Çarşamba, Ekim 31, 2007

ayrilik

"Sevgili, Guzel, Karakterli Yalinayak,
Hayatimda bu kadar severek icinde bulundugum bir is var miydi hatirlamiyorum. Cok guzel gunler ve cok guzel anilar paylastik. Cok gulduk, cok konustuk, cok dinledik, cok tartistik, Bugune dek toparlamayi bilmedigimiz hicbir seyin olmadigini dusundum. Her seyin hep "cok"unu hissettim. Bu sozleri nezaket icabi kullanmamayi ogrendim. Guzel insanlar tanidim, guzel cumleler okudum, cok heyecanlandim, cok sevindim, her sayfan ellerimin arasinda defalarca cevrildi. Su soylediklerimin tamamini seninle birlikte hissettim. Guzeldin iste... Guzelsin hala... Seni seviyorum ama artik yaninda olamayacagimi da biliyorum..."


Kendi nasıl hissettiğimi anlatmam çok zor. Bu ayrılığın yaşanacağını hep biliyordum ama bu söleri söylediğimde bu kadar üzüleceğimi tahmin edemiyordum sanırım. "Keşke" demek gibi bir şey değil ya da bu ayrılığın yanlış olduğunu düşünmüyorum. Ama... Uzun ve sıkıntılı bir ilişki yaşamış, artık atacağı adımı, alacağı nefesi bildiğim bir adamın kollarında uyumak istememek gibi... Bu burukluğu anlatması çok zor...

Pazar, Ekim 21, 2007

at! tut! bak! koş! ye! iç! doğ!

19 temmuzda kendime bi mail yazmışım bugün gönderilmek üzere ama o kadar şaşkın, o kadar unutkan o kadar o kadar......biriyim ki bunu unutmuşum. o zaman demişim ki:

"Dear FutureMe,
bu mail gercekten eline ulasacak mi inan ben de bilmiyorum ama ulasirsa hem buyuk heyecan olur hem de ne bilim...bugun dogumgunun olmali, yine her zamanki gibi asik suratli olmazsan cok sevinirim...biliyorum dogumgunlerini sevmezsin ama unutma sen sevmesen de senin dogdugun gunu seven birileri var...mutlu yillar canimin icinin ici...seni seviyorum :)"

bugün bu maili çok geç aldım maalesef... her şey için çok geçti artık... yine de... ben de seni diyorum bu maili yazan tarafıma... iyi ki doğdum...

Perşembe, Ekim 18, 2007

doink

aslında bi şey söylemek istemiyorum. biliyorum yılın bu bir iki haftası hep sancılı geçer benim için. o yüzden büyütmek ya da herhangi birine aksettirmek de istemiyorum. ama işte sonra çuvallıyorum. eskiden konuşurdum, bi derdim olunca anlatırdım en yakınımdakine. şimdi onu da yapamıyorum pek. boğazıma takılıyo sesim, akmıyo bi türlü. bir cümleyi tamamlamak için kırk takla atıyorum ama yüklemi bi türlü bulamıyorum falan filan. karışık bir mesele değil. sosyal ilişkilerle ilgili yeteneklerimi kaybediyorum yavaş yavaş. geçici bir dönemdir elbette ama yine de rahatsızlık verici. içimdeki sıkıntı dışımla birlikte çoook yüksek bir ses eşliğinde patlayacak sanki.

bütün gün uyumak istiyorum. yataktan çıkmak, insanların yüzlerini görmek, konuşmak zorunda olmak işkence gibi geliyor. yine de kendimi zorluyorum. hayatımı sürdürmek zorunda olduğum gerçeği neyse ki her sabah "doink" efektiyle iniyor kafama. yani hem rahatsızlık verici hem de sempatik bir gerçek. en azından sesi sempatik.

yok yaa tabii ki depresyonda değilim. sadece biraz yorgunum. aslında herkesten uzak bi memlekette kalsam bi süre. sevmediklerimi bile özlesem. olmayan derdimi tasamı unutsam. aslında ne istiyorum ben de bilmiyorum. dediğim gibi yorgunum. sanki ayaklarım ağrıyor, ama uzatınca daha çok ağrıyor da yürüyünce hissetmiyorum gibi. yani bunun çaresi aspirinli ılık su dolu kovaya sokulan ayaklar... saçmalamıyorum, şu cümlelerin hepsi bi mantık ekseninin içine kurulmuş oturuyor.

üf... aslında bi şey anlatasım yok mu var mı bilmiyorum. konunun yanından yöresinden yürüyüp geçiyorum geri dönüp tekrar yanından geçiyorum. o yüzden şimdi en güzeli ben yokmuşum gibi yapayım, kendimi görmezden geleyim. evet bunu yapayım ben.

Salı, Ekim 16, 2007

sevemez kimse seni...

denizatı: birkaç senedir kendimi, özlediklerimi, hayatımı bulduğuma inandığım güzel hayvan. sadakati benliğine işlediğini düşünüyorum. uçsuz bucaksız denizin içinde küçücük bedenini bir dala tutturup, orada kalma çabası, çocuklarına sahip çıkışı... her şeyi ayrı güzel...
fil: en sevdiğim hayvanlardan, hafızalarına, duygularına, cüsselerine, törensel hayatlarına hayranım... büyük cüsseler kırılgan ruhlar gibi gelir hep, belki o yüzden inanılmaz bir şefkat besliyorum fillere karşı...

nergis: hayatımda duyduğum en güzel koku. gördüğüm en anlamlı çiçek. ne kadar ezikse, beyaza uzaksa kokusu o kadar güzel. kendisi çirkinleştikçe kokusu güzelleşen narsis'in çiçeği. hikayesi acıklı olsa da kendisi sadece hüzünlü. kendisi hüzünlü olsa da hissettirdiği huzur ama daha çok mutluluk... hayatımın en anlamlı yanı gibi, bi çok şeyin simgesi...
yasemin: kokusunu hep sevdiğim ama anlamını henüz bulduğum çiçek. yasemin... anlamını bulduğum ama buraya yazmak istemediğim güzel çiçek...

renkler: aslında sıralamak istemiştim ama öyle üçle beşle bitmeyeceğini fark edince böyle yazayım dedim. mavi, hiç bitmeyecekmiş gibi... kırmızı, inanır, güvenir gibi... siyah, güvencede gibi... lacivert, güçlü gibi... gri, kararlı gibi... pembe hep çocukmuş gibi... mor, başka bir dünyadan gibi...

bülent ortaçgil ve yann tiersen: kötü duyguların, kötü zamanların daha önce de atlatıldığını hatırlatan adamlar. iyileşeceğimin habercileri. hayatı küçümsemeyen, aksine sorunların farkında olan ama yaşamaya devam ettiğimizi hatırlatan adamlar.

öykü: oluyor ve bitiyor. her şey kısacık bir zamana sığıyor. ayrıntının ayrıntısızlığı, hayal gücünün körükleyicisi, 1000 kelimeyi süzüp 100 kelimeye düşürme becerisi.
masal: geçmiş güzellikleri hatırlatıp, gelecek güzel günleri anlatan pembe, mavi, mor sözcükler...

fahrenheit 451: bu dünyanın anlamının ve anlamsızlığının zihnime en güzel çakıldığı kitap. evet ben de bi kitap okudum hayatım değişti...

yağmur sonrası: bazen çok iyi bazense çok kötü hissetsem de yağmur sonrasını seviyorum. beni hatırlamam gerektiğine ikna ediyor.

uğur böceği: birisi o benekleri üzerine tek tek üflemiş gibi...

hatır(L)a: hep daha çok yaşayıp daha çok mutlu olacakmışım hissi yaratır anıları hatırlamak. aklımdan her o anının her saniyesi geçer, tekrar tekrar döner... mutluluk öyle zamanlarda gözlerime doluyor... hatırlamayı seviyorum, hatırlayacak şeyler biriktirmeyi de...

kırmızı pilot kalem: özellikle sarı kağıtlarda son derece güzel duruyor ondan çıkan kelimeler.

dostlarım: birden fazlasına sahip olduğum, kendim kadar sevdiğim, hem kötü hem iyi gün dostu olacaklarını, araya yüzyıllar girse de hep aynı duyguyla dönüp geleceklerini, dönüp gidebileceğimi, her zaman bulabileceğimi, dokunabileceğim mesafede olacaklarını bildiklerim.

Çarşamba, Ekim 10, 2007

sahibinden satılık 3+1 lüx ormanlar

bir sürü insanın yıllardır basbas "doğa elden gidiyoooor" diye bağırmasına karşın hepimizin takındığı umursamaz tutum, yazın suların kesileceği endişesiyle nihayet son buldu. birden bire hepimiz "küresel ısınma" düşmanı olduk. orada burada büyük laflar etmeye başladık. açıkçası bunlar benim gözümde biraz "reklam kokan hareketler" tadına büründü. neyse ne nihayetinde birileri en azından "su"yun kıymetini anladı. yine de şimdi herkes duyarlı olsa da kimsenin bu gibi olaylardan haberi yok...
Devlet 2/B kapsamındaki arazilerin sayılmasına izin verdi verecek... yani ormanları satacaklar... yani artık "kazara yangınlar"a da gerek kalmayacak... ki o kazara yangınlardan birinin ardından yeniden yeşeren ağaçlara şahit olmuş biri olarak, yanmış toprağın da bir süre sonra yeniden kendini yenileyebildiğini görmüş biri olarak ben onların devrine de karşıyım ya, neyse...
ne diyordum... bu güzel ormanların satışının engellenmesi için TEMA'nın düzenlediği bir imza kampanyası var. bonuscard'ın doğa dostu kartlarından almaktan daha mantıklı değil mi burada bir imzayla yer almak... boşluğa bağırmak yerine bir yerlere kazıyın kendinizi, kendi yankınızdan fazlasını bulursunuz, emin olun...

adresi yeniden hatırlatayım, hem bilgi edinmeniz hem de destek olmanız için...
lütfen buyrun...

Salı, Ekim 09, 2007

14101990

kocaman bir karyolanın üzerinde dizleri iz yapmış pijamasının bacağı sıyrılmış dizine kadar, üzerini açmış her zamanki gibi, beli açıkta kalmış, kimse gelip örtmemiş, ürpererek uyanmış. henüz 6 yıl bırakmış geride, 6 yıl ve 358 gün geçmiş annesinin sıcak rahminden ayrılalı...
normalden fazla sürmüş bir uykunun verdiği rehavet üzerinde, birisinin gelip de "hadi artık kahvaltıya" demesini bekliyor. bekledikçe sıkılmaya başlıyor. evde çıt yok sanki. odanın kapısı kapalı, içerisi aydınlık. içerisi her zaman olduğundan daha aydınlık ve evin bu odası daha önce bu kadar sessiz kalmamış olmalı.
öyle sıkılmış ki gelip birisinin belini açtı mı diye bakmamasından, kimsenin "çok uyudun sıpa hadi bakalım" deyip sarılmamasından, sahanda yumurtanın kokusu da yok... öyle sıkılmış ki kalkıyor yataktan tekbaşına öylece. ayakları karyoladan yere ulaşana dek upuzun bir sessizlik daha...
odanın kapısına ilerliyor, kapı bembeyaz, ayakları çırılçıplak ve buz gibi her zamanki gibi. eli uzanıyor kapı koluna, kapı kolu gıcırdayarak iniyor aşağıya. odanın ve evin diğer odalarının bembeyaz kapılarının açıldığı koridora bakan tüm kapılar sımsıkı kapanmış. koridor boyunca bir uğultu. yatak odasını ve koridoru geçip de o çift kişilik karyolaya ulaşamayacak kadar alçak bir inleme gibi yayılıyor ses kulaklarına... nereye gidip hangi kapıyı açması gerektiğini bilmiyor. bir süre duruyor, annesinin hangi kapının ardında onu beklediğini düşünüyor.
huzursuz bir sıcaklık var evde. ekim ayına yakışmayan bir sıcak yayılmış her yana. sanki haziran gibi, haziranda güneşin iyiden iyiye yerleştiği salondan yayılan sıcaklık gibi...
ilk önce salonun kapısına dayıyor küçük ve biçimli sağ kulağını. kulağı kocaman adamların sesleriyle doluyor. herkes konuşuyor ama herkes susuyor sanki. bu kalabalık nereden geldi bilemiyor. televizyonun açık olduğunu düşünüyor, salonda televizyon olmadığını hatırlıyor. ama bu tuhaf huzursuz hal nedir anlayamıyor. bugün diğerlerinden farklı, bulamıyor annesini.
koridor boyunca yürüyor. oturma odasının kapısına dayıyor bu defa sol kulağını. içeriden ağlamaklı kadın sesleri, inlemeler, fısıltılar. içinde bir acı yürüyor. annesinin ağlayan sesi tırmanıyor kulaklarına. kulaklarından beynine yürüyor, gözlerine...
kapının kolu sıcacık. elini yakacak diye korkuyor. içerisi kalabalık, herkes ona bakıyor. o pijamalarından utanıyor. kadınlar tek tek başını okşuyor, herkes kucağına almak istiyor. o annesine ulaşmaya çalışıyor. annesinin gözleri kaybolmuş. çekik gözleri iki koca tepenin arasında kaybolmuş gibi. annesini tanıyamıyor. annesi kendisini durduramıyor. sarılıyor. annesi ağlayınca o da ağlıyor. ağlıyorlar. neye ağladıklarını bilmiyor.
kapıdan içeri bir adam giriyor. amcasını tanıması zaman alıyor. "söylediniz mi?"...
anlamıyor. annesi elinden tutup abisinin odasına götürüyor onu. annesi ikisini iki yanına alıyor. "artık gelmeyecek hastaneden" diyor. ağlıyorlar. "neden ağlıyorlar"... üçü birbirine sarılıp ağlıyor. o ne olduğunu anlamıyor. annesi ağlıyor, abisi ağlıyor, o ağlıyor. "neden ağlıyorlar"... canı acıyor... ağlamalarını istemiyor...
odanın dışında bir sürü insan pide yiyor. bir sürü insan ayran içiyor. bir sürü insan bu "beklenen" anın normalliğinden söz ediyor. bir sürü insan bir şey yokmuş gibi davranıyor. hiçkimse başını okşamıyor, hiçkimse bilmiyor.


onlarca defa anlattığım, onlarca defa dinlediğim, yaşadığım,
gördüğüm, duyduğum, tattığım, bildiğim,
silemediğim, silmek istemediğim...
17 yıl öncesinden bahsedemeyecek kadar genç olmalıydı hafızam,
17 yıla 17 ömür sığdıramayacak kadar küçük...

Cuma, Ekim 05, 2007

son

"...Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar..."
(T.U.)

ekimin kaçı olmuş, yeni görüyorum sonbaharı (son bahar). işe gelirken yeri kaplamış sarı yaprakların hışırtısıyla ayıldım. yaprakların sararmasına ve hatta dökülmesine yetecek kadar vakit geçmiş demek. şaşırdım.
ankara'ya en çok yakıştırdığım mevsimdi bugüne kadar. belki de bir tek sonbaharı başka şehirde görmediğimden, sonbaharı bir tek ankara'da tanıdığımdan, bildiğimden ankara'nın sanıyordum. bugün anladım, sonbahar ankara'nın değil. ankara da olsa olsa kışa ait bir şehirdir (o da sadece kar yağdığında).

kendimi sevdiğim/seveceğim tek şehir olduğunu düşünürdüm. bügun anladım, ben de bu şehrin değilim. beni melankoliye bulayıp sonra da sonsuza dek kilitli kalacak bir kutuya hapsedebilecek bi şehir ankara. işte bu yüzden kalıcı gidicilik istiyor bir yanım (ruhumun en sıkkın yanı), diğer yanım (hayatımın en gerçekçi yüzü) mümkün kılmıyor toparlanıp gitmeyi.

bunalımdan değil, mutsuzluktan değil, sıkılmışlıktan değil. sadece artık sevemiyorum bu şehri. bu zamana dek ona aşkımı milyonlarca farklı kelimeyle anlatmaya çalışmışken, şimdi kendisini bırakıp gitmek istiyor oluşum ne acı. artık onu sevmiyor oluşumdan, beni melankoliye boğuşundan söz etmem... ben olsam, koca bir şehir olma gücü benim elimde olsa yani, her kapımı kapartırdım suratıma. bunca zaman şefkatle, yalnızlığımı paylaşmış gri kadına ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum bir yandan. ne karışık...

ankara...
sanki yüzyıllardır istanbul'la sidik yarışına sokulmaya, hep memuriyet disiplinine sahip oluşuyla ezilmeye çalışılan, karakterli oluşu göz ardı edilen şehir. oysa ankara akşam olunca evine gelmiş çocuklarına kavuşabilmiş, o asık yüzünü iş yerindeki masanın çekmecesine bırakabilmenin huzurunu bilen, kıt kanaat yetirip onunla hep güzel oyuncakları alabilen, lezzetli yemekler sunabilen bi şehir... memur bir şehir... memur bir anne şehri mesela...
yaşamak zorunda kalan değil ama yaşayan bilir... sanki fonu hayatımın eksik yanlarını vurguluyor, yetmiyor artık şehrin şefkati. üzgünüm ama gerçekten sevemiyorum artık seni...

*gayet zorlayarak. kanırtarak. bi şey anlatmaya çalışarak. gerçekten uğraşarak çok zor yazdığım bu kelimeler için özür dilerim. yazmaktan keyif aldığımı söyleyemem. bu neden bu kadar zor oldu. aklımdan geçen bi şeyi burda görmek nasıl bu kadar sevimsiz durabildi bilmiyorum.
diskonnektus erektus yorumuyla gaz verdiğinden, söyledikleri mantıklı geldiğinden önceki gibi aklımın bi köşesinden akan bandı buraya yapıştırmaya çalıştım. devamı gelir mi. ne kadar gelir. bilemiyorum. yine de bunun için de teşekkür ederim.

Salı, Ekim 02, 2007

yaz

yazamıyorum. yani yazmaya çalışıyor da yazamıyor değilim. neden yazamıyorum bilmiyorum. bi şey koptu bi şey yazasım gelmedi bi daha. antipati duymuyorum sevgili bloguma. artık yazmıcam gibi bi şey de yok. ama işte nedir o kopan bilmiyorum. bulursam yerine bağlayıp bir iki kelam etmek isterim. evet sanırım bunu isterim.