Pazartesi, Kasım 19, 2007

buz1000a

yılın bazı zamanları kendimi gittikçe dibe çöküyor ve nefes alamıyor gibi hissediyorum. öyle zamanların bir an önce geçmesi için arayı güzel meselelerle doldurmaya, o tarihleri unutmaya, sanki hemen geçiverecekmiş/geçivermiş gibi yapmaya çalışıyorum. ekim ve kasım aylarını sevmiyorum. oysa gerisi ne kadar güzel.

sonbaharı seviyorum ama sonbaharı sevmekle kendime ihanet ediyor gibi hissediyorum. sonbahar sadece yarattığı melankoli ile değil bu zamana dek hafızama kazıdığı kötü anılarla da canımı sıkıyor. sadece sıkılmıyorum yanıyorum da elbette. yine de kabul etmeliyim, artık hiçbir şeye eskisi kadar üzülmüyorum. çünkü artık geçmesini, bitmesini istemekten vaz geçtim. çünkü artık zamanı silemeyeceğimi, hayatı durduramayacağımı, geri alamayacağımı, yaşadığım her şeyin yaşadığım her şey olarak kaldığını biliyorum. belki de hayatın boktan yanları söz konusu olduğunda öğrenme güçlüğü çekiyorum. her neyse neticede artık biliyorum.

cumartesi günü 2002 yılından beri görmediğim bir bina kalbime saplandı. ne saçma. bir bina durduğu yerden ne yapabilir insana? ne değil, neler yapabilir bir bilsen... aslında bir şekilde yeniden karşılaşacağımızın farkındaydım. kapısını, ışıklarını göreceğimin. ama bu kadar yakınına gidip duracağımı bilemiyordum tabii.

lacivert ve kırmızı ne kadar yoruyormuş gözleri sadece bir kez bakmakla bile. ne kadar çirkin iki renkmiş onlar, aynalı cam ne kadar sevimsiz bir şeymiş. ne kadar çirkin, ne kadar kötü bir semtmiş. ne kadar pismiş her şey. hatırladığımın ötesindeymiş çirkinliği. ne işim varmış oralarda. kim sürüklemiş beni. hayatımı oraya gömüp nasıl devam etmişim sonrasında. nasıl olmuş da olmuş tüm bunlar. ve ben nasıl güzel, "hiçbir şey yok gibi" yapmışım. hayatımda bildiğim en iyi oyunu oynamışım.

neyse. geçti. artık oyun oynamama gerek kalmadı.

tarihler anılarını da çekiyor kendilerine. takvimin unutmana izin vermeyişi gibi, kader denen ve aslında olmayan zıkkım da senin ayaklarını çekiyor bir yana. ya da daha bildik bir yorumla, sen aklındakilerin canlanmasıyla sanki anıların o vakitlerde diriliyor sanıyorsun. neticede çok fazla şey fark etmiyor. ben olsam takvimsizliği tercih ederdim. güzel yıldönümlerini de bunun için feda ederdim. zaten çok istediğim kutlamaları da hep istemiyor gibi yaparım. olanlarla, olacaklardan korkuyorum sanırım.

bunların hepsi safsata!

sevdiğim adama işkence ediyorum. kendisiyle ilgisi olmayan milyonlarca mutsuz şey anlatıyorum. beni dinlemesini bekliyorum. kahretesin ki dinliyor, kahretsin ki anlıyor, kahretsin ki hak ettiğimden fazla değer veriyor. eziliyorum. bana unutma garantisini veren ilk adamdı. bana unutma garantisi vermeyi öğreten. unutmanın haşmetli karizmasından çok, işe yararlığına ikna eden... unutmak-el uzatmak-omuz uzatmak-koluna girmek... hepsinin birbiri olduğunu bilmek beni hayata yakın bir iki adım atmaya itti... unutmasını istemedim sonra... unutmasını istesem daha mı mutlu olurdum bilmiyorum... ama unutursa yine tek başıma sırtlayacakmış gibi... hayatım boyunca cesaretin kıyınsından geçmedim...

mesele bu değildi tabii ki...

artık omuzlarımı kolay kolay düşürmeyeceğimi hatırlatmak istedim bundan bir hafta sonrasına. asıl mesele buydu. asıl meselenin kardeşi de teşekkürdü... omuzlarımı doğrultan adama, yanımda duran kadınlara ve adamlara...




not: konuyla ilgili ya da ilgisiz gitmiyor kulaklaırmdan bu şarkı...

zamanın eli değdi bize
çoktan değişti her şey
aynı değiliz ikimiz de
zaaflarına bir gece
hatalarına bir nilüfer
sevgisizliğine bir kalp verdim
artık geri ver
geri veremezsin aldıklarını
artık geri ver
geri verilmez hiçbir yanılgı
yokluğuna emanet et sen de benden kalanları
her şeyi al, bana beni geri ver
bir şansım olsun
başka yer başka zaman
sensiz ömrüm olsun...

2 yorum:

disconnectus erectus dedi ki...

birini sevmek, onu öldürmekmiş sanırım; işkencen ordan geliyor olabilir...

sherlotte holmes dedi ki...

birini öldürmek de onu sevmektir belki... bu yorum, sandığından fazla yere dokundu, şaşırdım...