Salı, Kasım 27, 2007

boğum


"rue charlot" haddinden fazla anlamli bir resim sanki. stencil graffiti dedikleri olayın güzelliğiyle bu tabelayı birleştirmek... belki de benden başka kimse etkilenmeyecek. üzerime alındığımdan olsa gerek... her neyse...

çok sıkılıyorum. ama öyle bildiğin şımarıklık sıkıntısı değil. beni öyle boğuyor ki zorunlu olarak çevreme yerleşmiş güruh. aynı soruları sorup durma merakları, aynı "sohbet etmek zorundaymışız" duruşları, aynı "aslında ne kadar da iyi anlaşıyoruz" gülümsemeleri -ki bu gülümsemelerin samimi olduğunu iddia etmek ancak mizah duygusu güçlü birilerinin yapacağı bir iş olurdu-, her gün kurulu bir oyuncak gibi "birlikte" aynı hareketleri tekrarlamaları, oturdukları sandalyeyi bile değiştirmenin sohbetin akıcılığını (?) bozmasına cesaret edememeleri, bir de hepsinin içine seni çekmeleri/bunun için çabalamaları ne korkunç...

gerçekten anlayamıyorum, insan neden birbirinin aynı olan günler yaratmaya çabalar bu kadar? yani mesela bir gün olsun değişiklik olsun diye sinir olduğunu gizleme, açık açık kavga et alttan alta laf sokmayı deneyeceğine... bir kez olsun yüzündeki sahte gülümsemeyi sil nasıl hissediyorsan öyle devam konuşmaya... ne bileyim ya da gülümse ama bir kez içten gülümse, seçkin görünmeye çalışma, kendin gibi olmayı dene, bir kez olsun şu adam bizi dikizliyo "üff çok süper ya vücutlarımız" moduna girme de otur oturduğun yerde...

ya d ayokmuş gibi davran. sus, ses çıkarma. öyle durmaya devam et. ben sen ve sen ve sen ve sen ve diğerleri de yokmuş gibi davranayım. bir tek günümü size katlanma enerjisi bulmaya çalışmakla harcamayayım...

boğuluyorum!
buradan çıkmak için aradığım yardımı da bulamıyorum...
cidden boğuluyo olmalıyım ki durduk yere gözüm şişiyo boğazım ağrımaya başlıyo kusuyorum durduk yere... düzelemiyorum... nefretten başka bir şey hissedemeyeceğim anın yakınlığından korkuyorum... bundan kesinlikle korkuyorum...

Pazartesi, Kasım 26, 2007

sapıksapak

tamam bu zamana dek tüm anlattıklarımı toparlayayım,

son iki senede (neden bilmiyorum ama bi zaman belirtmek istedim, belki daha iki sene olmamıştır ve yahut geçmişimdir çoktan o işaret taşını) en iyi öğrendiğim şey "dinlemek" oldu. bunu gerçekten yapabiliyorum. ve bunu yaparken hiç "muş" gibi yapmıyorum. konsantre oluyorum, sonra kafamın içinde topluyorum tüm duyduklarımı. her şeyi anlamak konusunda müthiş bi başarı kaydettiğimi söyleyemem ama deniyorum en azından...

ve son 8 aydır (filan) konuşmayı unuttuğumu fark ediyorum. bu yanlış oldu, konuşma yeteneğim olduğu yerde duruyor fakat ben anlatabilmekle olan kısmını kaybettiğimi hissediyorum. yüz bin tane cümle kurup bir tek şeyi ancak yarım yamalak anlatabiliyorum. bu kötü...

bu blogun özü bu. az önce bunu fark ettim. hatta başka bir şey daha, şu sayfalar bana hep kendimi anlatıyor. ne kadar da "ben"... diyemem tabii ki ama benden olduklarını söyleyebilirim yine de...

bir şeyler ters gidiyor ya da ben yürüdüğüm yoldan saptım bu üç beş sene içinde ama... ne zaman? nereden? neyse...

yıl(gın)dönümü

yirmialtıkasımikibinyedigünlerdenpazartesisaatonüçyirmicivarı.
artık yokmuş ve hiç olmamış gibi yapmayı becerebiliyorum. karşıdan esen rüzgara göre eğilip büküldüğünde kimse hissetmiyor varlığını/yokluğunu, mutlu oluyorlar. sen sadece rüzgarın estiği anı kaçırma. dik durmaya çalışma, başka bir ses çıkarmayı deneme bile. rüzgarın uğultusu nasılsa sen de öyle... yok yere varmışsın gibi yapma... hafızan daha da önemlisi kalbin varmış gibi yapma... çünkü bilirsin hafızan yanıltır, bilirsin kalbin yok... bilirsin onların sağlam sandığı her şey paramparça...

Perşembe, Kasım 22, 2007

ip(ucu)


ne zamandır bakılacak görülecek bir şeylerle gelmiyordum buraya. ama bu resmi görünce hissiyatımın tıpkı şu resmin anlattığı şey olduğunu fark ettim. bu yüzden...

küçük kız bunu neden yapıyor bilemiyoruz tabii ama benim sebeplerim malum. heyecanımı yitirmişim kimi hususlarda, huzura ermek istiyorum, huzursuz etmek istemiyorum, elimdeki, yanımdaki, kalbimdeki kıymetlileri kaybetmek istemiyorum. ve işin kötüsü bunların haklı sebepler olmadığının farkındayım.

bir yük koyuyor birileri sırtınıza, siz de "seviyorum, kıymet veriyorum" ayağına taşıyorsunuz. sonra karşınızdaki tepenize bindirdiği yüklere aldırmadan, iteliyor sizi, düşürmeye çalışıyor, siz onun yükünü taşıyorsunuz ama bunu öyle kabullenmiş bir biçimde yapıyorsunuz ki ona, onun yüğkünü taşıdığınızı unutturuyorsunuz. bunun için durup da yük sahibini suçlamak olsa olsa ahmaklıktır. ve ben bu ahmaklığı ilk kez yapmıyorum.

kabul etmem gerekir ki artık görmezden gelme, onarma, unutma yeteneğim eskisi kadar keskin değil. bunlar, büyüdükçe -aslında yaşlandıkça demek istedim ama yaşım başım müsaade etmedi- daha da zorlaşıyor her şey gibi. üzerine konuşmamayı seçiyorum, anlamamış gibi yapıyorum ama aslında yapamıyorum. madem bunları yapamıyorum elimde çekiştirip durduğum o iplerle o zaman neden bunları yapmaya çalışmayı bırakıp gerçek olanı göstermeye cesaret edemiyorum? işte insanım ya, sıfır cesaret...

canımı yaktığı ve başka bir şey katmadığı halde kaybetmekten korktuklarım bir yanda gerçekten kaybetmekten ölesiye korktuklarım başka bir yanda. ikinci grup için her daim enerjim var tabii ki ama ilk gruba girenlerle uğraşmaktan delicesine yoruldum. buna rağmen yapamıyorum. bırakmak, vazgeçmek, vicdan, sorumluluk hepsi üstüste oturuyor sırtımda. ben de hala taşımaya devam ediyorum. etmesem? atsam sırtımdan hızlıca? "benim de canım yanıyor, ben de yoruluyorum, aloooooo ben de varım burada" desem? desem ne güzel olur biliyorum ama... diyemesem? diyemiyorum ki zaten...

saçmalık. hepsi saçmalık. bir tek içimdeki sevgiyi kör edip, gömüp oradan uzaklaşamıyor olmam saçmalık değil. hepsinin sorumlusu bu olduğuna göre aslında hiçbir şey saçmalık değil. ama... neyse... şu ipler yok mu? ellerimle ayaklarımı kontrol eden, o ipler duygu deiklerimizle mantık dediklerimizi de bir iki hareketle kendine getiriverseler...



-


saçma sapan şeyler yazıyorum ne zamandır farkında mısın? elle tutulur ne söyledim buraya kadar? hiçbir şey söylemedim. hiçbir şey yapmadım. öylece durdum ve sızlandım. sızlanmalarımı kesmeye de söz verdim. hele gevezeliklerim... lütfen artık birisi beni konuşmaktan alıkoyabilir mi? söylediklerimin ardından duyduklarımdan, hiçbir şey söylemediğim halde duyduklarımdan, duyduklarımın tamamından çok yoruldum çünkü. bir de konuşmayınca duymayacakmışım gibi geliyor işte aynı zamanda. duymadıkça da üzülmeyeceğim, hak etmediğimi bildiğim yaftalardan uzak duracağım... bak hala aynı şeyi yapıyorum...

bir..ki..üç

tıp...........

Pazartesi, Kasım 19, 2007

buz1000a

yılın bazı zamanları kendimi gittikçe dibe çöküyor ve nefes alamıyor gibi hissediyorum. öyle zamanların bir an önce geçmesi için arayı güzel meselelerle doldurmaya, o tarihleri unutmaya, sanki hemen geçiverecekmiş/geçivermiş gibi yapmaya çalışıyorum. ekim ve kasım aylarını sevmiyorum. oysa gerisi ne kadar güzel.

sonbaharı seviyorum ama sonbaharı sevmekle kendime ihanet ediyor gibi hissediyorum. sonbahar sadece yarattığı melankoli ile değil bu zamana dek hafızama kazıdığı kötü anılarla da canımı sıkıyor. sadece sıkılmıyorum yanıyorum da elbette. yine de kabul etmeliyim, artık hiçbir şeye eskisi kadar üzülmüyorum. çünkü artık geçmesini, bitmesini istemekten vaz geçtim. çünkü artık zamanı silemeyeceğimi, hayatı durduramayacağımı, geri alamayacağımı, yaşadığım her şeyin yaşadığım her şey olarak kaldığını biliyorum. belki de hayatın boktan yanları söz konusu olduğunda öğrenme güçlüğü çekiyorum. her neyse neticede artık biliyorum.

cumartesi günü 2002 yılından beri görmediğim bir bina kalbime saplandı. ne saçma. bir bina durduğu yerden ne yapabilir insana? ne değil, neler yapabilir bir bilsen... aslında bir şekilde yeniden karşılaşacağımızın farkındaydım. kapısını, ışıklarını göreceğimin. ama bu kadar yakınına gidip duracağımı bilemiyordum tabii.

lacivert ve kırmızı ne kadar yoruyormuş gözleri sadece bir kez bakmakla bile. ne kadar çirkin iki renkmiş onlar, aynalı cam ne kadar sevimsiz bir şeymiş. ne kadar çirkin, ne kadar kötü bir semtmiş. ne kadar pismiş her şey. hatırladığımın ötesindeymiş çirkinliği. ne işim varmış oralarda. kim sürüklemiş beni. hayatımı oraya gömüp nasıl devam etmişim sonrasında. nasıl olmuş da olmuş tüm bunlar. ve ben nasıl güzel, "hiçbir şey yok gibi" yapmışım. hayatımda bildiğim en iyi oyunu oynamışım.

neyse. geçti. artık oyun oynamama gerek kalmadı.

tarihler anılarını da çekiyor kendilerine. takvimin unutmana izin vermeyişi gibi, kader denen ve aslında olmayan zıkkım da senin ayaklarını çekiyor bir yana. ya da daha bildik bir yorumla, sen aklındakilerin canlanmasıyla sanki anıların o vakitlerde diriliyor sanıyorsun. neticede çok fazla şey fark etmiyor. ben olsam takvimsizliği tercih ederdim. güzel yıldönümlerini de bunun için feda ederdim. zaten çok istediğim kutlamaları da hep istemiyor gibi yaparım. olanlarla, olacaklardan korkuyorum sanırım.

bunların hepsi safsata!

sevdiğim adama işkence ediyorum. kendisiyle ilgisi olmayan milyonlarca mutsuz şey anlatıyorum. beni dinlemesini bekliyorum. kahretesin ki dinliyor, kahretsin ki anlıyor, kahretsin ki hak ettiğimden fazla değer veriyor. eziliyorum. bana unutma garantisini veren ilk adamdı. bana unutma garantisi vermeyi öğreten. unutmanın haşmetli karizmasından çok, işe yararlığına ikna eden... unutmak-el uzatmak-omuz uzatmak-koluna girmek... hepsinin birbiri olduğunu bilmek beni hayata yakın bir iki adım atmaya itti... unutmasını istemedim sonra... unutmasını istesem daha mı mutlu olurdum bilmiyorum... ama unutursa yine tek başıma sırtlayacakmış gibi... hayatım boyunca cesaretin kıyınsından geçmedim...

mesele bu değildi tabii ki...

artık omuzlarımı kolay kolay düşürmeyeceğimi hatırlatmak istedim bundan bir hafta sonrasına. asıl mesele buydu. asıl meselenin kardeşi de teşekkürdü... omuzlarımı doğrultan adama, yanımda duran kadınlara ve adamlara...




not: konuyla ilgili ya da ilgisiz gitmiyor kulaklaırmdan bu şarkı...

zamanın eli değdi bize
çoktan değişti her şey
aynı değiliz ikimiz de
zaaflarına bir gece
hatalarına bir nilüfer
sevgisizliğine bir kalp verdim
artık geri ver
geri veremezsin aldıklarını
artık geri ver
geri verilmez hiçbir yanılgı
yokluğuna emanet et sen de benden kalanları
her şeyi al, bana beni geri ver
bir şansım olsun
başka yer başka zaman
sensiz ömrüm olsun...

Cuma, Kasım 16, 2007

gülegüle

çok acayip. bir sürü ölüm gördüm 7 yaşımdan beri. çok yakınlarımı kaybettim. ama üzülmekten başka, en kendimi inandıramadıklarım hep arkadaşlarım oldu. ilk önce neredeyse beraber doğup büyüdüğüm bir arkadaşım lösemiyle saçlarını kaybetti. ben de onu kaybettim sonra. aradan zaman geçince ortaokulda dayak yemesin diye korumaya çalıştığımız bir arkadaşımın vefatını öğrendim. bugün, lisede aynı sıralarda oturup, aynı adamlara gönül koyduğum, aynı havayı soluduğum, çok sevdiğim çok güzel canım arkadaşımın artık olmadığını öğrendim...
hissettiğim şaşkınlıktan çok anlamsızlık... anlam verememezlik... nasıl bu kadar erken ve bu kadar çok. o kadar küçükler ki. neredeyse benim kadarlar. o kadar küçükler ki benden daha fazla yaşayamadılar... bu çok canımı yakıyor işte... gerçekten anlayamıyorum... yılın en kötü iki ayı, ekim ve kasım ayları... bu iki ay bana hep ölümü hep ölümün bitmek/geçmek bilmez tazeliğini hatırlatıyor. kendimi gri hissediyorum. kahverengi bile değil...
ne yapmalıyım bilemiyorum... bu hissettiklerim üzerine konuşamıyorum... aslında deniyorum... birilerine haber vermeye çalışıyorum ama öldüklerini söylemekten bir adım ilerisine geçemiyorum... her şeyi her zamanki gibi geyiğe vuruyorum... böyle durumlarda kendime inanamıyorum, iki yüzlülüğüme...
içimdekileri söylememem için ne gibi bir sebebim olabilir? herkesten uzakta duruyorum sanki... o'ndan bile... tek başıma bir kum tepesinin en ucunda duruyorum, herkes aşağıda, o da aşağıda bana bakıyorlar, beni önemsediklerini sevdiklerini söylüyorlar ve ben onlarla konuşamıyorum ne saçma... aklımda kaybettiğim arkadaşlarımın yüzleri... aklımda biz... bizim dışımızda hiçkimse yokmuş gibi... kafam öyle dağınık ki...

Çarşamba, Kasım 14, 2007

dolan

hayatımın büyük kısmı yalan söyleyerek geçti. özellikle birkaç yılı kimseye doğru bir şey söylemeden geçirdim. ne yiyip içtiğime kadar doğru bir tek şey anlatmadım. şimdi düşünüyorum, bunu neden yaptım? hiçbir sebebi yoktu, kimse beni bilsin istemedim. bilmem, belki deliydim belki de sadece çocuktum.

çok yalan söyledim ama hayatım boyunca hiçbir şeye "ama bu yalan sayılmaz ki" demedim. yani bir şeylerden hiç bahsetmiyor olmanın aslına yalan sayılamayacağını ya da yalanların rengarek olduğunu iddia etmedim. aksine bunu hep bildim. buna rağmen kimileri dışında bir sürü yalanımda vicdan azabı duymadım. oysa hep vicdan azabı duymam gerektiğini düşündüm.

aslında dönüp baktığımda çevremdeki herhangi birine kıyasen çok yalan söylediğimi filan düşünmüyorum. aksine son 6-7 yıldır filan çevremdeki insanlara bakınca yalan söylemiyorum bile sayılabilir. yalanlarımı bir teraziye koyup ağırlıklarını ölçmeye çalışmıyorum. eğer çalışsaydım ağırlık farkıyla kazanabilirdim. ama parça sayısı göz önünde bulundurulacaksa oradan yırtabilirim işte.

yine de hani o hiçbir doğru laf etmediğim zamanlarda o kadar çok yalan söylemişim ve o kadar profesyonelleşmişim ki artık elimde olmadan hissediveriyorum küçüklü büyüklü yalanları. ses etmiyorum, anlamamış gibi yapıyorum ama hepsini bir bir sayabiliyorum kendi kendime... çoğunlukla içimdeki kurt rahat durmuyor bir şekilde yolunu bulup soruyorum sebebini ama özellikle bana yalan söyleniyor olduğunda korkunç bir rahatsızlık duyuyorum. asıl anlayamadığım şey bu işte. o kadar yalan söyle, yalan söylediğini itiraf etmekten çekinme, ondan sonra birisi sana yalan söylediğinde kendini berbat hisset... bu hakkım olan bir şey değil... duymamış gibi yapmam lazım, anlamamış gibi, yemiş gibi, yutmuş gibi. ya da bunların hiçbirini yapmayıp ses de çıkarmamam lazım. hangisini yapmam gerektiğine henüz kararverebilmiş değilim.

tabii şimdilerde, hani şu bahsettiğim bilmem kaç yılda değişti her şey. kolay kolay yalan söyleyemiyorum. söylediğim yalanlar yüzünden gittikçe ağırlaşan yükler taşıdığımı düşünüyorum. ufak tefek şeyler bile rahatsızlık veriyor. işte bunu da anlayamıyorum. biraz abartıyorum gibi geliyor. ama düşününce belki de kotamı doldurmuşum çok eskiden diyorum. kararsızım yani...

şimdi durup bakınca şu an yaptığım şey de çok komik duruyor. sürekli yalancıyım diyen birinin bunu söylüyor oluşu hangi tarafta duruyor? bahsi geçen araf şu an durmakta olduğum yer mi kestiremiyorum. ne yapıyorum, bunu sana neden anlatıyorum, bunları söylemem senin gözünde bir basamak daha aşağıya inmeme sebep olur mu/olmaz mı emin olamıyorum. bir de farkında mısın bilmiyorum bütün anlattıklarım kararsızlık ve çelişki içeriyor. sanırım kendimi ararken iyiden iyiye kayboluyorum. ama tabii ki; ne fark eder?

Perşembe, Kasım 08, 2007

behçet necatigil'i hep çok sevdim, hep çok naif, hep çok ince ama en çok "içten" diye. sevdiklerime dönüp baktığımda daha iyi anlıyorum ki "içten"lik benim takıldığım asıl nokta. ne zaman bir yerde bir samimiyetsizlik hissetsem -geçmişe dönük bir samimiyetsizliğin sonradan keşfi de olabilir bu- irkildim, korktum, uzaklaşmaya başladım.

sevdiğim birinin içten olmanın dışına çıktığını düşündüğümde elimde olmadan kaçmaya başlıyorum ben. içimde bir şey kırılıyor, bu samimiyetsizliği haketmediğimi düşünüyorum, yani duramıyorum orada.

karmaşık bir hikaye değil, aslında herkes için geçerli bu söylediklerim. yine de sanırım ben bu konuya olması gerekenden fazla kafa yoruyorum. öyle ki bir bakış, bir duruş, bir yaşam tarzı oturmuyorsa birinin üzerine ve bir bağ kurduysak aramızda artık o üzerine oturmayan giysilerden uzaklaşsın istiyorum. en azından benimleyken, bizim aramızda böyle samimi olmayan bir taraf kalmasın istiyorum. eğer bir türlü olamıyorsa bu, elim ayağıma dolaşıyor. kafam karışıyor. biliyorum, o benim için doğru yerde değil, varlığından rahatsızım, kendi olmayan tavırlarından da ama pat diye çıkaramıyorum onu hayatımdan. aklımdan çıkarmak daha kolay ama hayatımdan çıkması... olmadık bir zorluk... olmadık bir sevimsizlik...
içimde bir yerde zar zor yer açtığım birinden vaz geçmek kolay olmuyor...


neyse tabii ki asıl anlatacağım bu değildi... behçet necatigil'di asıl sebep...

seni karanlıkta yatırıyorlar
korkuyorsun geceden
bakıp bakıp pencereden
yatağına sokuluyorsun.
ben hep eski yerimdeyim biliyorsun
hava açıkk olduğu zamanlar
beni seyrediyor, seviniyorsun.
ah ne olurdu ben de
sana göründüğüm şekilde
odana gelseydim.
atesböcekleri gibi
küçücük avucunda
yanıp yanıp sönseydim.
seneler geçip gider, buyursun.
bir gün olur, hepsi biter
endişeler, o çocuk üzüntün
hepsi biter.
aydınlanır senin için geceler, güneş gibi görünürsün.
biraz sabır, küçük çocuk, biraz sabır!
ama allah'ın koyduğu yerde
yıldızlar daima yalnızdır.

şimdilik sadece bu şiir..aslında "solgun bir gül dokununca" benim şiirim..ama onu daha önce bi yerlere koymuştum sanırım..neyse dediğim gibi..içtenlik..samimiyet..bi de bu "yıldızlar" bi başka güzel sanırım..neyse..

Salı, Kasım 06, 2007

her şeye hazırım seninle

sürekli bu şarkı...




sevdiklerimizin ve seveceklerimizin adları
ta basindan yazilmistir kalbimize
ve onlari bulana dek savasiriz
bu karmasik tutkular cemberinde
seni ilk kez goruyorum ama
sanki bir yerlerden hatirliyorum

parlak bir atesten cok sonra
arda kalan kuller olsak da
her an ölmek icin yasasak da
kıyısında sarp bir ucurumun
ucmaya hazirim inan seninle

zincirledin beni sevdama
ask lanet yagdirsa viz gelir
acilara yoksulluga tutsak
yeter ki benim olmayi dile
ben savasirim senin yerine

yorgun kanatlar acilsa yeni yolculuklara
ucmak ne guzel, tutunabilmek bulutlara
bir tek ihanetin golgesi dusemez
yaralarımı saran el girse de kanıma
her seye hazirim seninle...

hic hem de hic umrumda degil
bir yarın var mi bizler icin
yarım kalmis bir sarki olalim
kollarımdasin,benimlesin ya
gel de yok olalim su an seninle..

rık/ık

bugün ilk defa ne yaptığımı bilmediğim halde yaptığım şeyden pişmanlık duydum.

hiçbir zaman doğru bir insan olup doğru hareket edemeyeceğimden korkuyorum. kendimi yanlış mı ifade ediyorum, kendimi ifade etmek için yanlış yollar mı seçiyorum yoksa kendimi ifade etmeye çalışmak yerine sadece tavır mı takınıyorum kestiremiyorum.

hayal kırıklığına uğradım. bu defa sadece kendimle ilgili de değil üstelik. bunu neden bu kadar sık hissetmeye başladım? ne oluyor bilmiyorum. yoluna girdiğini sanarken yolunda gitmediğini kanıtlamaya çalışan bir sürecin içinde neler olduğundan nasıl emin olabilirim? (ne kötü bi cümle) .. donup kaldım. hareket edemiyorum. anlatamıyorum. konuşamıyorum. ne yapabileceğimi bilmiyorum. geriye dönemiyorum ilerisini kestiremiyorum. neyi nasıl toparlarım bilmiyorum. elimden bir şey gelmiyor. gerçekten gelmiyor. sanırım yetenek skalam tam da incinmediğini düşünme derecesinde takılıp kalmış. aslında yetenek skalam nereden başlamış emin değilim. çok eksilerden başladığı kesin... eskilerden değil ama... bilmiyorum...

yanlış anladım. tamam biliyorum yanlış anladım. amacından saptırdı benim paranoyak zihnim. ben yanlış anladım. ben yanlış anladım ama başka bi şey anlamadım. doğrusunu bulamadım. tamam aslında benim anladıklarımdan başka şeylerdi. sadece beni anlamaya yönelikti. ama biliyorum bu benim paranoyam. ben kuruyorum, saptırıyorum, ekliyorum üstüne bi şeyler... ben yapıyorum tüm bunları biliyorum. ama başka bi şey yapamıyorum. cinnet geçiriyor filan da değilim. aklıma mukayyet olmaya çalılmam gerektiğini bilecek kadar bilinçliyim... bi daha asla konuşmamalıyım... bunu gerçekten yapabilmeliyim artık...

çok üzgünüm...
yapamadıklarım, bilmeden yaptıklarım, bile bile ısrarla yaptıklarım, uyarı almama rağmen yapmaya devam ettiklerim, yapmamam gerektiğini hiç bilmediklerim, tüm yaptıklarım ve tüm yapmadıklarım, hepsi için herkesten çok özür diliyorum... tüm bunların varlığım/yokluğum dışındaki telafisini bulmaya çalışıyorum... buna gerçekten çalışıyorum... çok özür dilerim; hayatıma giren herkesin hayatını çekilmez kıldığım, herkesi bi şekilde mutsuz etmeyi başardığım için... çok özür dilerim...

Cumartesi, Kasım 03, 2007

hatır

kim olduğumu hatırlayamıyorum bazen. dünyaya o kadar uzaklaşıyorum, hayata o kadar yabancılaşıyorum ki, bir sonraki kelimemin ne olması gerektiğini kestiremiyorum. hani öyle bi nokta ki neresinden tutsam olmuyor gibi. silkelenemiyorum. dökemiyorum üzerime yapışanları. ayaklanamıyorum. beynim içine yığılmış kurşunlarla iyice ağırlaşıyor, algılayamıyorum. çok görüp, çok yaşamadım ama artık şaşırmayacak kadar büyüdüm. buna ikna olmayı bir türlü öğrenemiyorum.

değişmek istiyorum. mesela üzerimdeki bi elbiseyi değiştirir gibi, tüm huylarımı, yüz ifadelerimi, kendimi, hayatımı, dünyayı, önceyi, sonrayı... her şeyi baştan almak ve baştan yaratmak istiyorum. en küçüğünü bile becermiyorum. beceriksizlik değil bu aslında. bu sadece ekstra bir özellik olabilirdi ama bende yok. kaç kişide var ki?

çeki düzen vermem gerekiyor her şeye. dürüst olmam gerekirse önce kendime çeki düzen vermem gerektiğini de biliyorum. ama sanırım bunu bir türlü başaramıyorum. pantolonun bi paçasından içeri sokmaya çalışıyorum iki ayağımı da. olmuyor tabii... olması da gerekmiyor belki...

bazen kendimi teselli edecek bir tek iyi yanımı göremiyorum. kendimi avutamıyorum. öyle zamanlarda bir kutuya girmek, bir dolaba saklanmak istiyorum. küçükken kendimi çok kötü hissettiğimde annemlerin gardrobuna girip otururdum ya da yataklarının altına girip yatardım. o zaman her şey geçecek gibi gelirdi. kimse beni görmeyecek, herkes unutacak, her şey geçecek gibi gelirdi. şimdi sığmıyorum hiçbi yere. ışığı söndürmek de yetmiyo. kendimi unutamıyorum bi türlü.

oysa bi şey olsa, fişi çekince bi süre tüm dünya uyusa. madem ben kaybolamıyorum bi süre dünya yokmuş gibi yapsa. sonra fiş takılınca her şey yenilenmiş olarak devam etse...

ya da ben büyüsem artık olmayacak şeylere olsa demesem... demesem hiçbi şey... sussam...

Cuma, Kasım 02, 2007

ak

aslında hiç büyümüyormuş da hep yerimde sayıyormuşum gibi. aklım ermiyor işte dönen hiçbi şeye...

mor.fin

ölüm yıldönümünden hemen önce, o zaman acılar içinde kıvrandığını ve artık morfinin bile işe yaramadığını öğrendim. bunu yeni öğrendiğim için kendime kızdım, ama daha çok başkalarına. bilmem neyi değiştirirdi? bilmem seni gitmekle suçladığım tüm o zamanı değiştirebilirdi... ya da... yok başkası, ötesi, sadece bilmek... haklısın aslında bilmek iyi gelmedi...

Perşembe, Kasım 01, 2007

velhasılı...

konuşmayı eskisi kadar sevmiyorum. eskiden sabahlara kadar anlatabilirdim. çocukluğumu, hayatı, görmek istediklerimi ya da içimden geçen anlamlı-anlamsız cümleleri peşpeşe sıralayabilirdim. şimdi bunu yapmakta çok zorlanıyorum. kelimelerim birbirini takip edemeyecek, karanlıkta çarpışıp duracak, bir türlü ağzımdan çıkamayacaklar gibi geliyor. ki öyle gelmelerini bir yana bırakırsak artık kendimle ilgili bir şey anlatmaya başladığımda -eğer ciddi bir konudan bahsediyorsam- tekleyip duruyorum. kelimelerin hepsi siliniyor sanki aklımdan.

yazı yazmak daha kolay son zamanlarda. aklımdan geçenleri yazarken durup düşünmekle zaman harcamak zorunda kalmadığım içindir belki. sebebini tam kestiremiyorum ama "kendimi yazarak daha rahat ifade ediyorum"dan birazcık daha farklı benimki. şimdi birisi karşıma geçse ve saatlerce hiç cevap vermeden dinlese beni, feci halde rahatsız olurum ama buradadurum değişiyor sanırım. ama bloga yazma rahatlığının kesintiye uğradığı durumlar da var sanırım.

bir süredir eskisi gibi yazamıyorum. uzun araların ve kişisel metinlerle aramdaki mesafenin sebebi benim için belli. ben birilerinin "ben"i okuduğunu düşündüğümden beri eskisi gibi yazamıyorum. bunu fark edene dek birileri sadece "yazdıklarımı" okuyor gibi geliyordu. şimdi beni okumaları, daha doğrusu okuduklarını sanmaları düşüncesi çok rahatsızlık verici. bu kişisel bir alan değil elbette. kişisel ve kapalı bir alan yaratma amacında olsaydım bir internet sitesini tercih etmem aptalca olurdu. yine de işte bazen...

bunu söyleme gereği hissetmem çok aptalca ama "ben sadece buradaki sherlotte ya da nilay değilim. benim içimde binlercesi, dışımda onbinlercesi var"... canım sıkkın olduğunda daha çok şey söylemek istiyorum. çünkü ben duyguları arasında, hatta duygularının kendi içlerinde denge kurabilmeyi becerebilen biri değilim. iyiyse en iyi -tamam kabul bu pek olmaz- kötüyse de en kötüsünü hissediyorum. kötünün en kötüsünü hissettiğimdeyse elimden akıp gidiyor söyleyeceklerim, kafamdan daha çok şey çok büyük hızla akıyor. ve ben yetişebildiğim kısmını yazıyorum. o yüzden bir sürü kelime, bir sürü satır dökülüyor buraya...

demek istediğim, normalim ve değilim... iyiyim ve değilim... mutsuzum ve değilim... blogumun giriş yazısını dönüp okumak belki bir işe yarayabilir... herkes kadar dengesiz ve herkes kadar dengeliyim... eğer daha fazlasını ve farklısını bekliyorsanız, elimden bir şey gelmiyor maalesef, bunu söylemek zorundayım...

belki de sadece bir çeşit paranoyanın içindeyim. gerçekten bilinmek, tanınmak isteyip istemediğimden emin değilim. hangisi daha iyi/kötü bilemiyorum. o yüzden de kendimle çelişiyorum. bazen açıp şuraya bir şeyler yazmak istiyorum ama sonra diğer yanım "yaa üffff napıcaksın" diyor, ben de çaresiz boyun eğiyorum.

tüm bu satırlara rağmen söylemem gerekir ki, buraya yazmayı çok seviyorum. uzun zamandır içimde taşımadığım bir şey üretme isteğini burası sayesinde yeniden buldum. blog üzerinde herhangi bir üretimde bulunmasam da kafamda hep yeni fikirler, aklımda hep güzel düşünceler, yazmakla ilgili bir sürü fikir birikiyor. belki abarttığımı düşüneceksin ama benbigün kendimle yüzleşip beni mutlu edecek gerçek şeyleri seçme şansı verdi bana... mesela yaşlandığımda kalemim ve kağıdımla başbaşa kalmak istediğimden, sevdiğim ve sevmediğim insanlardan, kötü yanlarımdan, değiştirmem gerekenlerden yazdıkça emin oldum... sen abarttığımı düşünsen de düşündüklerimi yazılı olarak görmek, kendimi karşıma alıp oturup konuşma şansı tanıdı bana...

bir şekilde bir şeyler söylemeyi seviyorum, hepsi buna çıkıyor dönüp dolaşıp...
kendimle başbaşa ve yüzyüze kalmayı da söylediklerim kadar seviyorum...
burayı..bunu bir kez daha söylememe gerek yok, sen de biliyorsun artık...