Perşembe, Ağustos 30, 2007

hiç

hiçbi şey yapasım yok.
bi şey yazasım da yok, okuyasım da...
hiçbi şey demek hiçbi şey demek işte...

yani bi süre, belki de çok uzun süre burada olmam herhalde...
bundan kime ne bilmiyorum ama kendim için not düşmek istedim...

hoşçakal...

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

çamur/sergüzeşt

insanın içine işleyen cinsten "ağır" bi şarkı bu...
bildiğin arabesk...
bildiğin iç parçalayıcı...
bildiğin...
bu şarkıyı yapan adamların yaz başında dağılmış olduklarını bilmek, en azından benim için, üzücü...
bencilce bi şey ama benim daha çok dinleyesim vardı kendilerini...
dinlerken hissettiğim şeyin samimiyet olduğunu söylemesem de olur sanırım...

nisa, teşekkür ederim...

...
bırak anlatayım
sarhoşum öyle
sarhoşu da geçtim
n'olacak böyle
hayatlar içinden hayat seçmişim
hiçbi' şey fark etmez
kendimden geçmişim

şair giden geminin ardından bakar ya
bakar da kendini zora sokar ya
bazen bir itin duası tutar ya
çok uzaklarda o gemi batar ya

ah beni unut
bitir beni
gidiyorum
ya unuttum
ya vazgeçtim
bilmiyorum

yarim ateş olmuş
üiçinden geçmişim
kim ektiyse ekmiş
,ama ben bitmişim
hiç boşalmadı ki bardak hep dolu
her şeyin var bi sonu
yok başka yolu

şair giden geminin ardından bakar ya
bakar da kendini zora sokar ya
bazen bir itin duası tutar ya
çok uzaklarda o gemiş batar ya

ah beni unut
bitir beni
gidiyorum
ya unuttum
ya vazgeçtim
bilmiyorum

***yeri gelmişken dileyene şarkıyı e-mail aracılığıyla
gönderebileceğimi de eklemek isterim...

Salı, Ağustos 28, 2007

sır

bazen kimseye anlatmayacağınızı sandığınız bi şeyi oldukça rahat ve ayrıntılı anlatırken buluyorsunuz kendinizi. sonra ona, "bunu nasıl yaptığıma inanamıyorum" diyorsunuz. anlatırken hissettiğiniz rahatlık, anlattıklarınızı aklınızda taşırken hissettiğiniz sıkışma duygusuyla çelişiyor. anlattıkça azalıyor azalıyor... karşılıklı konuşma esnasında, henüz duraklama ve uzaklara bakıp düşünme aşamasına gelmeden tam önce hissettiğiniz huzurla kendinizi tebrik ediyorsunuz.

sonra, tüm bunların en sonunda anlatmaya başlamadan hemen önceki andakine benzer bir his, pişmanlığa benzeyen bir his... "bu konuyu hiç açmamalı mıydım, bunları hiç söylememeli miydim, bilmesine gerek var mıydı, benim hatırlamamın bir anlamı var mıydı, bana bir daha bunu sorar mı, daha fazlasını bilmek istemez mi, beni sıkıştırmaz mı, yalan söylediğimi düşünmez mi, abarttığımı sanmaz mı, benim hatalı olduğuma inanmaz mı, tüm bunları benim söylemiş olmam ondaki beni değiştirir mi, ben artık o bunları biliyor diye uzaklaşmaz mıyım, susmaz mıyım, durmaz mıyım, aklımdaki soruların sayısına mukayyet olamaz mıyım... o... acaba bunların hepsini unutmuş gibi yapamaz mı?" hissin adı tam olarak bu...

işte sonra az önce bahsi geçen ve kısaca panik karmaşa pişmanlık (pkp) dediğimiz hisse gömülürsünüz. pkp sadece ikisi aşağı biri yukarı bakan uzun çubuklardan oluşan bir his değil. pkp daha çok aklınıza batırılmış çubuklardan oluşmuş bir yanma duygusu. o yanma duygusuyla yanaklarınıza hücum eden kanın ısısı ya da. karşınızda oturanın tepkisine göre akacağı mecrayı değiştiren bir his bu.

geçen gün fark ettiğim üzere sadece benim hissetmediğim bir duygu bu. insanların sırları var. büyük ve altından kalkamadıkları sırları. sonra birisiyle paylaşınca, yani sır olmaktan çıkınca, şaşırtan, afallatan sırları. pişmanlığın tam ortasına oturtup bırakan sırları mesela. işte yanakları kıpkırmızı bırakan, çoğunlukla göz yaşlarına boğan, bazen sesi titreten kimi zamansa taş gibi oturup, duvar gibi konuşmanıza neden olan bu sırlar ve burların yarattığı pkp işte...

tam olarak istediğimiz nedir hayattan, neyi, kimden ve neden saklarız bilemiyorum. ya da neden birileri bize saklamamız, mümkünse unutmamız, hatırladıkça azaba dönüşen, yıllar geçince küçücük kalan ama küçücük kalmasıyla hissettirdikleri arasında doğru orantı bulunmayan bu şeyleri neden verir, neden varlıklarını bildirir ve hatırlatır bilemiyorum...

ve zaman geçtikçe, büyüdükçe, sırlar eteklerden döküldükçe fark ediyorum ki, hepimizin sırları birbirine benziyor. hepimiz susuyoruz mesela. hepimiz yokmuş, olmamış, kimse görmemiş, duymamış ve konuşmamış gibi davranıyoruz. ne oluyor sonunda bir cafede öyle bakarak birbirine ağlıyorsun, anlatıyorsun, sonra ağlıyor, anlatıyor, bir başkası oluyorsun, susuyorsun, bir başkası oluyor utanıyor, sen anlatıyorsun, o dinliyor başka bir şey anlatıyor...
belki de büyüdükçe sır filan kalmıyor...

---

sır deyince bir de bu var...
ahmer

---

sırlar ve pişmanlıklardan başka bir şey belki de bu. bir şeyi aynı anda hem saklamayı hem anlatmayı istemekle alakalı aslında. dahası bu ikisinden biri baskın çıkamadığında yaşanan "işin içinden çıkamamazlık" halinin, ki buna kıvranmak da diyebiliriz, üzerinizde yoğunlaştırdığı sıkıntıyla mücadele edememek aslında. yani diyorum ki, tüm bunlar ne yaptığını, yapman gerektiğini tam olarak bilememe hali. neyin seni rahatlatacağından emin olamama hali.

ama asıl düşündüğüm şey şu. bu esasında "anlatayım ve bitsin artık" isteği. bunun devamı da kişilere ya da durumlara göre değişebilir tabii "biri bana yol göstersin"den "biri sıkıntımı benim yerime taşısın"a kadar gidebilecek geniş bir amaç-yöntem-sonuç küpü, dikdörtgenler prizması ya da silindiri... bunun adı her neyse, olması da olmaması kadar dertli...

ne anlattım, ne dedim ya da demedim kestiremiyorum aslında ama şunu söyleyebilirim. insanların anlattıkça iyileşebileceğine inananlardanım. sonunda, ortasında, başında ne hissediliyor olursa olsun anlatınca havaya karışıp kayboluyor bazen bir şeyler. sonra toparlanıp tekrar yüklendiklerini de inkar edemem ama yine de dünyayı tek başına sırtlamak ya da işin bir ucundan tutmak arasında dağlar kadar fark var... ya da dünyalar kadar... bilemedim...
işte o yüzden...
öyle...

Pazartesi, Ağustos 27, 2007

adım hıdır elimden gelen budur...

bazen hayatıma kattığım insanlara verdiğim değeri sorgulama aptallığına düşüyorum ya...
bazen de henüz hayatıma dahil olmayan insanlara duyduğum ve eğer hak edemezse zamanla azaltacağım sevgiyi, karşımdakinin insan oluşuna verdiğim değeri, hayvan sevgim bi yana "insan sevigisi"ni taa içimde hissediyor oluşumu kendime kızmak için sebep olarak sunuyorum ya...

öyle zamanlarda gerçekten kendime büyük haksızlık ediyorum...

benim için yanlış olan bunu yapmayışım olurdu. çünkü bu önüne geçebileceğim, değiştirebileceğim bi şey olmadığı gibi önüne geçmem ya da değiştirmem gereken bi şey de değil. buyum ben, böyleyim... sakin olduğum zamanlarda bu konuda hata yaptığıma inanmıyorum. yapabileceğimin en doğrusunu ve dürüstünü yapıyorum. daha fazlası/farklısı gelmiyor elimden, gelmesini de istemiyorum.

tüm bunlar bir sürü insana yanlış geliyor. bir sürü insana kendimi koruyamayışımın kapılarını, kendi kendime açıyorum gibi geliyor ama benim zırhım da bu. esnek, daha geçirgen, ama kırılması daha güç bi zırh... bir kez parçalandı mı toparlanması imkansız olanlardan değil yani. yani insanlar içine giremesinler diye kaskatı olan, içine girebilmek için binbir takla atmak gereken, sınavlardan geçilmesi gereken bir zırh değil... ama biliyorum ki ben o zırha sahip olsaydım da taşıyamazdım... hani ağır gelirdi. mesela sağ kolu aşağı çekerdi, sol bacağını kaldıramazdım...

dedim ya ben böyleyim. kendimi insanlara şans vererek koruyorum. kimseye izin vermeden "ben"i hepsinin dışında tutarak, ancak acı çekiyorum. onları yanıma alıyor oluşum onlara kendimi birebir açıyor olduğum anlamına gelmiyor. ya da onları çok net görebildiğimi söyleyemem. ama yine de dokunma mesafesinde olmalı insanlar. sevme mesafesinde olmalı...

bilmiyorum...
ben...
böyle...

Cuma, Ağustos 24, 2007

barışarak


http://www.barisarock.info/

çuval

şaşıfelek çıkmazı diye bir dizi vardı hani. derya alabora oynardı, fikret kuşkan da tabii ve füsun demirel... ve bir sürü daha güzel insan... hani normal dizilerden biraz farklı, hani aynı bölümün tekrarını bile 10 kez izleyip ezbere bildikleriniz gibi...

işte orada derya alabora bi şey diyodu, "kendimi içi boş bir çuval gibi hissediyorum". ondan o cümleyi duyduktan sonra, bu hissiyatı iyi biliyor olmalıyım ki, sık sık kullandım ben de. cümlelerimi başkalarından çalmayı sevmem aslında ama o öyle güzel söylemişti ki...

içi boş bir çuval...
yere yığılıp kalan, sağa sola yatan bir türlü dik duramayan bi çuval.
o zaman kendimi öyle bir çuvalla o kadar çok özdeşleştirmiştim ki, uzun saatler boyu düşünüyordum bu cümleyi...

pis bir çuvaldı o,
muhtemelen toza bulanmış, asıl rengi çirkin bi kahverengi, bir kısmı parçalanmış, çok çok çirkin içi boş, çöplerin arasında bir kenara atılmış bir çuval...

şimdi aklıma geldi öyle bi sebebi de yok aslında...

ben unutmam

Perşembe, Ağustos 23, 2007

savaş maymunu, aydede, graham bell, will graham, maskesini gözlerine indirmiş geyik, peter bateman, nemruth... ya da benim adını adıma işlediğim......

beni anlayabilen tek insan,
bazen birbirimizi anlıyor oluşumuzdan sıkıldığımız için
birbirimizi çok küçük noktalarda anlamıyor gibi yapıyoruz ya...
o zaman ne feci oluyor...
bi de sen ne kadar başkasın herkesten...
ne kadar güzelsin, ne kadar güzel kirpiklerin, dudakların, gamzelerin...
ne kadar büyük kalbin,
kalbinde bana ayırdığın oda ne kadar kocaman...

bi de...
ne kadar seviyorum seni...
ne kadar çok...
böyle bunu anlatacak bi şi yazıyım dedim, bulamadım...

ne diye yazdım bu postu onu da bilemiyorum
ama neyse ben zaten hiçbi zaman ne dediğimi bilmedim...

boktan yazılar serisi

bu aşağıdakini yazınca fark ettim ki, yazmak muhteşem bi şey. okumak gibi o da. sanki emin ve net olmak gibi... ve kesin olmak gibi...
yazmak kimileri için hayat da kurtarıyor...

mesela bu blog çılgınlığını ele alalım...
herkes kendini çok iyi anlatıyor da...
herkes kendini blogunda daha güzel açıyor sanki...
en azından kimileri için öyle...
bu sadece konuşurken yüzünüzün görülmüyor oluşundan, sesinizdeki heyecanın yansımıyor oluşundan kaynaklanan bir rahatlık mı?
belki de...
ama belki de değil...

yazarken unutulmaması gereken tek şeyi geleceğe kendi ellerinle kanıt teslim ettiğindir...
eğer bunu umursamıyorsan zaten yazdıkça yazıyor ve çılgınlaşıyorsun...
aman ne diyorum ben...

bugünün blog yazıları birbirinden boktan oldu...
ben olsam kendi yazdıklarımı okumazdım bile...
o derece...

yaz

eskiden mektuplar yazardı.. genellikle tek sayfa, bazen iki ya da üç sayfa.. arkalı önlü.. çoğunlukla kurşun kalemle ve bastıra bastıra yazılmış.. sanki orada yazılanlar hiç silinmesin, hafızalarımız da silemesin filan gibi..
eskiden mektuplar yazardım.. sayfalar sürerdi.. böyle sanki yazınca içimdeki duygu karşı tarafa daha rahat geçermiş gibi..
mesela bi defterimiz vardı - ki hala var- içine iyi ya da kötü bir sürü şey yazardık.. ilerde çocuklarımız bizi daha iyi anlasınlar diye.. artık yazmıyoruz ama.. neden yazmıyoruz bilmiyorum.. sadece dönüp dönüp okumaktan çok keyif alıyorum..
ben içimdeki aşkı keşfetmiş fakat itiraf etmemişken, bütün mesajlarını yazardım.. tek kelimelik mesajlarını da.. ne biliyim manyakça bi şe.. şimdi silmiyorum mesajlarını hala.. hatta yazıyorum bi kısmını hala.. sonra okuyorum mutlu oluyorum.. ayrıca bu gibi şeyler arşivleme yeteneğimi de güçlendiriyor :)
defterimiz..
defterimize geri dönmeliyiz..

Çarşamba, Ağustos 22, 2007

ışık

Şu an hissettiğim çaresizliği anlatabilmem öyle imkansız görünüyor ki. Çaresizliğim kendimle ilgili ve benden kaynaklı olunca daha da içler acısı bir hal alıyor. Hiçbir adım atamıyormuşum, kapıları açmak üzere tuttuğum tüm kapı kollarını kırmışım, daha da kötüsü asla ve asla onaramayacakmışım gibi hissediyorum. (Kapılar kör, kapılar kilit, yarın başka bi sefer... biz ah biz biz ah biz hep biz... eren akay...)

Kendimi birçok anlamda yerimde sayarken görmek ne acı. Bunun daha kötü olan kısmı ise şu; içimde içimi tırmalayı yukarı çıkmaya çalışan biri var. Dışımda hayatı tırmalayıp bir basamak daha çıkmaya çalışan biri. Her yerimi kaplamış, çırpına çırpına mutlu, huzurlu, başarmış, ayağa kalkmış olmak için uğraşan biri var. Ben onu görüyorum, hissediyorum, çok feci biliyorum onun ben olduğumu... Ama yine de başka biriymiş gibi bakınca, başkalarının tüm bu çabaları fark etmediğini görünce, adımlarımın, tırmalamalarımın beni sadece suratı ve tırnak araları kanlanmış, çamurlu bir kuyuda debelenen, çirkin, huysuz ve muhtemelen akli dengesini çoktan yitirmiş başka bir ben görüyorum...

Bunları anlatabilmek zor. Anlatmak zor değil ama muhtemelen anlaşılmak zor. Bu yaşadığım mücadelelerin tümü küçücük görünebilir bir başkasına. Oysa ben henüz kolları ve bacakları gelişimini tamamlayamamış küçük bi kız çocuğu gibiyim. Oturduğum yerden ayağa kalkmayı henüz becermişken, nasıl olur da yürümemi beklerler benden? (Bunun gelişim kısmı biraz karmaşık. Sanki hiç tamamlayamayacakmışım gibi. Ama anlatmaya çalışmayacağım)
Hayatımı sürdürebilmek için bu kadar çabalıyor olduğumu görmek komik. Oysa bir bıraksam şu dengede durma çabamı, her şey hallolacak. Bak işte düşeceksin pat diye, ondan sonra kalkmaya da çalışma... Eninde sonunda bitecek bu işkence...

Bunu daha önce de çok söylemişimdir...
Hayatım boyunca hiçbir şey pat diye hediye edilmedi bana. En küçük şeyler için bile öyle çok uğraştım ki... Artık bunun yorgunluğu sinirlerimi bozuyor... Mücadele etmek ulaştığınız şeyin kıymetini arttırır derler ya o da yok. Sadece mücadele et, çok çok hak et, ama sadece birazını alarak idare et... Sonra kaybet...

Neyin şikayeti bu ben de bilmiyorum. Sadece geriye bakınca ardımdaki duvardan uzaklaşamadığımı görmek ürkütücü... Biraz ışık ve huzur istiyorum... Memnuniyetimin kıymetini bileceğim, bunun için de söz veriyorum...

denize dek ırmakdır adın...

sevgili gözyaşı duyduğum en güzel temennilerden birini işledi içime...

önce diyor ki:
"denize dek ırmakdır adın..." daha önce açıkladığım üzre Yûnus Emre'nin şiirlerinden bir mısrâdır.

sonra da:
sevgili sherlotte holmes
"adın deniz olana dek sabır gerek..." ifâdenle Yûnus Emre'yle aşık attın! bana sorarsan alnının akıyla da çıktın. ne iş yaparsın, neyle uğraşırsın bilemiyorum ama şiir vâdîsinde lâzım olan "gönülden gönüle varolan yol"un tâm üzerindesin!

tabii ki O'nunla aşık atacak kadar büyümedim/büyüyemeyeceğim... yine de bunları duymak/okumak/görmek utançla, mahcubiyetle, yanaklarımın kızarışıyla, sevinçle, mutlulukla, umutla iyi hissettirdi fazlaca... günün güzel geçmesi için çok, çok büyük bir sebep bu...
gönülden gönüle varolan yol'da karşılaşmak nasıl bir güzellik...
teşekkür ederim, çok...

jeremy

bu şarkıyı ve klibi bana kazandıran nemruth,
"i love you" yahu...


pearl jam - jeremy

klip için burdan

At home, drawing pictures of mountain tops
With him on top lemin yellow sun, arms raised in a v
And the dead lay in pools of maroon below
Daddy didn’t give attention
Oh, to the fact that mommy didn’t care
King jeremy the wicked...oh, ruled his world...
Jeremy spoke in class today...

Clearly I remember pickin’ on the boy
Seemed a harmless little fuck
Ooh, but we unleashed a lion...
Gnashed his teeth and bit the recess lady’s breast...
How can I forget?
And he hit me with a surprise left
My jaw left hurtin’...ooh, dropped wide open
Just like the day...oh, like the day I heard

Daddy didn’t give affection, no...
And the boy was something that mommy wouldn’t wear
King jeremy the wicked...oh, ruled his world
Jeremy spoke in class today...
Woo...
Try to forget this...try to forget this...
Try to erase this...try to erase this...
]from the blackboard...

Jeremy spoke in class today...
Jeremy spoke in, spoke in...
Jeremy spoke in class today...
Woo...
Wooooohhh...spoke in, spoke in

t. uyar / 22.08

"HAYATININ BÜYÜK SAATİ DURSA DA ŞİİRİNİN BÜYÜK SAATİ SÜREKLİ İŞLEYECEKTİR!"
'Türk şiirinin büyük saati' 80 yaşında

Türk edebiyatının ölümsüz şairlerinden Turgut Uyar 4 Ağustos 1927'de doğdu. Ve yine bir ağustos günü, ayın 22'sinde ayrıldı bu dünyadan; 22 yıl önce... Biz de 'İkinci Yeni'nin üç atlısından biri' olan, Ece Ayhan'ın deyişiyle 'logaritmik şiirlerin şairi' Uyar'a, 80. yaşında bir selam gönderelim istedik.

MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL / Kapak

Şiir çetrefilli bir konu. Başında kavak yelleri esmiş neredeyse herkesin hayatında kafiyeli iki dize karalamışlığı, art arda dizdiği bu satırlara bakıp kendini -kısa süre de olsa- şair saymışlığı vardır. Ama iş okumaya gelince, benim diyen herkes çıkamaz usta işi bir yapıtın içinden... Bu, bazen o şairin dilinden, anlatımını yokuşa sürme üslubundan kaynaklanır, bazen de okurun birikiminin eksikliğinden.
Ancak bazı şairler söz konusu olduğunda durum değişir. Dili akıcı, anlatımı yalındır; ama o şiirin özünde öyle bir ağırlık vardır ki her insan taşıyamaz içinde.

HEP AĞLAMAYA HAZIR...
Bu şairlerden Turgut Uyar 4 Ağustos 1927'de Ankara'da doğar, harita subayı bir babanın oğlu olarak. Baba hattattır aynı zamanda, Ankara'nın ilk Latin alfabesiyle yazılan sokak levhalarını geceler boyu çalışarak yazmıştır. Belki de -daha sonra yontuculukla kendini gösterecek- el becerisini babasından alır Turgut Uyar. Baba ölünce aile İstanbul'a, Edirnekapı'ya göçer. İlerki yıllarda da peşini bırakmayacak hüzün, o zamanlarda çöker üzerine. "Nedense hep ağlamaya hazır" gibidir.
Daha sonra yatılı olarak Bursa Askeri Lisesi'ne gider. Baba mesleği sürdürülecektir. Mutsuzdur bu okulda, ileride şöyle anlatır durumunu: "Asker okullarında hiç mutlu olmadım. Genellikle yatılı okullarda mutlu olan çocuk yoktur sanıyorum. Başkalarının, hatta somut başkalarının değil de, hiç kavrayamadığım bir otoritenin belirlediği ve çoğu zaman saçma bulduğumuz bir şeyler yaşamak..."
Lisenin ardından Askeri Memurlar Okulu'nu bitirir; genç bir subay olarak Anadolu'yu dolaşmaya başlar.
Ama 'asker' olamaz bir türlü, ne karakteri uygundur buna ne de dünya görüşü. Yıllar sonra Lorca için yazdığı şiirde, "Ben severim omuzlarımı bir gün / Sırmaları, apoletleri olmasa da" diyecektir.
Bu genç subayın Anadolu gezisi yalnız geçmez. Henüz 18 yaşındayken ailesi tarafından evlendirildiği komşu kızı Yezdan Hanım eşlik eder ona. İlk çocuk Semiramis İstanbul'da, ikincisi Tunga Terme'de, son çocuk Şeyda ise kura usulü tayinle gittikleri Posof'ta doğar.

KENDİSİNE İNAT...
'Turgut Uyar' oluşunun ilk adımını 1948'de Kaynak dergisinin açtığı şiir yarışmasına katılarak atmış, yarışmada ikinciliği kazanan "Arz-ı Hal" şiiriyle dikkatleri çekmiştir.
"... İşte insanlar bu minval üzre, Allahım!..
Kıt kanaat sere serpe yollar boyunca...
Sen, bizim için hâlâ o ezeli sırsın.
Sen de bizi bilmiş olsan başkalaşırsın...
Herkesin kederi gailesi boyunca.
İşte insanlar bu minval üzre, Allahım!.." dediği şiir, 1949'da yayımlanacak ilk şiir kitabına da ismini verir.
1958'de şiirde 10 yılı geride bırakmıştır artık; çünkü ilk şiiri "Yad", 1947'de Yedigün dergisinde yayımlanır. Ama önemsemez bu durumu. Çünkü o derginin şiir beğenisinin üst düzeyde olmadığı duygusu vardır içinde. İnatlaşmaya başlar.
Kiminle? Tabii ki öncelikle kendisiyle. Hayatının geri kalanında da baskın olacak bu 'kendi büyüsüne kapılmama' huyu onu zorlayacak, hep daha iyisini yapmaya itecek, her seferinde yeni bir söz söylemesi için kamçılayacaktır. Bunun ilerde sağlığına mal olacağını henüz bilmiyordur.
1958'de, üç çocuklu bir aile babası olarak ordudan istifa eder, SEKA'nın Ankara Bürosu'nda çalışmaya başlar. Hem sivil hayata geçmiş hem de yaklaşık 10 yıldır sürdürdüğü edebiyat yaşantısına daha uygun bir işyeri bulmuştur.
Bu büroda geleni gideni hiç eksik olmaz. Genç şairler, kıdemliler, Bilge Karasu, Muzaffer Erdost, Cemal Süreya, Nurullah Ataç, Vüs'at O. Bener, hatta zamanın Çalışma Bakanı Bülent Ecevit... Konu hep şiirdir, daima şiir.

EFENDİMİZ ACEMİLİK
Turgut Uyar'ın ölçü ve uyak kullandığı bu ilk şiirlerinde işlediği temaların çoğunluğunu aşk, ayrılık ve ölüm oluşturur. Hatta bu şiirlerde Garip akımının etkileri de görülür.
Dönemin etkin eleştirmenlerinden Nurullah Ataç, Turgut Uyar'ın 1952 yılında yayımlanan ikinci kitabı "Türkiyem"e yazdığı önsözde, "zarını Uyar için atar". Hatta bir acemilik sezmesine rağmen şöyle der: "Yeni yetişen bir şair için acemilik kötü bir şey midir? Başkalarına uymayıp da kendi yolunu aradığını göstermez mi? O acemiliği için de sevdim Turgut Uyar'ın şiirini."
Acemilik, Uyar'da bir üslup olarak kalır. Öyle ki, yüceltir bu özelliğini 1956'da yazdığı bir yazıda:
"Halbuki acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişesinin zevkiyle çalışacaksınız."
Her şiir yeni bir taş olur Turgut Uyar için. Tıpkı çok sevdiği yontuculuk gibi, şiiri de elinde şekillendirmekten zevk alır. Belki de sonuçtan çok o şekillendirme sürecidir onu yazmaya iten. Zaten 18 yıl aynı yastığa baş koyduğu Tomris Uyar da bu durumu şöyle örnekliyor Erhan Altan'ın kendisiyle yaptığı söyleşide:
"... Son zamanlarda yazdığı şiirlerin son dizelerine takılıyordum. Hep son dizenin o şiirde biraz fazla kaldığı dikkatimi çekmişti. Sonradan ikimiz birlikte düşününce onun bir sonraki şiire ait olduğunu anladık."

ŞİİRİNİN MİLADI
1959, Turgut Uyar şiirinin miladıdır, "Dünyanın En Güzel Arabistanı" yayımlanır. "Akçaburgazlı Yekta"yı yaratır bu kitapta ve şiirine yaşantıyı büsbütün sokar. Turgut Uyar dünyasının ilk durağı olur bu kitap. Bu şiirden önce daha boynu büküktür anlatımı, Anadolu'ya dönüktür. Burada yeni bir dil ve biçim yaratır kendine ki bu dil alabildiğine anlaşılırdır. Ama kolay olduğunu göstermez bu anlaşılırlık...
Bu milat, biraz da İkinci Yeni'nin habercisidir. Türk şiirinde değişik imge ve çağrışımlarla yeni bir üslup bulmayı amaçlayan bu akım, dilin alışılmış kalıplarını yıkar. Hayalgücü ve duygu ağırlıklı şiirlerin ana teması insandır. İnsanın yalnızlığı, uyumsuzluğu, sıkıntıları İkinci Yeni'cilerin de temalarıdır. Kullandıkları soyutlama yöntemi zaman zaman anlamın kaybolmasına yol açsa da, amaçları 'anlatmak'tan çok 'hissettirmek'tir.
Bu akımın öncülerinden olur Turgut Uyar. Hatta Edip Cansever ve Cemal Süreya ile birlikte ona 'İkinci Yeni'nin üç atlısı' ismi takılır. 'Şairane' şiire karşıdır bu şairler, onun yerine 'şiirselliği' tercih ederler.
Hem öz hem de biçim sürekli değişir Uyar'ın şiirlerinde. Halk şiiri olduğu kadar Divan şiiri de yerini bulur dizelerinde, ama 'Turgut Uyar şiiri' kimliği hiç bozulmaz.
Değişim onun için kaçınılmazdır. Durduğu yerde kalmaktan korkar. Onun için şiir "Bir sanat olayı değil, yaşama çabasıdır". O halde her gün yeniden duygulanan insan bunları yeni biçimlerle söylemelidir.
Durmaktan korkar ama susmaktan korkmaz Turgut Uyar. Özellikle şiirin onun için 'ayağa düştüğü' dönemlerde köşesine çekilir ve yeni bir şiiri nasıl yaratacağını kurar.
Nicelik nitelikten sonra gelir her zaman. İçine kapalı yaşamı bir seçimdir aslında. Hep tek başına yaşamaya zorlandığına inanır. Gerekçesi ise 'toplumsal düzen gereği, mutluluğu tek başına araması, bin türlü hesaplı kargaşadan tek başına çıkabileceği konusunda şartlandırılmasıdır'; ama bunu dert etmez çünkü "Nereden bakılsa önemli olan sonuçtur ve anlık mutluluklar (mutsuzluklar birikir) birikmez".

ŞİİRİ TEK BİR GÖVDEDİR
Her ne kadar bazıları Turgut Uyar'ın şiirini "Dünyanın En Güzel Arabistanı"ndan önce ve sonra diye değerlendirse de, bu şiir bir bütündür bazı eleştirmenlere göre. Her şiir tek tek o bütünü inşa eder. Muzaffer Erdost, bunu 'iç dünyamızın karışıklığı ve keşmekeşliğinin ayrılmaz bir bütün oluşu'yla açıklar. Uyar ise ilk kitabından son kitabına giden çizgiyi şöyle anlatır bir yazısında:
"Evet, şiir her çağda yenilenir. Ama şiiri toplumdan, toplumsal değişmelerden önce bir ozan yeniler... Belki başka hiçbir sanat ürünü şiir kadar sanatçısına bağlı değildir. Yani bir bakıma şiirin tanımı ozanın tanımıdır denebilir."
Cemal Süreya da 'büyük bir gövde' olarak tanımlar onun şiirini, "Bu şiir, kımıldadıkça kendine benzeyen yeni gövdeler hazırlar, çoğaltır" Süreya'ya göre ve "Tek tek şiirleri yoktur, şiiri vardır. Bölerek parça parça düşünmek silahsızlandırmaktır onu biraz".

TOMRİS UYAR DÖNEMİ
Bir şiirin bittiği noktada diğerine başlayan şair Turgut Uyar, ilhama inanmaz. Aklına takılan bir konu ya da bir dize olduğunda hemen yazmaya başlayanlardandır... Ancak yalnızca elinde kalem önünde kağıtla uğraşmaz bir şiirle, haftalarca hatta bazen aylarca dizeler kafasının içinde döner durur. Doğru sözcüğü bulduğunda ise gece yarısı bile olsa kalkar yazar.
Turgut Uyar'ın yazma sürecinin hem mesafe hem de anlayış olarak en yakın tanığı Tomris Uyar olur.
'60'ların başında üç çocuğunun annesi Yezdan Hanım'dan boşanır Turgut Uyar. O zamanlar yazılarında R. Tomris imzasını kullanan Tomris Gedik ile ilişkileri başladıklarında, o da Cemal Süreya ile birlikteliğini yeni noktalamıştır.
1966 yılında başlayan ilişki, 1969'da nikahla resmiyet kazanır. Uyar'ın 1985'te ölümüne dek süren bu evlilikten bir de oğulları olur: Hayri Turgut.
Oğluna kendi ismini vermesi ne kibrindendir ne de yaratıcılığının sığlığından. Yıllarca dolaştığı Anadolu'da böyle bir gelenek olduğunu görmüş ve daha baştan oğluyla adaş olmayı kafasına koymuştur. İlk oğluna Turgut ismini koymaması ola ki ilk eşi Yezdan Hanım'ın muhalefetindendir.
Tomris Uyar yalnızca karısı, arkadaşı, edebiyatını paylaştığı meslektaşı olmaz onun için; aynı zamanda 'dünyaya açılan pencere'sidir. Çünkü pek de sosyal biri denemez Turgut Uyar için. Ne çok güleryüzlüdür ne de çok konuşkan. Başkalarıyla iletişimi hep Tomris Uyar kurar. Neredeyse her akşam evden eksik olmayan konuklar Tomris Hanım'ın ziyaretçileridir çoğunlukla.

ŞAİRLERİN DOSTLUĞU
Turgut Uyar'ın en yakın dostu ise isimleri hep birlikte anılan, İkinci Yeni'nin diğer 'atlısı' Edip Cansever olur yaşamı boyunca. 'Hem şiir konuşulabilen hem de patlıcan salatası tarifi verilebilen' bir dostluktur onlarınki. Yaşam anlayışları gibi şiir anlayışları da birleşir. Ancak Tomris Uyar kendi edebiyatının Cansever'e daha yakın olduğunu itiraf eder. İmaja ve güzel şiir yazmaya önem veren Edip Cansever daha çok etkilemiştir öykücülüğünü, çünkü onda daha çok 'hikayeye gelir bir şiir mayası' bulmuştur.
Burada kast ettiği, şiir olarak kaleme alınmış öyküler değildir elbette. Yoksa Turgut Uyar'ın "Terziler Geldiler", "O Zaman Av Bitti", "Ölü Yıkayıcılar" gibi şiirleri başlı başına birer öykü gibidir. Fethi Naci 'hikaye ile şiirin birbirine en yaklaştığı, ama şiirin hikaye katına düşmeden şiir olarak sürüp gittiği yerde büyük bir ustalıkla şiirini söylediğini' yazar Uyar'ın.
Tomris Uyar bu etkileşimden Turgut Uyar'a söz etmiş miydi bilinmez. Zira şairin içine kapanıklık ve ciddiyet gibi özelliklerinin yanında çok etkin bir huyu daha vardır: Kıskançlık.
Hep "Çok kıskançtı" diye anlatır Tomris Uyar eşini. Kıskanç da olsa, onun gibi en çok özgürlüğüne düşkün bir kadını zaman zaman bunaltsa da, karısına yazdığı şiirlerle benzersizdir bir yandan.
"Seversin diye söylerim her şeyi, sana uygun olsun
Her şeyin birbirine uygununu sen bulursun
Gel ellerini ver en güzel ellerini öyle
Ruhum, ateş yüreğim, kokum birlikte öyle..." diyen birinden vazgeçmek mümkün mü?

GENÇLERİN SALDIRISI
Her ne kadar '50'lerin sonunda Uyar'ın şiirindeki gelişim ve değişimden söz etsek de; Kemal Tahir, Uyar'ın 1970'de yayımlanan "Divan" adlı şiir kitabını geleneğe bir dönüş olarak değerlendirir. "Epeyce geç kalmış bir dönüş"tür bu Tahir'e göre. Kitabın eski şiirimizle bağlantısını öncelikle adıyla kurar ve Divan edebiyatımızdan nasıl yararlanabileceğimizin bir ispatı olarak görür.
Ancak Kemal Tahir'in bu değerlendirmesi Turgut Uyar tarafından pek benimsenmez. Çünkü Uyar 'şakacı bir bilge' olarak, bıyık altından bir tebessümle ele almıştır Divan şiirini. Tahir'in yorumu genç şairler tarafından da kullanılır, gelenekçilikle suçladıkları Turgut Uyar'a kendilerince itiraz ederler.
Bu dönemin çiçeği burnunda şairleri arasında İsmet Özel, Ataol Behramoğlu ve Süreyya Berfe de vardır. Bu gençlerle Turgut Uyar'ın özel de bir bağı... SEKA'daki büroya uğrayıp şiirlerini ustaya gösterirler. Ataol Behramoğlu ve Süreyya Berfe'nin bu tepkilerinden ötürü daha sonra özür dilediklerini söyler Tomris Uyar; ona göre Turgut Uyar'ın şiirine en yakın düşen şair Berfe'dir.
Turgut Uyar bu gençlere içerlemez ama kızar. Çok da umrunda değildir belki, çünkü ona göre gerçek şudur: "Herkes bu sorunları konuşadursun. O sıralarda, yeni bir büyük şair bütün bu boşuna çabalara, uzaktan gülümsemekte olacak mutlak".

UZUN SÜRMÜŞ BİR ÖLÜM
"Divan"ın ardından 1974'te "Toplandılar", 1981'de "Kayayı Delen İncir", 1984'te ise "Büyük Saat" ve "Dün Yok mu" gelir.
'70'lerin sonlarına doğru kolunda ve kalçasında oluşan kırıklar büsbütün eve -ve içine- kapar Uyar'ı. Yavaş yavaş 'ölüme yatar'. İyileşmek için bir çaba sarf etmez, bu kırıkların kahrını en çok Tomris ve Edip çeker.
Tomris Uyar, 'accident prone' (kazaya yatkın) bir kişilik olduğunu düşünür: "Bu kişiler bir şeyde çok iyi oldukları zaman biraz daha iyisini yapamayacaklarını anladıklarında bilinçsiz olarak bir yerlerini kırıyorlar. Bazen de bir şeyle yüzleşmek istemediklerinde..."
1984 ise sonun başlangıcıdır Turgut Uyar için. Matematiğe ve tıbba özel ilgi duyan Uyar, anlar siroz olduğunu ama doktora gitmeye yanaşmaz. 'Uzun' ve 'zahmetli' olan ölümünü neredeyse istediği izlenimi uyandırır yakınlarında.
'Bir mumun eriyişi gibi' zamanla erir ve 22 Ağustos 1985'te söner. Ölümü yaşamın bir parçası olarak gören şair, ölümsüzlüğe doğru yol alır.
Arkasında -kasıtlı olarak- hiçbir şey bırakmaz. Yalnızca yayımlanan şiirler. Eşi Tomris Uyar, vasiyetine uygun olarak ("Öldüğümde el yazısıyla tek şiirim kalmayacak arkamda" demiştir) çift daktilo sayfasına yazmadığı şiirleri atar, beğendiklerini bile.
Geriye kalan şiirler 2002'de Yapı Kredi Yayınları tarafından "Büyük Saat" başlığıyla yayımlanır.
Bir başka şair Refik Durbaş'ın Uyar'ın ölümünün ardından yazdığı gibi, "Hayatının 'Büyük Saat'i dursa da şiirinin 'Büyük Saat'i sürekli işleyecektir". n

(Sayfalardaki fotoğraflar, Erhan Altan'ın Dünya Yayıncılık tarafından yayımlanan "Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım" kitabından alınmıştır.)

ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER

BÜYÜK SAAT
(...)
Tarihi bir hazin balkıma gibi
Biliyorum kafiyeyi bozduğumu.
Başka şeyleri de bozduğumu. Ve biliyorum ki / hüzün varsa içinde, bozukluk bile hoşuna gider Naci'nin
Biliyorum ki bozukluk bağışlanır, sevilir bile / İçinde bulunan herkesin ölmüş olduğu eski fotoğraflarda
Ve Akdeniz'e yelken basan kotralarda / Kuytu mağaralarında Karadeniz'in / Sessizlik ve görülmezlik bir büyük bahanedir.
Adam, şarkısını söyler ve çeker gider / Bir büyük meydana gidince gözbebeği / Ve sıkıntısı bir oda sabahına. Tatsız ve / Yanlış geçirilmiş bir geceden... Ve
Kim bilebilir bir ufak pirinç tablete
Bozulmaz adımı yazdığımı.
Yani eramilden birinin mührüne
Yemen'den yahut Yunandan kalmış
Yani sonsuz girdi çıktısından mütarekenin / Kim bilebilir bir aldanışın sonunda adımı
Bir köprünün / Enikonu bir köprünün korkuluğuna kazdığımı
Ve bütün tüller, iskarpinler ve seçme şaraplar
Ve danteller ve röprodüksiyonlar ve
kocaman çiçekli balkonlar ve bir tüylü şapka için / Soğuk denizlerde balina avlarını ve büyük kırımları
Şimdi saat kaç?
Yıldızlar evet diyor uzaklarda.

DENGE
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Tanrınız büyük amenna adamakıllı şiir / Dumanı da caba

Bütün ağaçlarla uyuşmuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum / Ama sokaklar şöyleymiş / Ağaçlar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
(...)

GÖĞE BAKMA DURAĞI
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım / Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yanan otlarından / Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım
(...)
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum / Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor / Seni aldım bu sunturlu yere getirdim / Sayısız penceren vardı bir bir kapattım / Bana dönesin diye bir bir kapattım otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin / Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

GEYİKLİ GECE
Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta / Her şey naylondandı o kadar / Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak

Bir yandan toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık
(...)

TURGUT UYAR'IN 'LOGARİTMALI ŞİİR'İ

"Üç kere üç dokuz eder / bilirsin / birin karesi birdir / kare kökü de / bilirsin / "mutlu aşk yoktur" / bilirsin / ama baharda ya da dışarda / sonsuz göğün altında / aşkın aşkla çarpımı / nedendir bilinmez / garip bir biçimde / hep sonsuzdur / kare kökü de yoktur"
Herkesin buluştuğu bir nokta Turgut Uyar'ın şiirindeki matematik. Yalnızca dile döktüğü sayılar, çarpımlar değil bunu düşündüren; şiirin içinde kurduğu matematiksel düzen. Ece Ayhan 'logaritmalı şiir' derken Turgut Uyar şiiri için, Tomris Uyar 'bu kadar bilime ve matematiğe düşkün bir şair görmediği'ni söyler. Ancak karısı kadar yakın birinin tespit edebileceği bir başka özelliğinin edebiyatına etkisinden de söz eder Tomris Uyar; kumar tecrübesinin. Yapacak fazla bir şey bulamadığı Anadolu'daki askerlik yıllarında sıklıkla poker oynar şair ve iyi bir 'kumarbazdır' Tomris Uyar'a göre. Her şiire önyargısız, biraz da nereye doğru gideceğini bilmeden başlaması bundan, 'kumarbaz cesareti'ndendir.
Matematik özellikle 'sonsuz' kavramıyla girer Uyar'ın yapıtlarına. Bir başka şiirde de "Nedir sonsuzdan bir önceki sayının adı / diyelim sonsuz eksi bir / hayatın adıdır bu" der.
Turgut Uyar şiirinde baskın olan izlerden biri matematikse diğeri de cinselliktir. Cinsellikle aşkı birbirinden ayırmaz. İnsan için yüce bir duygudur seks, tıpkı aşk gibi... Ama durup da bakınca bir suçluluk duygusunu da beraberinde getirir, çünkü "süregeldikçe kutsal gibi / kesildikçe kirli, utandırıcı"dır.
Bu, insana insa olma hakkını teslim etmektir bir anlamda. Doğasını, coşkularını, derinlerden kopup gelen arzularını, yaşama özgürlüğünü... İnsana cinsel istek hakkını teslim eder Turgut Uyar şiirlerinde.

UYAR'IN ARDINDAN YAZILAN ŞİİRLER

TURGUT UYAR
Kocaman bir avlunun ortasında durdu durdu bomboş avluya bakarak
Gökyüzünden arada bir oraya bir kuş ya düşüyor ya düşmüyordu.
(...)

Sevgiler gönderirdi nedense utanırdı da bundan
Gönderir gönderir geri alırdı bir gücenikliği sonra.

Dün müydü, yüzyıllar mı geçti, bilmiyorum ki
Bir yaz sonuydu yalnız denizi sıyırıp geçtik tek votka içtik varmadan Aşiyan'a
Konuşmadık hiç, nedense hiç konuşmadık
Az sonra kalkıp gitti o
Kalakaldım ben oracıkta
Kapadım gözlerimi ardından gene birlikte olduk
- Garson! bize iki tek votka daha.
Edip Cansever

TURGUT UYAR

Ak odada oturur
Kapısı penceresinden çok

Gözlerinde yıldızlar
Serin yerde durur

Bir elinde kadeh
Öbürünü yarasına bastırır
(...)
Öldüğü gün
Hepimizi işten attılar
Cemal Süreya

BİR ŞAİR NE ZAMAN ÖLÜR

Bir şair ne zaman ölür
Bütün şiirleri yazdıktan
Güldükten sonra mı bütün gülücükleri
Yoksa yere düşüp yarılınca mı aklı
Yoksa yol şaşınca mı
Dingili kırılıp tenhasında
Uzanınca mı şarampola
(...)
Kipirdeyince mi ya da
Çiçeklerin gülü
Yapayalnız ve ipimilah
Kaldıktan sonra mı
Bir şair ne zaman ölür
Yoksa kimse görmeden masaya
Bırakınca mı kadehini Turgut Uyar?
Salah Birsel

VARSA ÖLÜMÜN ARİFESİ

(...)
O, aynı zamanda, Napoleon'un ordusunda
Mısraların, kıtaların ta önünde
Yürüyen bir tırampete çocuktu
Waterloo veya 12 Mart'ta...
Belki de İspanyol İç Harbi'nde
Pisi pisine ölen bir Lorca...

Ben Turgut'la okuşup konuştuğumda
Yaşamanın umman soluğunu soluduğumda
denize açılır olurdum hep
Fethe çıkarcasına "Dünyanın En Güzel Arabistanı"nı
Şiirimizin o en kızıl saçlı levendiyle...
Can Yücel

ÇOK ARIYORUM SENİ

Ağlamam Turgut, ağlamıyorum.
Alnım kırışır.
Alnım neyse ne de
Gönlüm buruşur.
(...)
Denkleştiririm senden kalanları.
Buruşuk bir gül bize bakar kamaşır.
Sonra bir sana bir bana bakar.
Neden biliyor musun?
Medresenin yanındaki kışlanın
önü deniz
bahçesinde çamaşır.
Süreyya Berfe

TURGUT UYAR'IN ESERLERİ

ŞİİR KİTAPLARI
  • "Arz-ı Hal" (1949) Kaynak Yayınevi
  • "Türkiyem" (1952) Dost Yayınları
  • "Dünyanın En Güzel Arabistanı" (1959) Açık Oturum Yayınları
  • "Tütünler Islak" (1962) Dost Yayınları
  • "Her Pazartesi" (1968) Gerçek Yayınevi
  • "Divan" (1970) Ankara-Bilgi Yayınevi
  • "Toplandılar" (1974) Cem Yayınevi
  • "Kayayı Delen İncir" (1981-1994) Can Yayınları
  • "Büyük Saat" (1984) Can Yayınları
  • "Dün Yok mu" (1984-1994) Can Yayınları
  • "Büyük Saat / Toplu Şiirleri" - (2002) Yapı Kredi Yayınları

    İNCELEME
  • Bir Şiirden (1984)

    ÇEVİRİ
  • "Evrenin Yapısı" (Tomris Uyar ile birlikte) / Lucretius / İyi Şeyler Yayıncılık

    ÖDÜLLERİ
  • Yeditepe Şiir Armağanı / "Tütünler Islak" şiiri (1963)
  • Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü / Lucretius'tan "Evrenin Yapısı" çevirisi / Tomris Uyar ile birlikte /(1975)
  • Behçet Necatigil Şiir Ödülü / "Kayayı Delen İncir" (1981)
  • Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü / "Büyük Saat" (1984)

  • http://www.milliyet.com.tr/2007/08/20/kitap/akit.html

    Salı, Ağustos 21, 2007

    soru

    lütfen birisi bana

    "dürüstçe"
    "tam olarak"
    "ne için"

    yaşadığımızı
    ve
    bu işin

    "nereye"

    varacağını söyleyebilir mi?

    git

    sık sık başka bir gezegende yaşadığımı hayal ediyorum...
    daha gerçekçi olduğum zamanlarda başka bir ülkede yaşadığımı ve gerçekçiliğimin tavan yaptığı zamanlarda başka bir şehre yerleştiğimi düşlüyorum...
    tek sebep içimde taşıdığım ben'le olan düş'manlığım...

    ahhh...

    "gözleri dört defa lacivert..."

    böyle diyo sadri alışık "ah müjgan ah"ta...
    ne aşk...

    "zaman şifalı bir ilaçtır, unutursun dediler.
    unuttum ben de.
    hiç aklıma gelmedi. hatırlamıyorum bile müjgan'ı.
    hatırlamıyorum..."

    gibi

    bazen içimdeki öfkeye, acıya, nefrete, mutsuzluğa, huzursuzluğa aynı anda hükmedemiyorum. her şey aynı anda dolduysa içime o zaman bir tanesine bile hükmedemiyorum işte...
    sadece şunu öğrenmek gerek...
    karşılaşmalar kaçınılmaz...

    oradan oraya salınır aklım hep...

    88. Sone
    Gün gelip artık bana değer vermez olduğunda,
    Senin yanında yer alıp kendime karşı çıkacağım,
    Hor görüp yüz çevirdiğini gördüğüm zaman bana;
    Haksızlık etsen de, senin hakkını savunacağım.
    En zayıf yanlarımı en iyi ben bildiğime göre,
    Çekinmeden açığa vurup arka çıkabilirim sana,
    Kusurlarımdan hangisi benim için en büyük lekeyse
    Beni kaybederken büyük şan kazanırsın aynı anda.
    Üstelik bu işte benim için de kazanç var;
    Çünkü seven düşüncelerim sana yöneldikçe daima,
    İster istemez kendime vereceğim zararlar,
    Sana yarar sağlarken, kat kat yarar getirecek bana.
    Öyle bağlıyım ki ben sana, öyle ki benim sevgim,
    Sen haklı olasın diye, her haksızlığı üstlenirim...

    shakespeare'nin en sevdiğim sonesidir...
    bana hep puşkin'in kumrulu şiir'ini hatırlatır...

    Kumrulu Şiir
    seviyordum sizi ve bu aşk belki
    içimde sönmedi bütünüyle.
    fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
    istemem üzülmenizi hiçbir şeyle.
    sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
    bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
    bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
    dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.

    sonra bu da hep orhan veli'nin kumrulu şiir'ini okutur...

    Kumrulu Şiir
    duyduğum yoktu ne vakittir
    güvercin sesi, kumru sesi, pencerede;
    içime gene
    yolculuk mu düştü, nedir?
    nedir bu yosun kokusu,
    martıların gürültüsü havalarda;
    nedir?
    yolculuk olmalı, yolculuk.

    fakat söz konusu olan şiir olunca...
    hele de böyle orhan veli girince işin içine bedri rahmi'nin çakıl'ından devam eder...

    Çakıl
    Seni düsünürken
    Bir çakil tasi isinir içimde
    Bir kus gelir yüregimin ucuna konar
    Bir gelincik açilir ansizin
    Bir gelincik sinsi sinsi kanar.
    Seni düsünürken
    Bir erik agaci tepeden tirnaga donanir
    Deliler gibi dönmeye baslar
    Döndükçe yumak yumak çözülür
    Çözüldükçe ufalir küçülür
    Çekirdegi henüz süt baglamis
    Masmavi bir erik kesilir ağzımda
    Dokundukça yanar dudaklarım

    Seni düşünürken
    Bir çakıl taşı ısınır içimde...

    ve nihayet behçet necatigil'in kapısına dayanır
    bu okumanın sonu hep...
    solgun bir gül olur dokununca...

    Solgun Bir Gül Dokununca
    Çoklarından düşüyor da bunca
    Görmüyor gelip geçenler
    Eğilip alıyorum
    Solgun bir gül oluyor dokununca.

    Ya büyük şehirlerin birinde
    Geziniyor kalabalık duraklarda
    Ya yurdun uzak bir yerinde
    Kahve, otel köşesinde
    Nereye gitse bu akşam vakti
    Ellerini ceplerine sokuyor
    Sigaralar, kâğıtlar
    Arasından kayıyor usulca
    Eğilip alıyorum, kimse olmuyor
    Solgun bir gül oluyor dokununca.

    Ya da yalnız bir kızın
    Sildiği dudak boyasında
    Eşiğinde yine yorgun gecenin
    Başını yastıklara koyunca.

    Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
    En çok güz ayları ve yağmur yağınca
    Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda.
    Uzanıp alıyorum kimse olmuyor
    Solgun bir gül oluyor dokununca.

    Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda
    Akşamlara gerili ağlara takılıyor
    Yaralı hayvanlar gibi soluyor
    Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
    Yollar, ya da anılar boyunca.

    Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
    Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam
    Solgun bir gül oluyor dokununca.

    Pazartesi, Ağustos 20, 2007

    kuşkan


    ölü-m

    5. Her hastanın onurlu bir şekilde ölmeye hakkı vardır.
    Lizbon Bildirgesi (1981)

    göz


    bazen oyulması gereken...

    nefret

    şimdi şunları düşün...

    herkes ondan bundan nefret ettiğini söylüyor, sadece hoşnut olmadıklarına dahi "nefret" duyduğunu sanıyor. sen de o herkese dahilken birgün gerçekten nefret etmenin ne demek olduğunu öğreniyorsun. nefretin çok beter şeyler diletebileceğini, karşındakinin hayatıyla birlikte kendininkini de karartabileceğini, bu duygunun varlığının hatırlatılmasının seni karanlık bir kuyuya sürükleyebileceğini öğreniyorsun.
    ve nefretin sandığın kadar çok kişiye hissedilemeyeceğini...
    hayatın nefret ettiğin birinin iğrenç gölgesinin altına giriyor o andan sonra. işte o andan sonra sen öğrendiklerinin tamamını hissediyor, görüyor, yaşıyorsun...

    sonra çok güzel geçen bir akşamın sonunda "Nefretin"in karşına geçip, gözlerini hayatının üzerine diktiğini, muhtemelen saatler boyu hayatını dikizlediğini, o zamana dek hissettirdikleriyle yetinememiş olmanın yüzsüzlüğüyle varlığının seni daha da içinden çıkılmaz bi mutsuzluğa sürüklemesi için çalıştığını görüyorsun. "Nefretin"le göz göze geldiğin o dakikada...
    o dakikada sadece nefretini korkunun arkasına saklıyorsun...

    sonra o güzel akşam, o güzel akşamı içine alan o güzel gün, o güzel hafta, aylar ve yıllar... o güzel ömür bir anda karanlığa dolanıyor... sen hatırlamadığına, düşünmediğine, üzülmediğine, korkmadığına, pişman olmadığına ikna olmaya çalışıyorsun. gidip kafasına sıkmak isteyip de bunu beceremediğine, hareket bile çekemediğine, sadece ve sadece oradan hızla gidebildiğine yanıyorsun...

    ne hissederdin?

    ben nefretimin beynime ve kalbime sapladığı dikenleri hissettim...
    bundan sonrasının olmasını istemediğime, bundan sonra devam edecek onca zamana karşılaşmanın korkusunu sürmek istemediğime iyice ikna oldum...
    çekip gitmek iyidir bazen...
    korkaklık kadar iyidir...
    o kadar...

    Cuma, Ağustos 17, 2007

    la luna...

    luna park....


    ay parkı...


    öyle bi şey mi acaba...


    alakası var mı yani?

    :(

    benim küçük sevgilim
    sen bana neler yaptın
    böldün parça parça
    onlar bilmez onlar bilmez
    bakarlar yüzüme
    sanki yoksun gibi
    sanki yalanmışız gibi

    benim küçük sevgilim
    sen bana neler yaptın
    kırdın defalarca
    onlar bilmez onlar bilmez
    vururlar yüzüme
    sanki yoksun gibi
    sanki yalanmışız gibi

    benim küçük sevgilim
    ben sana neler yaptım
    kızdım sayfalarca
    onlar bilmez onlar bilmez
    yakarlar canımı
    sanki yoksun gibi
    sanki yalanmışız gibi

    benim küçük sevgilim

    seahorse





    denizatlarına hayranım...
    sadakatlerine...
    ve şefkatlerine...



    benim...

    ...hayatım yapmak isteyip yapamadıklarıma ve asla yapamayacağıma inandıklarımla dolu...
    bunu her fark edişimde içimde bi yer kıvranıp duruyo...
    yerimde saydığım zaten aşikar ama yine de arada bir zıplayabildiğimi, yer değiştirebildiğimi, "ve evet bunu da başardın aferin" diyebildiğimi görmek istiyorum. hayatımda en az bir kez gerçekten buna inandığım ve böyle düşündüğüm için kendi kendime "lan oğlum süpersin! muhteşemsin! bu hususta üstüne tanımıyorum" diyebilmek isterim bi de. fakat işte hayat kimileri için böyle bi şey, planlar, dilekler ve hayatın bilimum zevki uzakta durup el sallıyor...


    elime 3 tane portakal alıp çevirme çalışmalarına başlayacak enerjiyi yıllardır bulamadığım için jonglörlük şu an göremediğim bi mesafede misal...
    bu kadar keyifli bulduğum, hayran olduğum, her bi çeşidini ayrı ayrı sevdiğim bu aktivite için -becerip beceremeyeceğimi bilmesem de- gerekli çalışma azmini ve enerjisini bir türlü bulamıyorum...
    birileri beni döve döve zorla yaptırmalı belki de emin değilim. fakat kendime çok kızıyorum. hem denemeyip hem de kendimi gerçekten istediğime nasıl inandırabiliyorum ondan da emin değilim. yine de ne zaman bi jonglör görsem gözlerim dolar... yok tamam öyle olmaz ne ama işte ne zaman bi jonglör görsem, ah...



    bi gün diyorum, alıcam başımı da kendimi de basıp çıkıcam. mümkünse hakkında çok fazla fikir sahibi olmadığım bi yere, hayatımdaki insanları çok fazla fikir sahibi yapmadan bi süreliğine kaçıcam. başıma gelebilecek ürlü felakete hazırlıklı olucam. canım isterse oradan da başka bi yere. eninde sonunda dönücem ama bir ya da iki hafta olsa bile öyle uzak bi yere, plansız programsız gidip... sonsuza kadar yaşayacak iyi anılar biriktiricem...
    bunları söylüyorum ama tabii ki hayata geçir/e/miyorum.
    oysa ne güzel olurdu dilini bile konuşamadığım insanların arasında salak salak bakınmak...



    en güzeli de eskiden yazdığım kadar çok ve sık olmasa da bi şeyler yazmayı denemek üzere masa başına oturmak olabilirdi. bulduğum bir sürü fikri tek tek çöpe atmaya başladım, bemeğenmediğimden değil yazmayla uğraşacak isteği blamadığımdan...
    gittikçe tembelleşiyorum :(

    Perşembe, Ağustos 16, 2007

    seahorse2


    bibliyoman


    uzak

    uzun zamandır görmediğim, haber almadığım, bir şekilde artık görüşmediğim, eskisi kadar görüşmediğim ya da uzun zamandır oturup bir çay içemediğim arkadaşlarım var... bir kısmına ulaşma şansım yok artık, bir kısmı ise mesafelere kurban olmuş bir yakınlık hala... bir kısmı ile ise tamamen terbiyesizliğimden biraraya gelememekte fekat delicesine özlemekteyim...
    herhangi bir sıralama olmaksızın...
    şenay, serkan, ismihan, belit, nurgül, cihan, gizem, altuğ, zehra, barış, gizem...
    bu güzel insanları seviyorum ben...
    var olsunlar...

    insan?!?

    tüm iyi niyetimle insanları sevmeye ve kendimi anlatmaya çalışmamı sadece salaklık olarak değerlendiriyorum bazen...
    mesela şimdi...
    mesela insanları sadece insan oldukları için "insan yerine koymak"...
    kendime kızgınım...

    bodrum

    Merhaba, Yokuşbaşı'na geldiğinde Bodrum'u göreceksin. Sanma ki sen geldiğin gibi gideceksin. Senden öncekiler de böyle idiler. Akıllarını hep Bodrum'da bırakıp gittiler.
    Halikarnas Balıkçısı

    Çarşamba, Ağustos 15, 2007

    yarın senin doğum günün

    Yarın senin doğum günün ...
    Zaman, kağıt kesiği gibi değil mi?
    İnce bir çizgiyle ayırıyor tenini.
    Bir sızı hissediyorsun,
    olmadık bir yerde rastlıyorsun,
    ne olduğunu hatırlayamıyorsun,
    acısına ağlamıyorsun...
    Zaman çoktan geçmiş oluyor,
    Kimseye nazlanamıyorsun.

    Yarın senin doğum günün
    Zaman, ağlamak gibi değil mi?
    Sıcak bir göz yaşı gibi yüzünden akan.
    Asla dokunup silemeyeceğim,
    geri gönderemeyeceğim,
    Saklamaya çalışsan da gözlerinden belli olan...

    Yarın senin doğum günün...
    Ve ben, ne yazık ki! yaşlanmanı seyredemeyeceğim.
    " üstüne titreyerek erittiğim bu sevda için
    Özür dilerim" diyemeyeceğim...

    Yarın senin doğum günün...
    Zaman benden de alıp götürecek, engellemeyeceğim...

    Koyu bir kahve gibi olacak zaman, sabah ayıltmayan,
    Akşam uyutmayan.
    Senin gibi olacak, kendinden asla emin olamayan.

    Yarın senin doğum günün...
    Sana hiçbir zaman,
    "Uyuyarak hiçbir sevda büyümez, "
    bak ikimizde yaşlanıyoruz" diyemeyeceğim.
    Soylu sadakat yeminleri edemeyeceğim

    Yarın senin doğum günün...

    Bu şiir,
    Her şeye rağmen...
    Sen ve ben yaşadıkça,
    Soylu bir sadakat yemini gibi,
    Bir kağıt kesiği gibi,
    Yüzünden akan göz yaşı gibi,
    Üstüne titreyerek erittiğim sevdana, tuttuğum yas gibi,
    Sürüp gidecek .........

    İyi ki doğdun .....

    Nurgül Eryeşil

    ..


    .

    Salı, Ağustos 14, 2007

    mu?

    kendini anlatamadığında ölmek istediğin olur mu?
    anlatamadığın için o kadar yorulduğun, yorgunluktan artık azgeçtiğin ama vazgeçtiğin için içine endişe ve mutsuzlukla karışık bi sıkıntının çöreklendiği ve ölmek istediğin?..


    olmaz herhalde

    kırık

    başka hayatlara geç kaldığım için hayatımın bir duvardan fazlası olamayacağını görmek...
    beyaz, asla kirlenmeyecek, renklenmeyecek bi duvar...

    "... için göze almak" yok böyle bi şey...
    hep aynı...


    kalbimi toparlayamıyorum...



    canım çok yanıyor

    gerzek

    en çok kullandığım sözcüklerden...
    hatta söylemekten en keyif aldığım sözcük bile diyebilirim...
    çok da sevimli bi şi bence gerrzekkk...

    yal

    en çok yalan söyleyen kim?
    en iyi yalan söyleyen kim?
    ve ikisinin arasındaki farkı bildiği halde susan kim?

    şimdi baştan alalım...
    en çok yalan söyleyen kim, en iyi yalan söyleyen kim?
    gerçekten yalancı olan ve yalan kotasını daha büyüyemeden dolduran kim?

    nefes egzersizi / ders no:1

    kendimden başlayıp kıymetlilerime yığdığım haksızlığım bu noktada -tam da az önce nisa'nın yorumunu okuduğumda- son bulmuştur.
    nefes alma denemelerine başlıyorum umarım ilkinde başarılı olurum...
    bugün 'nilay'a dönüyorum...

    kıyamam

    kendime kıyamam

    cen

    dünya, gereksiz insanların cenneti.

    bitkiler konuştukça güzelleşiyor

    sanırım artık -yaklaşık 4 senedir- daha hızlı büyüyorum ve sanırım artık yapraklarım daha yeşil...
    sevgi dolu sözcüklerini sakınmayan, saksımdan çıkarıp gerçek toprağa kavuşturan...
    kökler buluşur içerde bi yerde...

    var ol...

    Pazartesi, Ağustos 13, 2007

    öz


    kendimi özledim

    ölü-m

    ölümün ne olduğu fikrine ölmeden önce en yakın olunan yer neresidir?
    kendi ölümüne yaklaşmak yeterli midir?
    bu şekilde edinilen bir fikir tek taraflı bir korkudan ya da kurtuluştan ya da başka bi bakış açısına göre başka olan şeyden ne derece uzak olur?


    ölümün geride bıraktıkları neler olabilir mesela?
    ve kaçımız ne kadarına ne derece yakın durduk/gördük/hissettik -daha fazlası- bildik?

    zor...

    anneanne

    hayatımın en çok özlediğim dönemini yarım yamalak hatırladığım çocukluğum taşıyor...
    babama hissettiğim şeyin ne olduğunu bilemediğimden -ki özlemekten başkası ve ötesi bu- onu saymazsak en özlediğim de "annanem"*...
    güzel kadın, zarif ve düşünceli kadın...


    *bu kelimeyi başlıktaki gibi yazmayı sevmiyorum, samimi bulmuyorum...
    en güzeli "ananeeeee" diye seslenmekti...

    kırış kırış

    aklımda bir sürü cümle var. fakat öyle uzun zamandır oradalar ki hepsi küf kokuyor...
    aslında kurduğum/ya da beklettiğim bu kadar cümlenin doğrudan bir muhattabı yok. sadece cümlelerin seyredeceği yol nereye doğru olmalı onu bilemiyorum. ve hatta şimdi dönüp bakınca bu cümlelerin hepsi ne kadar anlamsız...

    ne değişti bilmiyorum ama kendimi dünyadan uzak hissediyorum. dünyadan, insanlardan. yani ben yanlarındayım ama onlar benim yanımda değil gibi saçma salak.
    ilk önce onlar gittiler. geri döndüklerindeyse yanımda olmalarını istemedim. işin kötü tarafı şu ki ne onlar gittiklerini farkettiler ne de benim dışımı hava su ve duygu geçirmez bir folyoyla kapladığımı... boğulmuyorum. bu folyo ne dar ne de bol. tuhaftır, içinde oksijen olmamasına rağmen buna ihtiyaç da duymuyorum. tek problem dışımı saran bu gri ve parlak yüzeyden kurtulamıyor oluşum.
    aslına bakarsan hiçbirine ihtiyaç duymuyor olduğumu söyleyişim yalan. iyi bir yalancı olmama rağmen bunun yalan olduğunu bilecek kadar da kendimin farkındayım. acaba kimse benim farkımda mı bunu merak ediyorum.
    değiştiğimi söylüyorum. değiştiğim tek nokta sevdiklerime duyduğum ihtiyacı göstermekle ilgili tereddüte düşüşüm. sevilmeye duyduğum ihtiyacı gizlemeyi iyi becerdiğim muhakkak fakat...

    kendime karşı samimi olmadığım yazdığım her cümlede satır satır görülüyor işte. belki şimdi bu postu yazana dek de farkında değildim ama şimdi görüyorum ki bunlar sanırım kurduğum en dürüst cümleler... peki bu kadar açık olmalı mıyım? sanmıyorum...
    problem dışımı saran folyodan kurtulup kendime sarılmayı becerebildiğimde çözülecek...
    ben eskisi gibi olacağım ve onlar da...

    biliyorum, tamam hepsi geçecek...



    ....



    aslında içinde bulunduğum ruh halleri arasındaki bu uçurum beni zaman zaman ürkütüyor... bir gökteyim bir yerin yedi kjat dibinde... bu ciddi bir probleme mi dönüşmeye başladı bilmiyorum... iyi miyim kötü mü emin olamıyorum bazen... ama iyiyken de kötüyken de içimde bitmek bilmeyen sebepsiz garip ve kokuşmuş sıkıntı...

    biliyorum, tamam hepsi geçecek...

    geçmese bile kime ne...

    uç/urum

    kendimi çok iyi hissederken bi anda değişebiliyo her şey...
    bu bi problem mi bilmiyorum... gerçekten psikolojik bi sorun olabileceğine inanaıyorum artık çünkü iki ruh hali arasında öyle derin bir uçurum var ki...
    ya da sadece saçmalıyorum...
    evet saçmalıyorum...

    bitti

    tatil bitti diyesim yok...
    ama bitti işte...
    hayatımın en güzel tatilini geçirdim sanırım...
    ama diğerlerine de haksızlık etmeyeyim...
    en güzellerinden biri diyelim...

    umarım tüm seneye yansır bu...

    bu arada gümüşlük'e aşık oldum ama bu kısmı sonra anlatacağım enerjim yok...
    fotoğraflar da yakında ulaşır elime...