Cuma, Ekim 05, 2007

son

"...Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar..."
(T.U.)

ekimin kaçı olmuş, yeni görüyorum sonbaharı (son bahar). işe gelirken yeri kaplamış sarı yaprakların hışırtısıyla ayıldım. yaprakların sararmasına ve hatta dökülmesine yetecek kadar vakit geçmiş demek. şaşırdım.
ankara'ya en çok yakıştırdığım mevsimdi bugüne kadar. belki de bir tek sonbaharı başka şehirde görmediğimden, sonbaharı bir tek ankara'da tanıdığımdan, bildiğimden ankara'nın sanıyordum. bugün anladım, sonbahar ankara'nın değil. ankara da olsa olsa kışa ait bir şehirdir (o da sadece kar yağdığında).

kendimi sevdiğim/seveceğim tek şehir olduğunu düşünürdüm. bügun anladım, ben de bu şehrin değilim. beni melankoliye bulayıp sonra da sonsuza dek kilitli kalacak bir kutuya hapsedebilecek bi şehir ankara. işte bu yüzden kalıcı gidicilik istiyor bir yanım (ruhumun en sıkkın yanı), diğer yanım (hayatımın en gerçekçi yüzü) mümkün kılmıyor toparlanıp gitmeyi.

bunalımdan değil, mutsuzluktan değil, sıkılmışlıktan değil. sadece artık sevemiyorum bu şehri. bu zamana dek ona aşkımı milyonlarca farklı kelimeyle anlatmaya çalışmışken, şimdi kendisini bırakıp gitmek istiyor oluşum ne acı. artık onu sevmiyor oluşumdan, beni melankoliye boğuşundan söz etmem... ben olsam, koca bir şehir olma gücü benim elimde olsa yani, her kapımı kapartırdım suratıma. bunca zaman şefkatle, yalnızlığımı paylaşmış gri kadına ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum bir yandan. ne karışık...

ankara...
sanki yüzyıllardır istanbul'la sidik yarışına sokulmaya, hep memuriyet disiplinine sahip oluşuyla ezilmeye çalışılan, karakterli oluşu göz ardı edilen şehir. oysa ankara akşam olunca evine gelmiş çocuklarına kavuşabilmiş, o asık yüzünü iş yerindeki masanın çekmecesine bırakabilmenin huzurunu bilen, kıt kanaat yetirip onunla hep güzel oyuncakları alabilen, lezzetli yemekler sunabilen bi şehir... memur bir şehir... memur bir anne şehri mesela...
yaşamak zorunda kalan değil ama yaşayan bilir... sanki fonu hayatımın eksik yanlarını vurguluyor, yetmiyor artık şehrin şefkati. üzgünüm ama gerçekten sevemiyorum artık seni...

*gayet zorlayarak. kanırtarak. bi şey anlatmaya çalışarak. gerçekten uğraşarak çok zor yazdığım bu kelimeler için özür dilerim. yazmaktan keyif aldığımı söyleyemem. bu neden bu kadar zor oldu. aklımdan geçen bi şeyi burda görmek nasıl bu kadar sevimsiz durabildi bilmiyorum.
diskonnektus erektus yorumuyla gaz verdiğinden, söyledikleri mantıklı geldiğinden önceki gibi aklımın bi köşesinden akan bandı buraya yapıştırmaya çalıştım. devamı gelir mi. ne kadar gelir. bilemiyorum. yine de bunun için de teşekkür ederim.

2 yorum:

disconnectus erectus dedi ki...

ne güzel olmuş, eline sağlık...cemal süreya'nın dizesi vardıor, ankarayı en iyi o anlatır bence: "ankara, en iyi kalpli üvey ana..."

ben de "ha gayret" dedim kendime; htpp://wearenoone.blogspot.com

sherlotte holmes dedi ki...

ana, kesinlikle öyle...
farkında olmadan kesişmişim cemal süreyayla...
sevindim...