kulaklarınla çırpınıp duruyorsun ama yok. biri gecenin bir yarısı karşılaşma anını anlatıyor. aslında olmayan şeyleri ekleyerek anlatıyor ki yalan ilk defa güzel duruyor.

dünya çok uzak...

uykuya dalarken uzaklığı ve boşlukta salınışını unutuyorsun. unutup sadece süzülmeye kaldığın yerden devam ediyorsun. uyanıyorsun.

dünya uzak...

ayaklarının altı boş. düşmüyorsun ama boşluğu iliklerine kadar hissediyorsun. insanlar çok çirkin. sana kadar ulaşan sesleri çok rahatsız edici. çok geniş bir çember çizim onun içine almışlar seni. çizdikleri hattın dışına çıkmaya cesaret edemiyorsun.

dünya çok uzak...

uyumak istiyorsun. ömrünü, gözlerin kapalı, sessiz bir uykuda tamamlamak istiyorsun. geri kalanı olmasın, olursa da ayakların bir kara parçasına değsin istiyorsun. yaklaşamıyorsun. kollarını var gücünle bir ileri bir geri çırpıyorsun. yüzmekten beter yoruluyor, ilerleyemediğini görüyorsun.

dünya çok uzak...

kimse elinden tutmasın, seni bir yere çekmesin, yalnız başıma sessizlik içinde ölesin istiyorsun. birileri dizlerini işaret ediyor, birileri omuzlarını, mutluluk vaadi ile oyulmuş geniş bir vadi. yalan hiç bu kadar çirkin olmamıştı.

dünya çok uzak...

yaşasan beceremiyor, istesen ölemiyorsun. yılları bir bir dosyalayıp, birbirinin tekrarı her acıyı arşivliyorsun. unutmayı,bir gün kendi sevimsizliğinin farkına varamamaktan korktuğundan istemiyorsun. hepsini tek tek hatırlayıp, bilip, yavaş yavaş parçalara dağılasın istiyorsun.

dünya çok uzak. sen ölsen de, boşlukta çürüyüp yok olamıyorsun...

Perşembe, Kasım 06, 2008

"can"

içimdeki yeni savaşı hangi yanın kazanacağını kestiremiyorum...

canımı, gözümü kırpmadan vereceğim insan sayısı bir elin parmaklarına ulaşmıyor bile. işte onlar aklımın ve kalbimin her yanını kaplıyor. nasıl korurum, nasıl yanlarında olurum ve nasıl yapamıyorum hiçbir şey..sürekli bunları düşünüyorum. içim paramparça oluyor. o kadar çok şey oldu ve oluyor ki, ben kaldıramıyorum. içim mücadele etmem gerektiğini söylüyor ama aklım bugüne kadar hiçbir şey yapmayı beceremediğim için kendini suçlayıp duruyor. biliyorum aslında her şey güzel ama endişelerim geçmiyor...

yaşadığım hayatta, şu kısacık zamanda tüm düşlerimin kapısını çaldığı bir tek gerçek hayalim olduğunu görüyorum. ama bunu "henüz" görüyorum. ailem öncesiyle ve sonrasıyla mutluluk için sahip olduğum ve ait olduğum tek şey. işin de, yazıların da, sessizliklerin de, o bağırış çağırışların da tek sebebinin onlar olduğunu fark ediyorum. ama bunu 25 yaşıma girdiğimde fark ediyorum. bu zamana dek farkına varmadan yaptığım her şey için vicdan azabı duyuyorum.

pişmanlık, bir türlü geçmeyecek koca bir yara, büyük bir hasar, yıkılmış ve tekrar kurulamayacak bir bina insan için. ve ben kahretsin ki en korktuğum duyguyu tek tek sebeplerini sayamayacağım kadar karmaşık bir şekilde hissediyorum.

bir kırılma anı hem de bir şaşkınlık anı, bir sürü duygunun peşpeşe takıldığı tek bir an ve ardından yıkılan domino taşları. bu kadar kolay yıkılabileceklerini bilmiyordum. nasıl bu hale geleceğini de tahmin edemezdim. ama öğrendim.

çizik, çatlak ve kırılma dizgesinde ilerleyemeyen bir zaman. doğrudan kırılan ufacık parçalara dağılan bir zaman, bir akıl, bir geçmiş, bir his... yeniden yapıştırıp bir araya getirmesi ne kadar da güçmüş. kendimi kandırışım ne kadar güçlüymüş o an. ama an dediğimiz, en kısa zaman dilimi işte. geçiyor hemen. o anın gücü başka bir anda son buluyor işte.

içimde sorular uçuşuyor, sorular geceleri kabuslar gördürüyor, uyandırıyor, ağlatıyor, telefona koşturuyor... sorular, bilmediğim korkuları, bilmediğim odalardan çıkarıyor. fark ediyorum ki, bundan önce saydıklarım gerçek olamayacak kadar saçmaymış. fark ediyorum ki, büyümek dediğimiz şey, çocukluğuna dönerek yaşanıyormuş...

içim acıyor. hakikaten acıyor. dışımda dönen dünyanın o acayip yüzünü hazmedemiyorum. vereceğim cevapların hepsi kaybolmuş. içimden geçen her güzel şey yer değiştirmiş. şaşkın, kirli ve can sıkıyım. şimdi başka ne olduğumu bilemiyorum.

bir de babamı özlüyorum...

Çarşamba, Kasım 05, 2008

dolu

insan en çok kendi kendini dolduruyor...
konuşmayıp düşündükçe daha çok kırılıyor...

Cuma, Ekim 31, 2008

.

kaybedeceğim korkusunu bu kadar net duymamıştım hiç. tüm vücudum kalbim gibiydi. nefes alamıyorum sandım. çıkıp gitmek istedim. hiç geçmeyeceğini düşündüm. ölüyorum sandım. bu defa hakikaten ölüyorum, dünya, her şey bitti sandım...

Perşembe, Ekim 30, 2008

şey... (şeytan dürtmesi)

şeytan neden kötüdür söyleyeyim. çünkü her gelişinde, birilerini dürtüşünde, bir tuşa bastırışında, bir kapıyı ya da telefonu açtırışında; her zaman bir insanın yakabileceğinden daha çok canı, bir insanın yakabileceğinden çok daha fazla yakar...

uyutmaz, ağlatır, sızlatır, pişmanlığa boğar, kızdırır, hayal kırıklığı yaratır, yarattığı hayal kırıklığını katmerlendirir, utandırır, ezer, yıkar, parçalar, en değer verdiklerinize neden diye sordurur, en değer verdiklerinize nedenini açıklamanıza müsaade etmez, en sevdikleriniz en tanımadıklarınız olur, öyle olunca sizin tanıdığınızın kim olduğunu anlayamazsınız...

bazen şeytan sabahın altısında, yapılan bir konuşmayla gidiverir. gözyaşlarını ve öncesinde getirdiği tüm duyguları orada bırakır ama yine de gider. ev cennet kokmaya, sevgiyle dolmaya devam eder. araya sıkışmış kötü anı unutulur. hemencecik unutulur ama sarılmak o an ne zordur.

şeytan kötüdür. geldiğinde yıktıklarını, gittiğinde ardında bıraktıklarını süpürür durur insan.


hepsi geçti, konuşuldu, geçti ve gitti...
yanlışlıklara izin vermemek ne güzel, şeytan ne kötü...

Pazartesi, Ekim 20, 2008

bel

bu sabah işe gelirken -evet çalışan bir insanım ben- yapmak istediğim şeyleri sırasıyla yaptığımı hayal ettim. sonra hepsi gerçekmiş gibi çok mutlu oldum. madem bu kadar kolay bu iş, o halde nedir hala bu tembellik. bir sürü planım var kafamda ama bir adım ileri gidemiyormuş gibiyim. önümüzdeki cumartesiyi doğru düzgün atlatabilirsem eğer bir adım attığımı düşüneceğim. sonra kasım sonunda ikinci adımı da geçerim belki. sonra da ocakta hayatımı değiştirmek için 3-5 adımı birlikte atarım belki.

bu belkiler çok anlamsız. olasılık dediğimiz hadise de anlamsız. bazı kesin olan şeyler var ve işin açığı, anlamlı olan tek şey bu. işte gelecek tasarılarını anlamsız bulmamın, dolayısıyla tembelliğimin asıl sebebi, "ya tüm bunlar gerçekleştiği halde ben hala aynı hissiyatı ve koşulları bir kez daha sindirmeye çalışıyor olursam" cemil cümlesi dön dur beyinde dön dur... sonra delirt bünyeyi...

ve bir de şu var...
hayatta her şeye nahane bulabilen bir insan, gerçek bir tembeldir. ve ne söylerse söylesin, bu gerçeğin değişmeyeceğini bilir :)

Çarşamba, Ekim 15, 2008

kaplan


ben şimdi hala içim acıyarak, öfkem gözlerimden taşarak, hiçbir şey yapmayarak "ben"...


Kaplan! Kaplan!

Kaplan! Kaplan! gecenin ormanında
Işıl ışıl yanan parlak yalaza,
Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi,
Kurabildi o korkunç simetrini?

Hangi uzak derinlerde, göklerde
Yandı senin ateşin gözlerinde?
O hangi kanatla yükselebilir?
Hangi el ateşi kavrayabilir?

Ve hangi omuz ve hangi beceri
Kalbinin kaslarını bükebildi?
Ve kalbin çarpmaya başladığında,
Hangi dehşetli el? ayaklar ya da

Neydi çekiç? ya zincir neydi?
Beynin nasıl bir fırın içindeydi?
Neydi örs? ve hangi dehşetli kabza
Ölümcül korkularını alabilir avcuna?

Yıldızlar mızraklarını aşağıya atınca,
Göğü sulayınca gözyaşlarıyla,
Güldü mü o, görünce eserini?
Kuzu'yu yaratan mı yarattı seni?

Kaplan! Kaplan! gecenin ormanında
Işıl ışıl yanan parlak yalaza,
Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi,
Kurabilir o korkunç simetrini?





şiir: http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=678
resim: http://karincharlotte.deviantart.com/art/Tiger-II-54952844

Pazartesi, Ekim 13, 2008

ba

"bigün" daha evine dönememişken gittiğini söylediler. söylediklerinin ne anlama geldiğini bilmiyordum. sen gelmeyecektin ama biz gidecektik yine. o çirkin hastanenin asansörü seni bahçeye, bize taşıyacaktı. sen, yorgun argın olsa da beni almadıkları o binadan ağır ağır çıkacaktın. ağaçların altındaki banka beni, seni yanıma getirmek üzere yalnız bırakmış annemle birlikte gelecektin...
ben "hastaneden çıkıp gelemeyecek artık" dediklerinde üzülmüş ama kahrolmamıştım. beklemekle geçen uzun uzun yıllar artık hastanede bile görüşemeyeceğimizi anladığım halde bitmedi. hala bir yerden çıkıp geleceğin hissine kapılıyorum ve bu geçmek bilmiyor. aslında artık gelmeyeceğine tamamen inanmak da istemiyorum. gelmeyeceğine inanmak yerine bundan önce yanımda olmadığın zamanlar için sana kızmak daha kolay geliyor. sana haksızlık ederken kendimi korumaya çalışıyorum. ve hayatım boyunca bencil olmadığım yanılgısına kapılmadım hiç, bunu da bilmeni isterim.

şimdi bu sene aynısını tekrar yaşamayacağım derken, içimdeki bastırılamaz özleme engel olamıyorum. birileri bir yerlerde seni kullanarak canımı yaktığından beri susuyorum oysa. susuyor, bu konuda kimseye bir şey demiyor, büyümüş gibi yapıyorum. ama yok işte. aynı sızı ve özlem gözlerimi dolduruyor. sadece diyorum ki "bu salı 14 ekim"... ama 14 ekim nedir kimseye söyleyemiyorum.
haklılar belki de. samimi bulmadıkları bu acıyı anlamamakta haklılar. ama onu anlayacakları gün geldiğinde dilerim beni hatırlarlar. o zaman canımı yaktıkları ölçüde yapışır vicdanları gırtlaklarına. dilerim kötülük kaybeder bu sefer. ya da ne fark eder? bir masal değil bu, bir masal gibi de olmayacak hiç. bütün kötüler kazansın, ne fark eder?

ben yarın kendi saçlarımı okşayacağım uzun uzun. "mesela sen hala yanımızdaymışsın" hayalleri kuracağım. muhtemelen biraz gözyaşıyla kendimi avutacağım. büyüdüğümü görüyor olmanı dileyeceğim. yanımda olduğunu sanmak yerine hissetmeyi dileyeceğim. her şeyin başa dönmesini ve tüm kötü anıları unutmayı dileyeceğim...

Perşembe, Ekim 09, 2008

kas-ıl-ım

"ekim ayından kasım ayından kışın giriş merasiminden nefret ediyorum. böyle her şey tık tık tık yıkılacakmış gibi.. domino taşları gibi.. arka arkaya duruyor her şey, ha yıkıldı ha yıkılacak. tedirgin, huzursuz, sevimsiz duygular. ama mutsuzluk gibi değil, acı gibi de değil -şimdilik- yine de yarın ne olacak bilinmez tabii. iyiyim ama değilim de. gözlerim dolmakla dolmamak arasında kalmış. ikisi de olmuyor. hani belirsizlik gibi. anlamsızlığın rahatsızlığıdır belki de."

dün o mailde yazdıklarıma yabancılaşmışken,
bugün onları okuyunca "içimdeki tam olarak bu" dedim.

ekim ve kasım.
sadece iki ay, iki uzun ay nasıl da güzel sıçıyor insanın ağzına.
insanın değil, sadece benim ağzıma...

ekim ve kasım.
25. yılda çirkin, huzursuz, sevimsiz iki uzun ay daha...

Cuma, Eylül 26, 2008

dia

rüyamda sen yanımdayken, biz yine benim odamda, ben yer yatağında sen benim yatağımda uyurken... daha doğrusu uyanmışken... saçlarımı birinin kazıdığını fark ediyoruz, bir kısmını kazıdığını bir kısmını da kırpık kırpık kestiğini... sen yatağımda bir sürü saç buluyorsun... uyanıyorum... çok özlüyorum... zaman makinası bir an önce icat edilsin, kalkıp eski günlerimize dönelim istiyorum...

Cuma, Eylül 19, 2008

cesur

***aklımdan geçiyor, kalbimden de ama arayamıyorum kimseyi. yani içim istiyor da canım mı istemiyor ne oluyor. saçma bir durum tabii. söylesen, kimse ciddiye almaz.

***burası beni yiyip bitiriyor. ve neyse ki akşam olunca her şey bitiyor. burası beni yiyip bitiriyor. beni küçücük bir adımla dışacı çıkaracak küçücük cesaretimi nerede bıraktım?

Perşembe, Eylül 04, 2008

huzur

canımı sıkan, insanlardan tiksindiren bu kadar çok şey olurken nasıl bu kadar mutlu olabiliyorum? hatta nasıl oluyor da hayatımın en güzel dönemini yaşıyorum? şaşırıyorum ama açıkçası eskisi gibi kurcalamıyorum bu şaşkınlıkları, kendimle ilgili bir şeyler söz konusu olunca şaşırdığımla kalıyorum. açıkçası iyi de oluyor. başından beri can sıkıcıların üzerine düşünmenin kar getirmeyeceğine inandım zaten. yine de insanın mazoşitst yanı uyanıuyanıveriyor işte bazen...

eve giderken içimde bir mutluluk, evdeyken şöyle sağıma dönüp karşı kanepeye bakınca bambaşka bi mutluluk ve bir de inanamama hali. kusursuz olmayan güzelliğimizin kusursuzluğuna bakıp bakıp sevinme hali. mesela huysuzlukları telafi edebilme şansı, mesela gece korkularından kaçabilme şansı, mesela bile isteye una, yumurtaya bulanma hali... bu kadar güzel ve ulaşılabilir bir şeymiş yani şu mutluluk...

huzur...

iki ayrı ve birbirinden bağımsız insan bizimle duyduğu huzura sevindi/şaşırdı...
ve onlar bana bunu söylediklerinde ben mutluluğumdan mutluluk duydum...
dilerim hiç değişmesin...


ve allah nazarlardan saklasın :)

Salı, Eylül 02, 2008

Pazartesi, Eylül 01, 2008

in

hayatta benim gibi aptallar adaleti bekler durur. adalet dediğimiz şeyin var olduğuna inanır. mesela benim gibi aptallar bir de ilahi adalete inanır. sonra başka çok zeki mahluklar yaşamınızın her dakikasını zehrederek bunun var olmayacağını tekrar tekrar ispatlar. hayattan beklentilerin sen doğmadan önce belirlenmişlerinle sınırlı olmalıdır der birileri. kıçınla güler ama bir gün buna nanmaktan korkarsın sen de.

Çarşamba, Ağustos 27, 2008

çir.kin

gerzeğin önce gideniyim. o kadar laf edip sonunda yine insanlara inanmayı seçiyorum. dahası kocaman yılanların arasında yaşamaya devam ediyorum. ha bunu önceden bilmiyordum, en azından bu kadarından haber değildim o ayrı. kuyu kazma hadisesini hepimiz biliriz de hem pişkin, hem kuyu kazıcı hem de iş ortakları kıvamında olunca mesele iyice can sıkıcı oluyor.

belki herkes aynılarını söylüyor ama hakikaten ben buralara göre değilim. bu yarışa ayak uyduramıyorum. içime sinmediğinden ya da kafam basmadığından değil, hoşlanmadığımdan sadece. çirkin bir şeylere bakmaya bile tamammül edemezken çirkinleşmek... hep söylerim hakikaten bazen beş para etmez biri olabiliyorum, iyi bir insan filan olmadığım da aşikar. buna rağmen ben bunlara katlanamıyorsam, onların içinde nasıl bir karanlık var? merak etmiyorum ama nasıl bir karanlık olduğunu tesadüfen öğrenecek olsam, aklıma sığmayacağını da biliyorum. bu oyunların, daha dolap bile olamayan dolapların çevrilmesinden sıkılıyorum. midem kaldırmıyor. hayal kırıklığı değil ama öfke duyuyorum hem de feci bir öfke. kabul etmeliyim ki, bir parça da kırgınlık. ve bu iki duygunun büyük kısmı da kendime yönelik.

hani şu kanatları çıkmamış küçük kuş durumu vardı ya, tüm bunları bilirken nasıl oluyor da hala aynı boklara inanıyorum? işte buna kızıyorum. dikenli tellere sarışlarına izin verdiğim için kırgınımkendime. bütün mesele de bu aslında. bi zaman gelip, kesin olarak çıkıp gittiğimde karşılaşma adını duyma bir şekilde iletişim kurma ihtimalimin son derece düşük olduğu üç beş golgi aygıtı üzmüyor beni ama ben kendimi böyle üzüyorum işte. neyse...

çirkinlere not: kabul ediyorum; hepinizden salak, tecrübesiz, küçük ve korkağım. yine de yanlış ya da doğru görmeye ve duyumsamaya devam ediyorum. aklım ermiyor sandıkça siz komik görünüyorsunuz. bir kez çıkarın üzerinizdekileri, öyle bakın kendinize. katıla katıla güleceksiniz siz de. şimdi rica ediyorum yalnız bırakın beni. daha fazla gülmek, gülüşleri sevimsizleştirmek, karın ağrılarına boğulmak istemiyorum... rica ediyorum çıkın...

Pazartesi, Ağustos 25, 2008

en

dünyanın en güzel şeyi her gün değişiyor
o zaman bir sürü dünyanın en güzel şeyi oluyor
ama farketmez zaten dünyanın en güzel şeyi hep benim oluyor
harika harika harika...

kir

ne kadar da kirlisiniz...

Cuma, Ağustos 22, 2008

ger

şunu aklına sok (çok amerikanvari oldu);

anlamak, hayatta kalmak için bir gereklilik değil

Perşembe, Ağustos 21, 2008

in

inandığım insan sayısı hızla azalıyor, mutsuz hissetmem gerekmiyor mu?

Çarşamba, Ağustos 20, 2008

hoşgeldim

değişik bir şey mutlu olan yanımı gölgeleyen -o diğer- yanımın besin kaynağı, hala yerli yerinde duruyor. ya da ben yerli yerimde duruyorum, o yüzden değişen bir şey olmuyor. bir yerde okumuştum, gerzek sağlık sayfası dolgusu olan haberlerden birinde, sırt ağrılarının en büyük sebebi işteki sıkıntılar diye... şöyle diyeyim, tatil biter bitmez sırtım, kollarım, bacaklarım ağrımaya başladı yine. ben de klasik ev hanımı modunda, "aha işte doktorlar diyorsa doğrudur" tadında bir yaklaşımla kendime çözüm arıyorum.

yaz başından beri kuracak hayaller ediniyorum yine. her şey iyi, güzel. hayatımla ilgili müthiş bir gaza gelmişlik hissi dolu içimde. başta hakikaten sadece gaz sanmıştım fakat şimdi hala geçmediğine ve dahi kendime hayallerimi gerçekleştirecek yollar aradığıma göre..diyorum ki "gaz maz değil kardeşim, farkına vardım, aferin". hayal dediğim de aslında angarya bir sürü şey yıkacağım kendime ve zihnime. ama bu güzel. "insan boş kalmayagörsün hemen boka sarıyor hayat" diye düşünüyorum şimdi sadece...

bir de dün yeni bir hayal edindirdi pek sevgili hayat arkadaşım (bir kelimeler bütünü bu kadar güzel olabilirdi ancak ve ben bu hususa ayrıca değineceğim). "gitmek ve gitmek ve ardından bir vakit dönmek" üzerine gerçekleşmesi çok çok küçük bir hayalin kendisi tarafından da paylaşıldığını ve dahi desteklendiğini gördüm. sevindim sevindim. dünden beri bunu düşünüp duruyorum. bunu sadece düşünüyor olmak bile nasıl güzel mutluluk. aklımda başka hiçbir şey yok işte ben ne yapayım...

klasik sıkıntılarım da dahil olmak üzere kendime dönüyorum sanki. bu da güzel. içimde aklımda bir sürü iş. koş koş koş, çalış çalış çalış diyen bir sürü ses. o kadar sesin bir araya gelince yarattığı mutluluk hissi. güzel. bir tek akşam 6 buçuğa kadar hayatımı uyutuyorum ve belki biraz zaman kaybediyorum. onun dışında her şey güzel...

Pazartesi, Ağustos 18, 2008

fantazmagorya

belki adını çağırınca ne demek istediğimi anlarsın diye düşündüm...
bu balayı hadisesi blog şifrelemelerde beni benden aldı yerlere çaldı...
bir haber efendim, bir ses bekliyoruz...

eksik


neyim eksik hissiyatı

düğün

hiçbir düğünde bu kadar eğlenmemiş, hiçbir düğünün benim için bu kadar eğlenceli geçeceğini düşünmemiştim. pisti boş bırakmayan, hatta düğünde "hoşgeldin ya yüreğime boşver beeee elalem ne derse desin hadi hadi hadi hadi hadi hadiiiiiii" diye şarkı bile söylemiş, fatih üreği anmış bi gelin tanıdım. bi de ceketini beline takmasa da oynamaktan sırtı sırılsıklam olan bir damat... şaşırtıcı olan gerilmeden, sıkılmadan, eğlene eğlene, gevşek gevşek evlenen bu çiftin ta kendisiydi. su gibi aktı her şey. o gün ilk dakikalarından son dakikalarına kadar pırıl pırıldı. düğün dernek hiç mi germez insanı? şaşırıyoruz mütemadiyen...

gelin damadı seviyor damat gelini seviyor ama uzaktan uzağa değil de hani elle tutulur gözle görülür cinsten. evlilik mecburiyet değil, böyle gelmiş böyle gitsin değil. hani bile isteye üzerine düşüne düşüne ve taaa içten gele gele gerçekleştirilen bi şey bu. o da garip. o da şaşırtıcı.

allah bozmasın diyorum. eğer yapabilsem alnından öpücem gelini ama olmuyor, dudaklarım alnıma değmiyor...

Cuma, Ağustos 01, 2008

yar-ın

yarının bu kadar yakın olduğuna hatta bugünün geldiğine bile inanamıyorum.
zaman hayatın en anlaşılmaz yanı...

Çarşamba, Temmuz 30, 2008

seç-me

mutluyum. buraya "mutluyum"dan başka bu durumu tarifleyecek herhangi bir şey yazamayacak kadar hem de. kırk tane cümle kursam, kırkı da yetmeyecek, kısa yoldan anlatayım diye yani. ve son derece sıkıntılı, gergin, buzursuz, memnuniyetsiz, tedirginim... bunları mutluluğun yanına yazamıyorum bile. madem öyle ne diye hepsi sherlotte'nin içinde aynı yerde? anlayan varsa bana da anlatır bir gün.

özellikle son 3-4 aydır aldığım şekilden tiksiniyorum. kendi kendime konuşacak bir mevzu bile bulamıyorum. kafam booomboş ve aynı anda çok dolu. belki de bu kadar dolu olduğu için ben boşluktan başka bir şey hissedemiyorum. durumun aslı nedir emin değilim. bunu düşünmekten bile sıkıldım.

aslında o kadar sıkıldım ki sadece akşamüstü güneşinin sadece aydınlığıyla kendini hissettirdiği bir şezlong üstü uykusunu hayal ediyorum bir süredir. aydede ile uzanıp uyuklamak geri dönmeyecek gibi hissetmek filan... ve gerisi şahsım için şu dakikada hakikaten mühim değil...

halaya takılıyor bir de kafam. tarlatan denen telle tülle çekilir mi? çekilmese de ankara havası olsun, misket en sevdiğim şey diyorum, çözülüyor o sorun da. hayattaki en büyük sorun da bu zaten. bugün birkaç kez tekrarladığım gibi, artık karar vermek, seçim yapmak, beğenmek ve beğenmemek istemiyorum... mesela birileri yemeği seçsin önüme koysun ben yerim, birileri şuraya gidilsin desin ben peşlerine takılırım modundayım... bunlara enerjim de kalmadı artık...



son derece gereksiz postlar serisi; numara: 32918

Salı, Temmuz 29, 2008

ad-ım

hayat -bizim uydurduklarımız dışında adı buysa gerçekten- anlaşılmaz ve zor. bunu ilk kez ben söylemiyorum elbette. büyük ve önemli bir tespit de yapmadım. benim için bile önemsiz bu cümle...

sadece...

hayatın gerçekten durduğu ve yeniden akmaya başladığı onlarca an yaşadım 19 temmuz'da bu yana. elimin kolumun bağlı olduğunu hissettiğimi sandığım zamanlar çok olmuştu ama canımdan bir parça için bu denli çaresiz hissetmemiştim hiç. zaman zaman kendim için duyduğum çaresizlikten çok daha başka bir şey, çok daha korkunç ve esir alıcı...

o güzel kıvrımlara kan damlamış, aramıza kilometreler girmiş, adını ve anlamını bulamadığım bir yerde kilitli kalmışım. ağlayarak aramış canımın içi, canının içinin yanmakta olduğunu söylüyor. sedye ve serumlar ve ilaçlarla doktorlar... "yanındayım" diyorum... yanına varamadan elini tutuyorum... "atlatacak küçüğümüz, çok güçlü o, biz de öyleyiz"... canımın içi gördüğüm en büyük cesaretle bir kez bile "neden" demeden elini tutuyor... ben buradan onun eli elimde gibi hissederken, o oradan canının içinin elini tutuyor "atlatacağız" diyor... duyduğum ve duyamadığım en dirençli ses... onu bir kez daha seviyorum... dudaklarım kıpır kıpır, dualardan yorulmuyorum... bilmediğim bir dilin hiçbir duasını hatırlayamazken sadece bildiğim dilde yalvarıyor bir yandan da "canımın içinin, canının içi" ile konuşuyorum... "biz yanındayız, bak yanındalar, atlatacaksın bebeğim"...

hem hızlı hem yavaş aydınlanıyor şimdi evren... küçücük görünüp kocaman olan o adımlarına dua ediyor, nazarlıklar takıyorum yine aklımdan... aklım, kalbim, ben akdeniz'in sıcağında; bedenim burada bir yerde debeleniyor... hayatımın şimdiye kadarki en büyük adımını, bebeğin hayatının en büyük adımıyla birlikte atıyorum... her şey güzel olacak... güzel olacağız birlikte...

Pazartesi, Temmuz 14, 2008

.

bu hissiyatın başladığı bir yer yok ve bittiği bir yer de...

Cuma, Temmuz 11, 2008

vd

bu çok sevdiğim bir video...
uzun süredir sık kullanılanlarımda bekliyormuş... sık kullanıldığı da yalan ama oradan silip buraya alayım dedim sadece... neyse...
bunlar onlar
http://improveverywhere.com/

Perşembe, Temmuz 10, 2008

her şey bitti sanıyordum. artık hepsinden kurtuldum. aklım hiçbir şeyi silmeden iyileşti. içimde kabuk kalmadı kaldırınca kanayacak, iç sıkıntısı dediğimiz hadise sadece östrojenle savaş başlayınca ortaya çıkacak sanıyordum...

hakikaten her şey yeni başlıyor, en başından bir hayat yazıyoruz. varlığı yetiyor o an hiçbir şey düşünmemeye... ama yine de önceki kabuslardan hiçbirinin gitmediğini fark ediyorum ben. sanki hepsi elbirliği içinde doluştular yine beynime. kabus görüyorum. uyuyamıyorum. kimseyle konuşmuyorum da. anlatsam ne anlatacağımı bilmiyorum.

her şey geçecek derken yürekten inanıyordum, şimdi kendim için hiçbirinin düzeleceğini, tamamen iyileşeceğini düşünemiyorum. bazen dayanılmaz oluyor. bazen kabus görüp, çığlık atıp uyandığımda o kadar güçsüz hissediyorum ki. "tamam" diyorum "durdur her şeyi istemiyorum, güzel bir hayalim de yok, tamam çabalamıycam yaşamak için nolur durdur her şeyi." durmuyor devam ediyor. bu nasıl bir şey anlatamam. daha önce de bu kadar çaresiz hissettiğim olmuştu. o zaman aklımdan geçenlerle şimdi aklımdan geçenler arasında bir fark yok. kendimle mücadele edememekten korkuyorum. kimse bilmiyor. hakikaten kimse hiçbir şey bilmiyor. bu yüzden şaşırıyor herkes. bu yüzden öfkemi anlamıyor. çok yorgunum.

bunları buraya yazmaktan da nefret ediyorum. bunları hissetmekten de. o zaman ne diye yazıyorum. işte saçmalık. nasılsın dediğinizde bir şey diyemiyorum. bunu kendime soramıyorum bile. şimdi nasıl düzelirim bilmiyorum. düzelmek için ufacık bir şey bile yapacak takatim yok. sadece "o"nun yanımda kalmasına için engel olmamak... yanımda kalmasına izin vermek bile değil... tek yapabildiğim bu... bundan ötesi de yok zaten...

Çarşamba, Temmuz 09, 2008

eneeee

Ena Andi




uzun zamandır dinlediğim/izlediğim en eğlenceli şey.
iyi hissettim kendimi. güzel oldu
gönderene hayır dualarımı gönderiyorum ben de. burda olsa sarılırdım da. fakat kısmet işte...

Cuma, Temmuz 04, 2008

karaca

gözlerim doluyor. gözlerim doluyor. gözlerim doluyor. sanki başka hiçbir şey olmuyor da sadece gözlerim doluyor. mutluyum, mutlu olduğumu düşünüyorum. gözlerim doluyor. düşünme işini uzattığımda içim acıyor. gözlerim doluyor. dediğim gibi, sanki başka hiçbir şey olmuyor.

babamdan bana kalan, sesini bile yıllardır duymadığım yine de bir yerlerdeki varlığıyla hayatım boyunca babamın kokusunu duymama yardım eden biri var. adı, kendi öyle güzel, öyle canım ki. o gün kimse gelmese bile o orada olsun. ben sarılayım. sanırım son günlerde en büyük dileğim bu. dün bunu sadece annemin ve abimin anladığını, anlayabileceğini düşündüm. annem "o da oradaymış gibi hissedecek" diyene kadar ben bu cümleyi kurmaya ne kadar çekiniyormuşum meğer. içimde her şey o kadar karışık ki...

eskisi kadar konuşmuyorum. eskisi kadar anlatmıyorum. fark ediyorum ki anlatmaya başladığımda hemen sıkılıyorum. bazı şeyleri söylemekten sırf anlatmak istemediğim için vazgeçiyorum. bazen birinin sesini duyuyorum telefonda, cümleleri uzatamıyorum. düğümleniyor boğazım ve gözlerim doluyor mesela. cümlenin kıçı ve başı bambaşka yerlerde. bunu karşıdakine asla belli etmeyecek kadar profesyonelleştim. dün de öyle oldu mesela. öyle oluyor hep. konuşamıyorum. bazen konuşuyor, küfrediyor, susuyorum. dinlemekle ilgili bir sıkıntım yok. hatta dinlemek öyle huzur verici...

o memlekete gittiğinden beri burada eksik bir şey var. işten çıkınca istisnasız her gün bir an "napıyorum" diye düşünüyorum. her iş çıkışı onu görmüyor olsam bile öyle büyük bir boşluk kaldı ki. bazen sadece onu görmek istiyorum. kimse olmasın. salçalı makarnaya sarımsaklı yoğurt dökelim. tencerenin hepsini mideye indirip sonra sızlanalım. karşılıklı kanepelerde uyuklayalım. bir şeyler konuşalım ya da konuşmayalım birbirimizin orada olduğunu bilerek uykuya dalalım. her şey her zamanki gibi olsun. canı yanmasın. şaklabanlık yapayım ben... olmuyor... gözlerim doluyor başka da bir şey olmuyor.

Çarşamba, Temmuz 02, 2008

15

Ben tanırım
Bu bulut bizim oranın bulutu
Hemşeriyiz ne de olsa
Benim için kalkmış, ta Sivas'tan gelmiş
Yurdumun bulutu
Başımın üstünde yeri var

Ben bilirim
Bu rüzgâr bizim oranın rüzgârı
Hemşerimiz ne de olsa
Benim için kopup gelmiş yayladan
Yurdumun rüzgârı
Kurutsun diye akan kanlarımı

Ben anlarım
Bu acı bizim ora işi hançer acısı
Bir ülkedeniz ne de olsa
Aynı dili konuşsak da
Anlamayız birbirimizi
Hançerin nakışı
Tanıdım acısından Sivas işi

Ben duyarım duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu
Binip kara bir buluta Sivas ilinden
Sivas rüzgârında uçup gelmiş
Helallik dilemeye

Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende ne de sende
Suç seni karanlıklara gömenlerde
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı olsa da bütün vicdan kapıları yüzüne
Bilmelisin bir yerin var canevimde

sivas acısı/aziz nesin

Salı, Temmuz 01, 2008

adım


(...)

mesela ben ip cambazı olamazdım. daha yürüyeceği yolları bulamaz ve ayırdedemez, içinde bir noktadan diğerine ilerleyemezken, hele ki içmeden sarhoş kafayla düz çizgide yürüyemezken kesinlikle olamazdım. mesela iki cambaz olsaydık biz, ben düşerken seni de düşürürdüm. aslında sen o ipte yürüyebilir miydin ondan da emin değilim.

yükseklik korkusu bir balkonun kıyısında tanışmış ya seninle, o balkonla tanışmak isterdim. vardığımız ve düşmek üzere olduğumuz kıyıların birbirine benzeyip benzemediğini bilmek güzel olurdu. ikimiz farklı yerlerde kaybolmak üzereymişiz. ya da farklı yerlerde kaybolup, yolu birlikte bulmuşuz. bulduğumuz yol öncekinin devamı mı? sanırım değil. eskiye dair çok fazla şey hatırlamıyorum.

el ele tutuşup yürümek gibi değil. karanlıkta biri uyuyup dinlenirken onu kollamak için uyanık kalmak, seni kolladığını bilerek uykuya dalmak gibi daha çok. ve daldığın uykuda iyice dinlenmek, uykudan sonraki nöbete hazırlanmak gibi. ben de tüm bunlarla birlikte yeni bir şeyi içindeyken öğreniyorum. öğrenirken yanılıyor, tökezliyor, çoğu zaman düşüyorum. ağlıyorum, burnum akıyor hatta, yine de küstüm oynamıyorum diyemeyecek kadar merak ediyor, seviyor ve öğrenmek öğrendikten sonra devam etmek istiyorum. muhtemelen yolun sonundaki vahaya ulaşamayacağız, yine de bir sürü vahadan geçip, kimsenin göremeyeceği karanlık ama muhteşem manzaralarla karşılaşacağız, yol bitmeyecek ama ben pişman olacağımıza inanmıyorum...


foto: http://www.flickr.com/photos/howaye/1365478035/

Pazartesi, Haziran 30, 2008

dev-A

vaktiyle* biri demişti ki bana; sadece sıkışıp kaldım küçük, karanlık bir odada ve yapacak bir şey bulamadım. inan sonuçlar çaresizliğimden çıktı hep.
(...)
sonra başka bir zamanda**, başka bir serim ve düğümün akabinde, başka birisi, ne yapılacağı zaten belli! diyerek, beni çaresizliğimi(zi)n sonuçlarına katlanmak zorunda bıraktı.
(...)
arada derin ve kooo...ocaman bir fark olsa da bu ortak duygu en çok arazlarımı bıraktı bana.
ve ben en çok çaresizlikten korktuğumu fark ettim***.




*2001yılınınbirhaziranı
**2003yılınınyirmialtıkasımı
***tamolarakbugünsevdiğimbirşarkıüzerinedüşünmeyeçalışırken

Perşembe, Haziran 12, 2008

...

yorgun, bitkin, keyifsiz hissediyorum. biraz da mutsuz belki. şimdi ben bunları söyleyince birileri elini ağzıma çat diye indirebilir, bunu da biliyorum ama. bu yani işte, ne yapayım. bozulan, kırılan, değişen bir şey yok. öyle ki ben aslında bu yüzden böyle hissediyorum. o kadar aynı ve o kadar değişmez ki hayattaki kimi kurallar. mahkumiyetler, mahrumiyetler yerinde sayıyor. o arada uzanan elleri de tutmak istemiyor insan. öylece kapanıp kalmak sadece.
enerjim yok. son üç senedir rayına girmesini bazen çırpınarak ve nefes alamayarak da olsa sabırla bekliyorum. bekledikçe değişen bir şey olmadığını görüyor, kötü hissediyorum. adalete ve "hak etmeye" inancım hala yok. yine de ister istemez bu hususu sorgulamaya devam ediyorum. keyifsiz insanların keyifsiz yüzleri, keyifsiz şakaları, keyifsiz ciddiyetleri son derece bunaltıcı. buranın tüm enerjimi emmesine tahammül edemiyorum. etmek zorunda hissetmiyorum da. niye durup dinleyip tekrar duruyorum bilmiyorum...

uçak

bu yazıyı çok önceleri okumuşsunuzdur belki. bahsetmiş de olabilirim hatırlamıyorum.
bu notu kendim için düşüyorum...




Küçük Prens’in uçağını düşüren adam

Cemal Süreya’nın dediği gibi, şu ölen genç adam, sizin sıktığınız kurşunun gidip hayatını durdurduğu genç insan “asker” değil “nişanlı”ydı. Saint-Exupéry’yi, uçağını düşürerek öldürmüş olmakla, “nişanlı genc”i öldürmek arasında hiçbir fark yok şüphesiz.


PARİS - Ekrandaki adamın adı Hors Rippert. Alman televizyonunun, özellikle spor programlarını yakın takip eden meraklılarının yakından tanıdığı birisi. Gelgelelim, 88 yaşındaki bu görmüş geçirmiş kişinin sözleri herkesi şaşırtacak nitelikte: 65 yıl sonra, Antoine de Saint-Exupéry’nin pilotluğunu yaptığı uçağı düşüren Alman savaş uçağı pilotunun kendisi olduğunu itiraf ediyor, tarifsiz sıkıntılar içinde

XX. yüzyılın, olağanüstü masalsı figürü Küçük Prens’i yarattığı için evrensel üne kavuşmuş yazarlarının başında yeralıyor Saint-Exupéry. Yazarlığının öbür cephelerine neredeyse haksızlık yapacak ölçüde öne çıkmış bir yapıt bu. Olağanüstü bir ahlâk dersi. Kızışmış bir çağa, baştan uca kana boyanacak bir döneme gönderilmiş yumuşak, derin, hiçbir kolaycı yargıya yer vermeyen bir edebiyat göktaşı.

Saint-Exupéry, başta “Gece Uçuşu” ve “Güney Postası”, pilotluk yaşantısından beslenmiş başka temel yapıtlarla da insan olma koşulunu kuşatmıştı. Asıl başyapıtı, bana kalırsa, ölümünden sonra oylumlu bir ciltte toplanan, bir bölümünü Tahsin Yücel’in dilimize kazandırdığı “Kale”ydi: Edebiyat ile felsefe arasındaki ayrım çizgisini yok eden bir yazı anıtı.

Trajik ve soru işaretleriyle dolu “sırra kadem basışı”, kişiliğinin efsanevi boyutu üzerinde durulmasını alışkanlık haline getirmişti. Arada, usul usul, terekesinde unutulan metinleri kitaplarda toplandı, annesine yazdığı mektuplar yayımlandı, “Küçük Prens”in arkasındaki, eşiyle aşkına dayalı bağlantılar kurcalandı.


Bir yandan da, ölümünü perdeleyen muamma sisini delmeye çalışanların ısrarlı çabaları sürüyordu. Sonunda, bir dalgıçla bir gazetecinin inadı define sandığını ortaya çıkardı: Akdeniz’in dibinde bulunan uçağının kalıntıları bugün Bourget’deki havacılık müzesinde sergileniyor.

Hors Rippert’e ulaşmayı başaran dalgıç-gazeteci çifti, bu yakınlarda “Son Giz” başlıklı bir kitap çıkardı, araştırmanın ve serüvenin bütün cephelerini aydınlatıyorlar. Onlara sorulursa, Rippert’ın ortaya çıkmamasının belirgin nedenleri arasında, II. Dünya Savaşı’na katılan Alman askerlerinin “kahramanlık” öyküleri anlatamamaları ön sırada yeralıyor. Rippert’i dinledim, kalıntıların kesin yeri saptanana dek, düşürdüğü uçağın Saint-Exupéry’ninki olduğundan emin olamamış.

Bu olayın kahredici yanlarından biri, Rippert’in, hem de genç yaşından başlayarak, sevdalı bir Saint-Exupéry okuru olmuş olması. Savaş sonrasında da, hayran okurlarından biri kalmış.

Saint-Exupery

İki Dünya Savaşı da, unutulması güç öyküler kaleme aldırdı edebiyatçılara. “Garp Cephesinde Yeni Bir şey Yok”un Erich Maria Remarque’ından Heinrich Böll’e, özellikle Alman yazarlarının yapıtlarında, felsefi altyapısını güçlü biçimde Karl Jaspers’ın çizdiği, altedilmesi olanaksızlık bir suçluluk duygusu egemendi.

Geleneksel silâhların ağır bastığı bu savaşlarda, günümüzün elektronik saldırılarından farklı olarak, taraflar, namlularının kendileri gibi birine çevrili olduğunu bilmenin tragedyasını derinden yaşamışlardı. Cemal Süreya’nın dediği gibi, şu ölen genç adam, sizin sıktığınız kurşunun gidip hayatını durdurduğu genç insan “asker” değil “nişanlı”ydı.

Saint-Exupéry’yi, uçağını düşürerek öldürmüş olmakla, “nişanlı genc”i öldürmek arasında hiçbir fark yoktur şüphesiz.

Lyon'da Exupery ve Küçük Prens heykeli

Ne ki, birinde, üstüne üstlük, torunlarınızın torunlarını bile gölgesi altında bırakacak bir durum yaşarsınız: Bir biçimde, aynı anda bir insanı, bir bilgeyi, bir yapıtın sahibi bir yazarı, milyonlarca insanın düşlerini süslemiş Küçük Prens’i öldürmüş olma konumuna düşeceksinizdir.

23 yaşını sürdüren Alman pilotuna kim acıyacak peki?

88 yaşındaki Hors Rippert’i dinlerken, o savaş kurbanı adına uçurum duygularına kapılmadan edemedim.

“Küçük Prens”e gelince: Eminim, çoğunuz, onu ‘bir zamanlar’ okumuştunuz. Bana öyle geliyor ki, bugün Dünya’nın ve Türkiye’nin hali karşısında, onu yeniden, dikkatle okumalısınız.



kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/news/440865.asp

Pazartesi, Haziran 09, 2008

-ık

kırılmaz bardak hikayesini hatırlıyor musun? hangi filmdeydi*, bir türlü dikiş tutturamayan damat** kırılmaz bardak satma işine giriyordu. kırılmadığını kanıtlamak için fırlatıp atıyordu bardakları. kırılıyordu hepsi birbir. hepsinde deniyordu tekrar. eve dönüyordu sonra, hem hayal kırıklığı hem bir parça mahçubiyet...

ona benziyor bazen.

"kırılmıyor bak, bak, bak bu defa kırılmayacak"





*aile şerefi
** şevket altuğ

ama

yapılacak o kadar çok iş var ki aklım almıyor. hiçbir şeye odaklanamıyorum ama hepsini birden halletmem gerekiyor. kötü değilim ama nasıl hissettiğimden de emin değilim. paniğe kapılıyorum. tamam her şey yetişecek ama nasıl olacak telaşı.
kısaca bütün cümlelerimin ortasında kocaman bir "ama".
ama geçecek bunlar da...

Çarşamba, Haziran 04, 2008

gün

...

işin en güzel yanı çok sevip, bunun altında bir şey aramamakta. soru sormamakta. "seviyorum çünkü..." diye başlayan cümleler kursan da "seviyorum, peki neden?" dememekte. her şey bu haliyle öyle güzel ki. şunu düşünüyorum ben; eğer "neden, neden, neden..." demeye başladıysan huzursuz eden bir şey var bir yerlerde. huzursuzluğun kökü kuruyana kadar güneşe bırakmalı, kavrulmasını beklemeli bu durumlarda. güneş altında her şey daha eski elbette ama şeklini almış ve kimliğini bulmuş aynı zamanda. o yüzden güneşin altına geçip soru sormayı bırakınca, mevsim hep bahar hissiyle yaşıyor insan. ve bu bir kandırmaca değil.

kavga etmeyi sevmiyorum. oysa herkes bilir son derece huysuzum. aksi ve küfürbazım bile. yine de kavga etmeyi sevmiyorum. azıcık sertleşince cümleler, ses yükselince ya da duramıyorum. orada olmuyor çoğu zaman ama tuvalete kaçıp, aynaya bakıp gözlerimin bir an önce kuruması için dudaklarımı sıkıyorum. sonra kafam sabit, gözlerimi tavana dikiyorum ki bu ağlamayı durdurmak için gerçekten iyi bir yöntem.

kavga edince aslında hemen "seni seviyorum nolur susayım ben her şey kabul sonra kızalım birbirimize" demek, sonra sarılmak istiyorum aradaki fiziksel mesafe engel oluyor, yetmezmiş gibi sadece "hmm demek öyle, anladım ben seni, tabi tabi..." huysuzluğuna giriyorum. oysa içim acıyor, ben konuştukça ve aksileştikçe kendi kendimi de hırpalıyorum.

her neyse. sonra bir şekilde sarımsaklı yoğurtlu patates kızartmasına geliyor konu. birisi diğerini ona benzetiyor. diğeri de onun çocukluğuna verdiği kıymeti ve bunun ilkokulun unutulamayan lezzeti olduğunu biliyor. öyle olunca "sarımsaklı yoğurtlu patates kızartması" dünyanın en güzel iltifatı oluyor.

neticede kılıçlar çekilince bile bir şey değişmiyor. ama sen değişmeyeceğine inanamıyorsun. tamam bu defa kesin değişecek, kesin bitti tüm güzellikler diyor, bunu toparlamak istiyor ama toparlayamıyorsun. sonra bir dahaki görüşmeye kadar gergin ve tedirgin, mutsuz ve pişman bekliorsun. ama bu arada hala "neden neden neden..." demiyorsun. güneş azıcık saklanıyor bazen de o mühim değil. yine de ışınlarından nasipleniyorsun.



demek istediğim. hayatımda duyduğum en güzel şey
"eğer sihirli güçlerim olsaydı onları sadece seninle paylaşırım"
diyen sesti.
hayatımda duyduğum en güven veren,
bana güven duyulduğunu ve
fevkaladenin fevkinde -bu nasıl yazılıyor bülent?- sevildiğimi
en çok hissettiğim cümleydi.
bunu söyleyen adam
beni mutluluğa boğuyor.

Pazartesi, Haziran 02, 2008

güçmekan

bırak sırtını dayamayı, sırtını kimseye dönme. kimseye bi şey deme. dediysen de hatırlama. inkar etmeyi öğren. kabullenmeyi öğrenme, kabullenmeye alışma da. tüm dengeler birilerinin parmak uçlarında, oradan oraya... uzaktan bak. kimseye yaklaşma. elinden geliyorsa tuvalete saklan. klozetin üzerine otur. ayaklarını yukarı çek. hayır sıçma. ses de çıkarma. herkesi duy, kimseyle konuşma. sana gülümseyecekler, sakın şaşırma. yine de aldanma. gülümserken gözlerini yakaladılarsa sen de gülümse, mümkünse gözlerinin ışıldamasını sağla. birilerinin sana bunları fısıldadığını şimdi unut, ama söylenenleri sakın ola unutma.
her şeyin farkındasın ama çaktırma. olumsuzluk ekleriyle birbirine eklemlenmiş emir kiplerini, kendi kendine söylediklerin gibi kabullen. kabullendiğini kimseye belli etme. tuvalete kaçamadığın zamanlarda sakın saklanmaya çalışma. onların arasında, koşturmaya başla. mümkünse tüm sohbetlerin odak noktası ol. ama odağın kaymasına da mani ol. sen kendini bil, gerisini asla bilemeyeceğini unutma...
birilerinin gözlerini yüzüne, kulaklarını ağzından çıkanlara diktiğini sakın unutma.

Pazartesi, Mayıs 26, 2008

n.b.c.

"tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme..."






onun yaptığı
söyleyecek bir şey bırakmamak,
iç acıtmak,
düşündürmek, düşündürmek...

düş gibi...

biliyorum, kaç zaman oldu görmedik birbirimizi. gördüğümüz anlar da hep başka zamanların arasına sıkışmış, koşturarak özlem giderilmiş, başkalarının gözlerine bakılmış arada, gülünmüş, gülünmüş neyse ki çok ağlanmamış, ağlama ihtiyacı duyulmamış zamanlar oldu. hemen geçti, sonra "ama daha sarılamamıştım" diye geçirdik içimizden. "daha üç güne tamamlayamadık..." bu yüzden aslında son bir yıldır doğru düzgün görmedik birbirimizi. gördükçe yetirmeye çalıştık zamanı ama ne yetti, ne yetişebildi. zamanı verimli kullanmak filan, hepsi yalan oldu.

şimdi saçma sapan bir duygusallık gibi duracak. ben bunları tekrar okursam bana da farklı hissettirmeyecek. ama hayatımın öyle bir yerini anlamlandırıyorsun ki... bir sürü şey oluyor her gün. saçma sapan bir sürü şey. "dur" diyorum bunu söylemem lazım. sonra neyi söylemem gerektiğini hatırlayamıyorum bir türlü. güzel şarkılar çalıyor, "dinlemeli" diyorum. biri bir şey söylüyor, "bunu duymalı" diyorum. seni görünce anlatma telaşımdan, dinleme telaşımdan, sorup öğrenme, sormadan söylemeni bekleme telaşımdan unutup gidiyorum. her şey nasıl da önemsiz oluyor. ben yetişmeye çalışıyorum, geç kalmayayım diyorum, beceremiyorum ama yine de bir şeyin değişmediğini görüp mutlu oluyorum.

kendimle yüzleşmeye başladığım uzuuun bir sürecin "tam olarak" ilk anında yanımdaydın. ilk anda sıkılıp elimi bırakmadın. bir bahçede, bir sürü insana rağmen hepsinden izole, sıcak havanın altında, nereden geldiğini bilmediğim bir sürü cümle ve bir sürü sessizlik döküldü kaldı. şaşırdın, üzüldün, sevindin, durdun, ağladın, baktın, güldün, baktık, güldük, geçti. o gün geçti... sonra devam etti. sen yine sıkılıp bırakmadın. sen elimi daha çok sıktın, beni silkeledin, uyandım. ben "tam olarak" uyandığım anda yanımdaydın. kapalı bir bahçede, sigara dumanıyla sarılmışken, ben tam karşında otururken yanımdaydın. belki ikincisini fark etmedin bile ama yine yanımdaydın. ben uyanmaya başladığımı hissettiğimi de ilk sana anlatmıştım...

sonra -hepsinden sonra değil, bazılarından sonra ama bazılarından da önce- senin canını yaktılar. senin canını yakanları öldürmek istedim. canını yakanları öldürmeyeyim, senin bu hissimden haberin olmasın diye "durdum". insanların aptallıklarına ve acımasızlıklarına şaşırdım. ben buna şaşırdıkça sen kendini aptal sandın. o zaman sadece asıl "gerçeğin" sen olduğunu anlatabilmek istedim.

canın yandı. senin canın yandıkça, gözlerin yandıkça ben sırtımı dik tutmaya çalıştım. sarıldım mı hatırlamıyorum ama öfkeme yenilmeyeyim, bulup da suratlarına tükürmeyeyim, sen de kendini suçlu hissetme diye sadece "durdum". aklım seni küçük bir çocuk gibi yatağına yatırıp, üzerini örtmekteydi, "saçlarını da toplayalım şöyle"...

gülümsüyorsun. hani bazen doluyor gözlerin -ki bu kaçınılmaz sanırım:)- yine içinde bir yer gülümsüyor. histerik kahkahalarımızın ardı ardına dizildiği zamanlardan farklı, içinden taaa içinden gülüyorsun. ama biliyor olmalıydın, somut örneklerim vardı elimde. inanmadığım hiçbir şeyi söylemedim. bunu biliyor, bana inanamıyordun. ama gerçekten, gözlerin kurusun, omuzların dikleşsin diye değildi hiçbiri. zaten öyleydi. öyle olmasaydı, sadece "bundan sonra böyle, kabullen" derdim. demedim...

seni seviyorum. saçların çok güzel, onları da seviyorum. sonra kurduğun cümleleri seviyorum. kurduğun cümleler benimkilerle savaş halinde olduğunda bile seviyorum. artık bunu sorgulamıyor oluşuna çılgınca sevinip, içten içe bunu çaktırmamaya çalışıyorum. "sitem etmeyeyim, zaman onun için hızlı geçiyor" diyebilişine, bunu bana söyleyebilişine, kendimi kötü hissetmeyeyim diye "özledim, neden görüşmüyoruz" hatta "hadi buluşalım" demeyecek kadar, hassas, düşünceli, ince oluşuna hayranım. beni tüm sevdiklerimle sevişine; "kıymet veriyorsa bir şey vardır" deyişine; kimsenin anlayamayacağı kadar saçma kararlarıma, tavırlarıma, tepkilerime, tepkisizliklerime, benim gibi bakabilip anlayış gösterişine; haklısın diyebilişine; haksızlıklarımı söyleyebilişine; "beni sevme" demekten vazgeçişine... hepsine hayranım.

bir sürü peşpeşe üç günümüz, beş günümüz, aylarımız olsun, dipdibe yaşayalım diliyorum. bir sürü defa bir sürü insana "biz hiç ayrılmadan 72 saat geçirdik" demeye devam etmeyi diliyorum :)

sen varsın. ben bunu biliyorum. varlığını düşünüp güçlü hissediyorum...

Salı, Mayıs 20, 2008

köt(ü)

doğrusu, bunu ne kimsenin bilmesi ne de kabul etmesi gerekir. yine de söyleyeceğim. ben kötü biriyim. ergen çocukların "benden uzak dur! sen çok iyisin ama ben seni kırar, incitirim. bu yüzden seninle sev-iş-ir(im) ama ben henüz sevgililik mertebesi için yeterince iyi (!?!) değilim" deyişi gibi değil tabii...

bu arada bu ergen çocukların 17 yaşından büyük olanlarını da görüyoruz, 30larını bulmuş olanlarını da ama bu bambaşka bi konu.

hani mesela hiçkok'un (ki rahmetliden hem korkar hem severim) anlattığı beyts gibi olabilirim diye korkuyorum. ruhumu kılıktan kılığa sokabiliyorum. kötülük bunun neresinde diyenler varsa hala, ürkütücü noktaya da değiniriz; birinden birşey/ler öğrenmek istediğimde onun konuşmak istediği kişi olabiliyorum. bu belki meslek hastalığı gibi bi şeydir, emin değilim. yine de bundan ürküyorum. iki yüzlülük filan değil, yalan söylemek de sayılmaz çok fazla o zaman beni rahatsız eden nedir, ürperme sebebi bunun neresindedir bilmiyorum.

tamam itiraf noktasına gelelim. hayatta en çok kendim olamamaktan korkuyorum. her zaman kendim olabildiğim söylenemez ama günün birinde kendimi tamamen unutup, üzerime 3 beden büyük bir ceketle 2 beden küçük bir pantolon giymekten korkuyorum. sonra kıyafetlerimi nereye bıraktığımı da, aslında hangilerini giymekten zevk aldığımı da hatırlayamamak... fena... işte bu yüzden bir başkası (gibi) olabilmek rahatsız edici.

belki de burayı bu yüzden sevmiyorum. ne kendim, ne de başka bir "insan" olabiliyorum...

klasik geyiklere hiç girmeyelim. "iş hayatı insanı nasıl da değiştiriyor. kimlere neler diyoruz. kimlere gülümsüyoruz. kimleri ezip kimleri yüceltiyoruz"ları duymaya ihtiyacım yok. dahası tahammülüm de yok. çarka kapılmak mesele değil ama sonrasında dolanıp kalmak da korkutucu. bunu bildikten sonra duyduğum rahatsızlığı da anlıyorum. şunları yazarken, iki adım öncesine dönünce bile kendimden rahatsız oluyorum. ben kötü biriyim.

tüm art niyetleri bilip de kendime saygımdan sesimi çıkarmayarak, kendime saygımı yitiriyorum. ne saçma değil mi? paradoksal mı? o da olur... ama kendimi sevmeyi ve önemsemeyi
öğrenirken, kendimden koşar adım uzaklaşıyor gibiyim. bencil olmak zor değil ama kabullenebilmek esaslı bir yapı gerektiriyor.

aslında esaslı yazmamıştım ama bugün akıllı uslu olalım yine. esasında ağzım bozuk.
bundan da rahatsızım. hani küfür bilmeyen küçük, masum ve
sonsuza dek sevimli kızlar gibi olmak istiyorum.


kendimi seviyorum. evet hani bunu artık tartışmıyorum. hatta bazen kendime "aferin" diyor, sırtımı sıvazlıyorum. ama yine de tam bir barış sağlayamıyorum. anne-kız çekişmesi gibi belki. sürekli bıdırdanıyoruz birbirimize, sarılıp kalıyoruz ama bıdırdanmaya devam ediyoruz. ya da sadece kabullenme aşamasında zorlanıyorum. nedir bilmiyorum. tanıyorum. öğrenemiyorum belki ama fikir sahibi oluyorum. elimden geldiğince şefkat göstermeye, aslında haklı olduğuma, aklımdan geçenle, sevdiklerimle filan çelişmediğime ikna oluyorum. artık "mutluyum ama böyle olmamalı" demiyorum mesela. bu ona benzer bir durum esasında.

anlatamadığımın farkındayım ama... açık söyleyeyim...
sanırım ben kendi ergenliğimin kimlik bunalımından yeni yeni çıkmaya çalışıyorum. başarılı olmayabilirim ve hatta hata da yapabilirim. hepsini kabul ediyorum. ama kabullenemediğim hususlar içinde debelenip duruyorum. bir yanda hayat ve acı gerçekleri, bir yanda rüzgar ve dalgalar... diğer uçta ben duruyorum. arkamda sevdiğim her şey, düşündüğün ve inandığım bir sürü şey. orada öylece bir yolda yürümeye çalışıyorum. bazen rüzgara takılıyorum, dalgalar da varıyor ayaklarıma, sonra "gerçek öyle değil" diyor bazıları. ben adım adım yürümeye çalışıyorum. hatalarımla birlikte ben buyum.

ve yine de başa dönersek, evet ben kötü biriyim de. bundan memnun da değilim. kulağımı da çekiyorum. ama ben çekerken bir yandan diğerleri de asılıyor öbür kulağıma. kafamı ne yana çevirmeliyim emin olamıyorum. bütün mesele bu aslında. hangi kulağım koptuğunda rahata ereceğim, olmaktan korktuğum kişiye dönüşünce vicdanımı kendime bulabilecek miyim... bilmiyorum... bilmek...

henüz bilmek istemiyorum...

Pazartesi, Mayıs 19, 2008

an

bugün, annemin bir kez bile "ben çocuklarımı ne zorluklarla büyüttüm" demediğini fark ettim. bu cümle nasıl bir sakızdır ve benim annem nasıl bir canlıdır şaşırdım. bi gün ona da demiştim, "eğer bi gün biri olabileceksem, ben sen olmak istiyorum. başkası değil..."


gözlerim doluyor durmaksızın...

Cumartesi, Mayıs 17, 2008

söz

goncagül, sözler vermiş kendine. onu hatırlarsınız muhakkak dizilerinden. en azından yüzünü daha önce görmüşlüğünüz vardır kesin. şimdi bi şarkı yapmış, o kadar güzel yapmış ki... sürekli bir tekrar halindeyim ben... dinleyin...

link

sözler verdim kendime
sözler aldım senden de
kimseden bir şey ummadan
devam etmek, soru sormadan
kör olup kapılmadan
ne istediğime bağlı her şey
sadece memnun edilmek

belki hayattan bir hediye
hiç beklenmeyen bi vakitte
mutlu olmak
eğlenmek
karanlıktan uzak
ateşe atılmadan
yaşamak

kimseye bir şey söylemeden
sessizce çekip gitsem
en sevdiğim şehirde
iyi zamanlar biriktirsem
canım istediğinde geri dönsem
herşey eskisi gibi görünür mü?
(ama) böyle sevip sevilirken
isyan etmek gereksiz mi?

Perşembe, Mayıs 15, 2008

karman (part bilmem kaç)

sanırım zaman zaman evde unutuyorum özgüvenimi. o zaman böyle eve gidip ben de, yatağa kıvrılmak, kıvrıldığım yerde uyuyakalmak istiyorum. ama kimse gelip örtmesin üstümü. kimse hatırlamasın da varlığımı. tamamen unutulmuş olayım. hani o öyle bir durum ki, mümkünse öncesi ve sonrası olmasın. bi de şey var mesela özgüven de, ağrımadığında varlığı unutulan organlar gibi, olmadığında hatırlanıyor. ne acıklı oysa hani bilse insan o hep orada duruyor.

aşık olduğum adam eski kız arkadaşından "kendine onun kadar saygısı olan biri yoktur" diye bahsederdi. hatta şimdi bahsetse yine öyle bahseder eminim. o zaman ben kendimi kötü hissederdim. kendimi kötü hissedip bi de bu kötü hissiyat yüzünden içimden "benim özsaygım nereye kayboldu" derdim. şimdi dese, yine derim sanırım. kendine saygı duymakla duymamanın arasındaki çizgi tam olarak nereye ve nasıl çizilmiş? ve ben zavallı mıyım? ayrıca şu da var bak şimdi "sevgilinin eski sevgilisi" de nereden çıktı? girmiş miydi ki?

neyse...

ben şimdi yine bir çeşit buhranın kıyısındayım. dışarıda hava o kadar kapalı ki, içerisi ışıklarla aydınlatılamıyor bile doğru düzgün. bir de soğuk var, üşüyorum. beynim yavaş yavaş donduğundan herhalde, düşünemiyorum. biliyorum eğer donacak olsa beynim en son depresif hücreleri ölecek. sadece donacak olsa değil, yanacak olsa da diğerleri önden gidecek eminim. canım sıkılıyor bir şeylere. üstelik üzüldüğüm andan bir sonrakinde hatırlamayacağım kadar gereksiz hususlara takılıyorum. yine de daralıyorum. hava kapalı, ondan oluyordur diyorum.

şimdi düşünüyorum. ne çok insanla ne çok duygu sıralamışım hayatımda. ama en çok özlemeye yatkınım. yanımda, yamacımda olunca, hani sırtımı dönünce bile özleyebilen biriyim. gece uyuyup da sabah uyandığımda ölür gibi özlemiş uyanabilen biriyim. ne diye böyleyim? herkes her dakika yanımda olsun. mesela bütün anılarının içine saklanayım, onlar benim anılarımın öznesi olacaklar zaten.

(gitti. gidişi üzerine konuşmamaya karar verdim. dimdik durabilmek zor olmayacak. özlesem de kavuşur, yapışırım o da biliyor işte. neyse özledim şimdi daha da özleyeceğim ama kavuşmalarımız hep muhteşem olmadı mı? neyse...)

şimdi dün öyle kuru kuru vedalaşırken...
nası desem. kim kime böyle güzel böyle içten sarılıyor. bu insanlar gerçek mi hayal mi kuruyorum diyorum. böyle yanaklarını filan sıkıyorlar, küçücükmüşsün yine gibi hissediyor ama o zamanlardaki gibi utanıp kıyıya çekilmiyorsun. sonra tabii ki hemen özlüyorsun. gördüğün anda duyduğun huzurla susup kalabilirsin, orada öylece uyuyabilirsin o kadar mutlu oluyorsun. sonra yine vedalaşıyorsun. bu karmaşık hususu daha da karmaşıklaştırdım ama... şöyle diyeyim... "vuslat uykumu getiriyor benim" :)

oh bi kısım kustum rahatladım, kendime geldim. diyeceğim şuydu;
o kadar çok güzellikle temas halindeyim ki acayip şanslıyım.
o kadar güzelsiniz ki hepinize ayrı ayrı hayranım...

dur lan en başta diyeceğim bu değildi...
neyse diyeceğim bu olsun, havalar da ruhumu daraltmasın bi zahmet..

.

Çarşamba, Mayıs 14, 2008

fereş

artık seni öldürmek istemiyorum. sadece ölmeni istiyorum. "sadece" ölmeni değil, sürüne sürüne ölmeni istiyorum. ama bundan haberim olmasını istemiyorum. eskiden adını aratıyordum google'de filan. nerede ne yapıyorsun belki görürüm, senden bir haber görür, seni hatırlar daha da öfkelenirim, belki gazetelere düşmüşsündür de onu görürüm diyordum. ne oldu bil! artık yoksun!

kafamın içini kaplıyordun ya hani, hani beni görünce bir yerde gözlerini dikiyordun üzerime, yine ve hep o iğrenç adamı (kendini yani bi başkası değil) hatırlatıyordun ya. sanırım görsem yine seni, karşımdakinin sen olduğunu anlamayacağım bile. bu ne büyük lüksmüş! hayatımın odak noktasının değişmesi ne güzelmiş. öfkenin ne olduğunu çok iyi bilerek, onun acıya dönüşmesine izin vermiyor olmak ne güzelmiş.

dün seninle ilgili bi şey anlatım. anlattım, güldüm ve artık orada olmadığını gördüm. aylardır kabus görmedim. aylardır üzüldüğüm şeylerden uzayan yolları sana çıkarmadım. ve sen yüzyıllardır yok gibisin. bu ne güzellik!

senden hala nefret ediyorum. senden hala tiksiniyorum. ben büyüdükçe, başka insanlar tanıdıkça, başka yerler gördükçe de hatta onları gördüğüme seviniyor, senden tiksiniyorum. tiksitim sevincimi gölgeleyemiyor ama, çevrene acıyorum. ailen var ya. bi ailen var ya seni hasbel kader hayata fırlatmış bi ailen... onlara acıyorum. nasıl bir ruh hastasıyla, nasıl bir sapık ruhla, nasıl bir mahlukla bir arada olduklarını, başını nasıl okşadıklarını filan düşünüyor, acıyorum. hayatına girip çıkanlara da acıyorum. küçük beyninle ne kadar masum bi bebeksin ama sen. ben sana bunları nasıl söylüyorum?

böyle manyak gibi anlatasım var sana. hani "sokakta ıslanmış küçücük yavru köpek" bakışlarınla yemek bile yiyemediğini anlattığın anlara nasıl da güldüğümü, aspirinle intihara meyletmişken ak sakallı dede tarafından kurtarıldığını anlattığın hikayelerine ne çok gülüyorum hala bilsen diyesim var. sana da acıyorum sanırım. yok hayır bunu başaramıyorum işte. sana acımayı başaramıyorum. beynin küçük ama ben sana acıyamıyorum, sen bi zavallısın, karaktersizin ve hatta şerefsizin daniskasısın ama ben sana acıyamıyorum. ah zaten şerefsiz demişim, nasıl acıyayım değil mi?

şu yazdıklarımdan haberin olsa, bunları benim yazdığımı bilsen mesela acaba anlar mıydın senden bahsettiğimi? sanmıyorum ama diyelim ki anladın, biraz olsun basar mıydı acaba kafan sana duyduğum nefretin sebebine? tamam bu kısmı benim gerzekliğim ama acaba hiç, bir insanın hayatının en az 5 yılını çalmış olduğunun, ömrünün ortasında koca bir yarık açtığının, aklına sonsuza dek silinmeyecek bir şeyler yazdığın, güvensizliği ve pisliği ve tiksinme duygusunu ve nefreti öğrettiğin geldi mi aklına? sanmıyorum ama acaba bana "ben senden daha çok üzüldüm emin ol" derken şaka yapmış olabilir misin? yine sanmıyorum ama acaba bana "neden" derken gerçekten korkmadın mı sayacağım ve senin de benim kadar bildiğin nedenlerden? kime ne bunların cevabından? bana ne mesela :)

iyi ki yoksun! iyi ki cesurmuşum! iyi ki kötüymüşüm! iyi ki senden sonra yoluma devam edebilmişim! iyi ki -bazen inancımı yitirsem de- hep ayağa kalkabilecek gücü bulabilen bi insanım! iyi ki ben kendimim! iyi ki sen varken de yokken de hep kendim oldum! iyi ki zaaflarıma yenilmedim! iyi ki korkularımın önünde boynumu bükmedim! iyi ki korksam da yürümeye devam ettim! iyi ki kalbime girip her yanı kemiren canavarla mücadele ettim! iyi ki şu an içimde zerre kadar sızı yok! iyi ki yoksun!

elbette hatırlayacağım, canım da yanacak. ama sebep sen olmayacaksın. sana küfür edeceğim ve hep en kötü şekilde ölmeni dileyeceğim ama umrumda olmayacaksın. garip ya da çelişik dursa da bu böyle. yoksun! bu ne büyük huzur...

Salı, Mayıs 13, 2008

aydede

herhalde yazdıklarını -kısmen- buraya aktardım diye kızmaz. ki kızamaz da burayı okumadığı için ruhu bile duymayacak ama olsun. bu satırlar bana gönderildikleri anda mülkiyetim altına girdiler... -mülkiyet?

neyse...


"Evet, doğrudur! Dün bugünden daha bir az arıza duruyordu, çevremizde bişeyler titriyordu ama dökülmüyordu. Şimdi etrafımızda bişeylerin pıt pıt pıt damlayarak eriyor görünmesi aslında sıcak bir yaz gününde hevesle aldığımız külah üstü top top dondurmanın erimesi gibi, belki bir kısmı eriyip damlayacak ellerimizi yapış yapış yaparak ama her zaman en tatlı yerleri ağzımızdan boğazımıza doğru serinlete serinlete ilerleyecek. Yeter ki üstüne su içelim ki hasta etmesin bizi.

Biz masalların tatlı tombiş çocuk kahramanları, biz içinde hala saklambaç ebesi olarak 100den geriye sayanlar, biz çizgi film saatine kadar haberlerin sıkıcı yavanlığına göğüs germiş süt kokulu yiğitler! Bir gün büyüdük ve hep yenildik sandık şanlı tarihimize rağmen. Halbusi hep ebe mi kaldık yerden yüksek oynarken?"

,

dün sokağın ortasında tek başıma tepine tepine ağlamadıysam gücümle güçleneceğini bildiğimden...
bırakmam tuttuğum eli, hayatımın yarısı -hayatımın neredeyse tamamı- düşmene izin vermem mümkün mü?

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

doğumdüğümdüğün

biliyorum boktan şeyler anlatıp duruyorum. normalde kaygı dolu bir insan olmama rağmen burada nasıl "baydım" endişesi taşımadan anlatıyorum, nasıl gevezeleşiyorum (normalde geveze değilimdir. hatta hiç konuşmam. dut yemiş bülbül misali köşede oturur süzüm süzüm süzülürüm), nasıl oluyor da oluyor kim ne anlayacak diye düşünmüyorum? bunları daha önce tartışmıştım kendimle. ve kendimle tartışırken bu sorgunun yersiz olduğuna karar vermiş, sonra kaldığım yerden anlatmaya devam etmiştim. işte şimdi burada -da- anlatmaya başlayalı bir yıl oldu.

düşün, bir yılda ne çok şey değişir. hele ruh hali, o herhalde milyon kez değişir. blogun girişine astığım tabelada anlattığım her şey sırayla ve bazen düzeni bozarak rastgele çıkıp geldi, gitti sonra geri geldi. biliyorsun işte, tutarlılığı arasam da bulamıyorum. bu yüzden bulamadığım için endişe etmiyorum. yani demek istediğim aklımda zikzaklar çiziyorum ve bundan şikayet etmiyorum artık.

tutarlı bir ruh halin olduğunu söyleyebilir misin? eğer söyleyebiliyorsan bir soru daha, bundan hiç sıkılmıyor musun? ruhta tutarlılık intihar sebebidir kanımca. mesela üzülsen üzülsen, ama sonuna dek iniş ve çıkış olmadan üzülmeye devam etsen... işte o noktada geliyor ya bilek kesme eylemi... bitmiyor, biteceğine inancın kalmıyor... ya da tam tersi olsun sürekli gülümse... tamam bu intihar ettirmeyebilir ama sıkıcılaşabileceğini de inkar etmeyiz herhalde...

neyse ne diyordum? bir yıl diyordum. bir yılda ne çok hayıflandım, memnuniyetten ne çok uzaklaştım, ne çok ne çok ne çok kötü şey anlattım... ama şimdi durunca, durup da bakınca diyorum ki "lan biraz toparladın sanki kafayı? eskisi kadar karanlık değil ortalık. aslında sandığın kadar da karanlık değilmiş. (talisman öyle demese de) ergenlik soluk aldırabiliyormuş..." işte bunu gerçekten bu bloga bakıp söylüyorum. ne acayip. kendimi ancak başkasıymışım sanarak ölçüp tartabiliyorum.

bir sürü insan okuyorum (insan okumak! bu da acayip). buradan başlayıp başka çatallara ayrılan yollarda nereden bulduğumu hatırlamadığım insanları okuyup duruyorum. merak ediyorum. ne kadar güzel anlattıklarına bakıp mutlu oluyorum. canım sıkılıyor, okumadan geçiyorum. ama şunu fark ediyorum, bir yerlerde hepsiyle kesişiyorum. başka insanlarda, başka kitaplarda, bambaşka deneyimlerde, hiç alakam olmayacak ruh halleriyle, okumaktan keyif alma yöntemiyle kesişiyorum işte. bu yüzden blogları seviyorum. kendi blogumu başkasınınmış gibi seviyorum. birinci yılımızı ne anlatmak istediği belli olmayan bu yazıyla kutluyorum.

ne diyordum...

"ben bi gün..."