Çarşamba, Eylül 26, 2007

Chrysanthemum


getirdiğin bu güzel mevsim için,
kulağımı çektiğin için,
bu sabah daha güzel uyandığım için...
inceliğine, güzelliğine, kalbine, sana...

Perşembe, Eylül 20, 2007

zincir

son derece gerginim. gergin olduğumu gösteremedikçe daha da gerginim. vücudum birinin geçip beni işaret parmağıyla itmesini bekliyor gibi. bi itse karşımdaki çıtırdayıp döküleceğim yere. derinden bir yerden gümbürtüler geliyor. sonunda infilak edip kendimi de çevremdeki herkesi de kurtaracak gibiyim...

bu his, günün uyanmamla başlayan -yaklaşık- 13 saati boyunca geçmiyor. aklım beynim başka türlü işliyor. olmayacak şeyler geçiyor aklımdan. ya da tüm günün verimini alıp götürecek bir ruh hali çörekleniyor üstüme. kendimi, tuvaleti içinde bulunan tek kişilik bi hücreye kapatılmış gibi hissediyorum. başım ağrıyor. bedenimin her yanı uyuşuyor. belim, sırtım, kuyruk sokumum üçünün de varlığının öylesine farkındayım ki bu acı da bitmeyecek gibi geliyor.

bi şeyler yoluna girsin istiyorum. artık büyüdüğümü kendime kanıtlamak istiyorum. hiçbi adım atıp hiçbi yere varamadığımı fark ediyorum. bunu hissettiğim zamanlarda kötü düşünceler başka kötü düşünceleri çağırıyor. nasıl kurulduğunu anlayamadığım bir zincir oluşuyor. halkaları birbirinden çok farklı bu zincir beynimin etrafını sarmaya başlıyor. eninde sonunda zincirin kancayı attığı yere varılıyor. oradan vicdanımın zırıltısı duyuluyor. vicdanım kendim dışındaki herkes için en az bir kez ağlıyor. sonra asıl mesele başlıyor.

bu bahsettiğim asıl mesele çelik bir kasanın içinde duruyor. zamanla kilidi aşınan kilidi bazen orada burada burada açıldı. yine de kilit iyice kapalıyken dışına bir şey sızdırmıyor. kasanın çelik zırhını aşıp içeri girebilen tek şey o zincirin ucundaki kanca. o kanca vicdanımın üzerindeki kasanın yerini değiştiriyor. kasanın kapağının yanında bir yerlerde aralıklar yaratıp, içinden dışına kötü kokular sızmasına, kokunun vicdanımın gözlerine kaçmasına sebep oluyor. sonrası malum. hep aynı his.

ben bununla, kendimle, hayatla, insanlarla, kabuslarla hiçbi şeyle mücadele etmeyi bilmiyorum ve beceremiyorum. bunların hepsini kabul ediyorum. ama gerçekten bundan iyisini yapamıyorum. beceremiyorum işte hiçbi şeyi. elim kolum kilitleniyor. ne yapacağımı bilemiyorum...

vaktiyle bi yerde birisi bana "avcılar için çok kolay bir av" olduğumu söylemişti. güçsüzlüğümü insanların gözlerine soktuğumu filan da... sonra benim aslında çok güçlü, çok şöyle, çok böyle olduğuma inandı... uzun sürse de onu inandırmayı becerdim, ama aslında hala aynı "ben"im... üzgünüm o "bi yerde bunları söyleyen birisi", ben bundan fazlası değilim... üzgünüm herkes!.. ben size hep yalan söyledim... hiçbi bokun geçtiği ve unutulduğu yok...

şimdi mümkünse beni hayatlarınızdan siktiredin...

*yazıp taslak olarak kaydettiklerimden. taslaklardan nefret ederim. bir şeyi söylemeye karar verip söylememekten de. gibi...

Çarşamba, Eylül 19, 2007

nah)(keme

birisi içimdeki mahkemeyi sonlandırsın. amerikan filmlerinin hafızama kazıdığı koca mahkeme salonu, içindeki bi dolu insan, hakim, savcı, avukatlar... zanlı... hepsi çıkıp gitsin beynimden. sorgu, yargı, karar ve ceza... ne olacaksa olsun ve bitsin artık. varlığına inanmadığım "adalet" girsin kapıdan içeri, "karar idam olmalı" desin mesela... ya da avukatlar kozlarını çıkarsınlar artık... bu kadar uzun süre sonra ne kadar sağlıklı olursa, o kadar sağlıklı bir kararla yoluna gitsin herkes... mahkemedeki fısıltılardan, beynimdeki uğultudan çok sıkıldım... sorgu, yargı, karar ve ceza... ne olacaksa olsun ve bitsin artık...

Salı, Eylül 18, 2007

hudut

Ruh halimin gelgitlerinden çok yoruldum. Bu kendini iyi-kötü-yalnız-kalabalık-sıkılmış-kormuş-çaresiz-neşeli-geveze vs vs vs hissetme halleri birbirini öyle hızlı takip ediyor ki ben bile yetişemiyorum içindeyken. Bu normal bi şeydir belki, bilemiyorum. Bilmek istiyor muyum ondan da emin değilim. Her neyse, anlatacağım bu değildi.
Bu gelgitler öyle rahatsız bi hâl yaratıyor ki, bedenime de vuruyor kendisini. Çok yorgun hissediyorum. Yani hem ruhumu hem bedenimi yorgun hissediyorum -ki ikisi de çok zor. Elimi uzatmak istediğim her nokta uzaklaşıyor sanki öyle anlarda. İçimde tüm bu duyguların sonunda sadece sevinç bile kalmış olsa enerjim olmuyor bi şeyler yapmaya. Kötü. Aslında hepsinin temeli bu işte "kötü".

"Kendimi yalnız hissediyorum" dememek için çırpınmak bir de. Hani öyle bi durum ki, bunu söylediğimde herkes çullanıyor üstüme,
“Yalnız değilsin ya ben varım, yalnız değilsin ya o var, yalnız değilsin ya biz varız...”
Tüm bu cümlelerin özeti başka bi ‘yalnız değilsin’de gizli,
“Yalnız değilsin yaaa şımarıklık etme!”...
Bu da beni çok yoruyor.

Beni anladığına delice inanmış insanlar bile bu ‘yalnız değilsin’leri öyle inanarak söylüyorlar ki şaşırıyorum. Oysa bu yalnızlık bildiğin yalnızlık değil, birinin yanında uyuyabilmek, iki lafın belini kırabilmek, içip dağıtabilmek, oturup ağlayabilmek, boş boş ve manyakça şeylerden bahsetmek değil. Bu öyle pis bi şey ki, sen küçücük çocukken yerleştirivermişler içine ve sökemiyorsun oradan. Üzerine yama yapıp başka bir kumaştan, gizleyebiliyorsun elbette ama tenine değiyor işte içinden... Öyle bi şey işte...

Asıl mesele bu. Yani hatta asıl mesele bu deyişim de bi çeşit itiraf sayılabilir. Bu durum canımı sıkıyor. Anlatmayı denemek istemiyorum bana "Aşkolsun hiç yalnız olur musun (bak yine huysuzluk ediyo küçük sümüklü)" diyenlere de. Oysa ben yalnız hissederken ve bunu söylerken, sadece söylemek istiyorum, cevap aramak/bulmak değil. Çünkü ben bu kadar yılda bunun bi çözümü olmadığı konusuna ikna oldum. Sadece içimdeki yükü hafifletmek benim derdim. Bir "oyun arkadaşı" sahibi olmak değil yani.

Bu konuda son olarak şunu söyleyeyim.
Hissettiklerinin sınırı yok. Hissettiğin hiçbi şeyin sınırı yok. Yani "Daha mutlu olamam" da yalan, "Daha çok yanamaz canım" da...
Ve herhangi bir duyguyu bir kez tattın mı, gerisinin geleceğini bilmelisin işte. Bi daha asla hissetmeyeceğini, sonsuza dek veda ettiğini sanmamalısın...
Aynı duygu daha yoğun çıkacak bi gün karşına.
Bunu bilmelisin ve tedbir alamayacağından emin olsam da söylemeliyim ben de.

Cuma, Eylül 14, 2007

50



bazısını bildiğim, bazısını ilk kez gördüğüm, bakarken ne hissedeceğimi bilemediğim fotoğraflar...
son elli yılın fotoğrafları...
(1954-2004)


Perşembe, Eylül 13, 2007

tell me where it hurts / garbage

what is my day going to look like?
what will my tomorrow bring me?
if i had x-ray eyes, i could see inside
i wouldn’t have to predict the future

i wish that you would do with some talking
how else am i to know what you’re thinking?
if only people would say what it really was
what it really was
what it really was that they wanted

tell me where it hurts
to hell with everybody else
all i care about is you and that's the truth
they don't love me; i can tell
but you do, so they can go to hell

did they ever give you a reason
to believe in something different
if you’re looking for love, for what it's worth
i have plenty of it lying around here somewhere

if you are looking for disappointment
you can find it around any corner
in the middle of the night i hold on to you tight
so both of us can feel protected

tell me where it hurts,
to hell with everybody else.
all i care about is you and that's the truth
they don't love me; yeah i can tell
but you do, so they can go to hell

i’ve been loved but i didn’t know how to feel it
and i’ve been adored but i don’t know if i ever believed it
i’ve been loved my whole life but i didn’t know how to take it
until...

so tell me where it hurts
to hell with everybody else
all i care about is you and that's the truth
they don't love me, yeah i can tell
but you do, so they can go to hell
but you do, so they can go to hell

tell me where it hurts
tell me where it hurts
tell me where it hurts now
tell me where it hurts

intihar


Çarşamba, Eylül 12, 2007

1000 a

bi dur ve düşün. karşında kendisine yeni bir bina inşa etmeye çalışan biri. harcını nereden alacağını bilmiyor, toprağı ne kadar kazması gerektiğini de. öyle ki aslında nasıl bir binanın
kendisini mutlu edeceğini bildiği halde -başkalarının beğenileri ona başka bir binayı öğütlüyor diye (sırf bu yüzden yani)- harcının yetmeyeceği, içinde oturmaktan rahatsızlık duyacağı bir binayı temelsiz ve şaşkın, yapmaya başlıyor. sen her şeyi izliyorsun dışarıdan. çok uzun süredir izliyorsun. bina çok uzun süredir yükseltilmeye çalışılıyor. fakat koyulan her tuğla dengesizliğini gözüne sokuyor. sallanıyor, sonunda da düşüyor ve başa dönüyor.
hani harcın tamam olamamasının, temelin ne kadar kazarsa kazsın derin olamamasının sebebini de bulamıyor. "senin yapmak istediğin bina gerçekten bu mu?" diyemiyorsun.
içinde mutlu olacağı binanın ipuçlarını veriyor aslında. içinde mutlu olacağı için dışından da güzel görünecek bu binayı itiraf edemiyor sadece. mesela binanın dışında roma dönemini hatırlatan sütunlar olmasa, bahçesinde işeyen çocuk heykelli küçük havuzcuklar eksik olsa ne kadar gerçek ve samimi duracak, üstelik tam da onun istediği gibi olacak... göremiyor... göremiyor çünkü önüne sunulan mutlu binacıklar önünü kapatıyor.

ne demeli? harç karmasına yardım doğru mu/yeterli mi?
olur da bina yükselirse, ilk sarsıntıda yerle beraber olmaz mı?
yoksa sana ne mi? mutluluk tasvirinin bir kalıba tıkıştırılmasına ses etmemeli mi?

bilemiyorum...
belki de biliyorum, ama üstüme vazife görmüyorum...


not: sevgili ismiaaanım bi kitap hediye etmişti vaktiyle, ayn rand - fountainhead (yanlış yazdıysam kafama sıkacağım evet)... orada bir mimarı anlatıyordu. okudukça kızmıştım kitabın yazarı o faydacı kadına... sonra sonra fark ediyorum ki..kitap fazlaca etki bırakmış üzerimde...

orada bir sürü şey söyleniyordu ama söylenenlerden biri de şuydu:
başkaları beğeniyor diye yapamam bu binaları...ben içinde yaşanacak, yapıldığı yerle bütünleşmiş yapılar yaparım..bunu kendi keyfim için yaparım... beğenmiyorsan almazsın ben de hayatta kalmaya çalışırım...

yani tabii ki doğrudan bunlar yoktu ama benim yazdığım bu bina olayı ile orada okuduklarım...
neyse anlatamayacağım...
kendimi ifade yeteneğimi aldırmış gibi hissediyorum...
öyle...

tavanlara kadaaaar

beni tanıyan biri,
bu karikatürün neden burada olduğunu bilir...
nasıl gülümsettiğini de...

Salı, Eylül 11, 2007

aydede

...hayır yani öyle bi şey ki, mecnun gelse ve leyla'ya olan aşkını anlatsa bile ikna olmam hissetiklerimden fazlasını hissedebildiğine. konuyu ne zaman ve nerede geyiğe vuruyor olursam olayım, biliyorum ki içimden taaaa içimden benim bile varlığını hesaplayamadığım büyüklükte bi aşk hücum ediyor kalbime aydede'mi düşününce. adımı tamamlayan bu güzel adam aşk denilen karmaşanın mimarı. daha önce de söylemiştim ya, var'olsun...

misal bugün çok sevgili papatya'ya "o kadar yıl nasıl geçti bilmiyorum, ilk günkü gibi, hata daha da çok..." derken oldukça ciddiydim. gel gör ki, ben hiçbi zaman hissettiğim şeyi hissettiğim şekliyle söyleyemedim. yani diyorum ki, "evet, o kadar zaman nasıl geçti? ilk gün hissettiğimden bile çok. hani onunla buluşmak için ders kaydımı son günü olmasına rağmen sana bırakıp koştuğum günkünden de, kafam karma karışık dolaştığım onca zamandan da, yaralı dizimle okuldan kızılaya kadar yürüdüğüm günden de çok... bugün hepsinden daha çok, yarın bugünden daha çok, sonra da yarından..."

aşkın bitmeyeni, artanı, körlükten sıyrıldığında da süreni, mutlusu oluyormuş...
işte bu yüzden sevgili aydede, beni bana yalancı çıkardığı için de, hem sağ hem de var'olsun...

seviyorum...

extramücadele

EXTRAMÜCADELE NEDİR?

Extramücadele 1997'de başlamış büyük bir projedir. Hayali siparişler üzerine çalışır. Aynen bir grafikerin müşterisi için bir işaret tasarlaması gibi toplumsal baskı altındaki bütün topluluklar için işaretler tasarlar. Onların hayali isteklerine uygun resimler yapar. Üniversiteye alınmayan türbanlı kız da, kürtçe konuşması hoş karşılanmayan adam da, Avrupalılaşma hareketine karşı çıkan islamcı da, islamcının karşıdevrim arzusundan rahatsız olan ordu ve sol aydın da Extramücadele'nin hayali müşterileridir. Extramücadele'nin hiç bir politik düşüncesi yoktur. Taraf değildir. Olamaz.
- - - - - - - - - - - - - - - - - - -
Extramücadele sürekli ödünç alarak, rüyayurdunu arar.
Bu arayış kavramsal bir temel oluşturmak isteğinden çok, düşüncenin rüyasıdır. Aynen bir elma resmi ile bir elma yazısının ancak rüyada aynı şey oldukları gibi. Ya da İstanbul'a gelen bir yabancının karşılaştığı İstanbul tabelası ile gerçek İstanbul'un birbirlerinden çok farklı şeyler olmalarına rağmen, aynı şey de oldukları gibi. Extramücadele, birbiri ile ilgisi olmayan şeylerin ilişkisidir. "Düşünüyorum" durumundan, "düşünülüyor" durumuna geçme isteğidir. Extramücadele, fotoğraf, şekil, işaret ve yazının bitmeyen kavgasıdır. Farklı dünyalardan koparılmış bu dörtlü arasında sürekli bir geçiş, birbirlerine kaçış vardır. Her biri, diğerinin hayaletidir. Dünya ve öbür dünya ve öbür öbür dünya gibi... Extramücadele, farklılardan bir vücut yapar. Birbirlerinin hayaleti olan parçalardan bir bütün, bir Frankenştayn yapar.

extramücadele

Pazartesi, Eylül 10, 2007

kim

bazı şeyleri söylemek zordur. bazı şeyleri söylemek, söylemesi zor şeyleri söylemekten daha zordur. öyle şeyler vardır ki onları söylemek,
...ben eşcinselim, ben evliyim, ben hamileyim, ayrılmak istiyorum, başka birine aşığım, seni aldatıyorum, karımı, babamı ve 3 çocuğumu boğarak öldürdüm...
demekten çok daha güçtür.

insan en çok kendini ele vermekten korkar. insan bu cümlelerle de kendini ele verir ama en çok kalbinin içini açmakta zorlanır. bazı şeyleri söylemek "seni seviyorum" demekten daha zordur.
sevdiğini bir kere söyleyince gerisi gelir çünkü, ama bu "bazı şeyleri" her söylemeyi deneyişinizde aynı sıkıntıyı duyarsınız.

kimileri en çok
...bugün benimle kalamaz mısın, öz güvenimi yitirdim, bu sabah -ve gece ve yıl ve ömür- uykumdan uyanmak istemiyorum, sana çok ihtiyacım var, annemin yanında uyumak istiyorum, gitme...
demekte zorlanır.

kimileri bu cümleleri öyle içinde hisseder ve açık ettiğinde yara alabileceğini öyle iyi bilir ki onu gerçekten kendisi yapan, dışarıdan görünmeyen eksik yanlarını, yarım yanlarını ve hatalarını ve ihtiyaçlarını söylemekte zorlanır. böyleleri hep yara alır.

söylese kalbini bıraktığı bir avucu öğüs kafesi saymak zorunda kalacağını bilir...
söylemese günlerce söylemek için kıvranacağını...
söyleseydi kalacağını bilir...
söyleyemediği için ona artık ihtiyaç duymadığını sandığını da...

kimileri yara almamak için kendini açık etmekten korkar. kapandıkça kapanır kapıları. konuştukça kanayacak yaraları, sustukça büyür...

hey ha(y)aaat

...
Sonra benim sarhoşluğum mideme değil zihnime vurdu. Tabii söz konusu kişilik ben olunca durumun böyle olması normal. Sonra ordan taaa oraya kadar yürüdük. Sonra yürürken ben bi daha aşık oldum. Sorgusuz sualsiz nası sever bi insan? Bak mesela ben sevebilir miyim? Evet severim tabii ki  Ama benden başkası da sevince... Hem de benim gibi, hem de beni sevince bi başka bi şey...
Bana dedi ki, karanfil kokuyosun, evet dedim, iki tane karanfil kokuyorum... Sonra bi şey demedi... Sonra yürüdük... Sonra ben onu beklerken içimden gelsin ve bana beni ne kadar sevdiğini hissettirsin, ama seni seviyorum demeden bi şeyler desin, nolur bi şeyler de..diyodum... Bana elini tutabileceğim biri olduğunu hatırlattı yine..teşekkür ettim... Sonra keşke saçlarımı okşasa dedim..saçlarımı okşadı ben ağladım... Sesli düşünmüş olmaktan korktum..ama sesli düşünmediğimi de anladım...
Sonra... Sonra...
Kendimi kötü hissetmeye devam ettim ama. Çünkü ben kıymet bilmezim. Hani böyle hayatımın tüm kötü duyguları birkaç konsorsiyum oluşturmuş beynimde, hayatımı ele geçirme ihalesine girmiş gibiydi. İhaleyi suçluluk-tiksinme-kendinden nefret kazandı. Salak sulak ağlama halleri. Ertesi gün daha iyiydim.
Sonra o bana böyle zamanlarda kötü hissettiren ne varsa çıkıp geliyor sana, oradan biliyorum bugünlerin geldiğini. Seni tam olarak anlayamıyorum belki ama anlamayı deniyorum, bunu garipsemiyorum, kızmıyorum, üzülüyorum sadece bi de biliyorum bu zamanları dedi. Bi erkeğin, bi kadının gidip gelen ruh durumunu anlaması ne kadar mümkündür? Evet aşık olmak için sebeplerim var kesinlikle...
Ya ne anlatıyorum...
Diyorum ki, hayat karşındakini anlama değil ama “anlamaya çalışma” meselesi...
Hayatı buldum ben ya, çevresini bok sarmış bi hayat, hani böyle dışı pislik içinde ama içi pırıl pırıl bi hayat...
Demiştim ya, her şey bir kapı kilidine bakıyo, sonra hep huzur..hep heyecan..hep aşk..hep sevgi..hep kavga..hep barışma..hep hep..hepsini bırak hayat hep “o” olduğundan emin olunan adam/kadın...

Pazar, Eylül 09, 2007

yok mu

"son kere olsun duyan yok mu, hallerimi gören yok mu, giderim yolu kanım aksın, canım yansın, yanan yok mu..."

çmr

Cumartesi, Eylül 08, 2007

nolur

durum özeti: sevgili arkadaşlarımın doğumgünü şeyleri sebebiyla tekila şeyleri içildi. tekila sarhoşluğunun kendini sadece sarhoşluk sahibi kişiye belli eder halleri hakim üzerimde. hareketlerim kontrol altında ama ruh durumum değil. dışarıdan görsem kendimi, her zamankinden de iyi derdim... içeriden görünce kazın ayağı başka...

aslında ne yazmak istediğimden çok emin değilim, ne yapmak istediğimden de. tekila dedikleri zıkkmın esiri oldum yine iki dakikada. kötü bir uykuyla geçen kötü gecenin üzerine alınmış kötü haber, üzerina güzel bi tekila... sonuç kusursuz tabii ki...

umutsuzluğa kapılmak için en güzel zeminin hazırlandığı şu dakikalarda, şu hayatın neresinde durduğumu bilemiyorum mesela. yine anı dakikalarda sevmediğim hayatın, sevdiğim insanlarını mutlu edemediğimi, edemeyeceğimi bilmek de ayrıca keyif verici madde etkisi yapmakta... sorun şu ki, keyif verici maddeler bende hep ters tepiyor...

şu an canım ne kadar yanıyor, ne derecede kötü hissediyorum anlatabilmem mümkün değil. zihnim keyifli cümleler kurmaya programlandı ama içimdeki sıkıntı kaplıyo beni. deli gibi ağlamak istiyorum ama... o da mümkün değil bu ortamda.

ben olsam sarhoş bi insanın kurduğu cümleleri ciddiye almazdım, sen de alma. ama kendimi köpek yavrusu gibi hissediyorum, kıçına tekmeyi yemiş bi it gibi... beni sev demek istiyorum, okşa başımı, sokulayım kolunun altına, seni seviyorum filan da deme sev işte, benim bildiğimle yetinmeme izin verme. şefkate aç filan değilim... aç mıyım... bilmiyorum... sadece olmamak isterdim şu an...

canım çok yanıyor, hayatımın tamamını silip yeniden yazmak istiyorum. bundan sonrasını yazmasam da oılur, her şeyi güzel hatırlıyım yeter. hayat beni affet n'olur!!!

gülmek zorunda hissetmekten bıktım artık. kendimden de. küfretmek istiyorum şimdi. öyle pis küfürler etmek istiyorum ki utanıyorum buraya yazmaya. oysa böyle zavallıca cümleleri yazmak hiç de utanç verici değil. ama madem yazdım, silmeyeceğim bi daha bu konuda da anlaşmalıyım kendimle... ben! ben, beni affet nolur!!!

her şeyden muaf olayımi nefes almak zorunda olmayayım mesela... ben olmayayım nolur izin verin de gideyim... izin verin bana nolur... çok sıkıldım, birileri anlasın beni, bilsin, şüphe duymasın hissettiğim sıkıntıdan, beni ciddiye alsın ya da bunların hiçbiri olmuyor madem, gitmeme izin versin... kendimi yalnız olmadığımı bile bile yalnız hissetmeyeyim artık nolur...

şimdi gidip bi şey yokmuş gibi yapayım, güleyim filan...
bitsin bu yazı da ...
ne yazdığımı bir kez daha okumayacağım dönüp...
sen de okumamış gibi davran...
nolur unut bu zavallı halimi...
unut nolur...

Perşembe, Eylül 06, 2007

Hatırlat da Haziran'ın sonlarında çocukluğumu yakalım / ah muhsin ünlü

Sen beni öpersen belki de ben Fransız olurum
Şehre inerim bir sinema yağmura çalar
Otomobil icad olunur, Zarifoğlu ölür
Dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

-Senegalliler dahil değil

Sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
Çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
O vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
Hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin



-Yoksa seni rahatsız mı ettim?

Sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
Ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
Elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
Elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

-Freud diye bir şey yoktur.

Sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
Belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
Bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-Haydi iç de çay koyayım.


ah muhsin ünlü

sabun

yanına varınca
yanından ayrıldığım andan itibaren geçen tüm zamanı
sıkıntılı bir film izlediğim ve ardından unuttuğum zamana çevirir...

hayatım hep yanında akıyormuş da
bazen mola veriyormuşuz, duruyormuş zaman,
sonra kavuşunca tekrar akmaya başlıyor gibi...

zihnimden beyaz sabun kokusu almak gibi mesela. annane kokusu almak gibi...
pırıl pırıl...

gibi...

...mesela şimdi ağlasam. ama hani böyle hayatımdaki her şeyden sıyrılıp sadece "ben" olduğum zamanlardaki gibi. burnum akınca koluma silip bunu zerre kadar umursamayacak gibi. onun gibi işte, ağlasam. sonra geçip gitse dünyanın yükü, çamuru. "ben" gibi olup sonunda "ben" gibi kalabilsem...

Çarşamba, Eylül 05, 2007

üç nokta

ne kadar incindiğimi bir parça olsun görebilseydin o zaman değiştirebilirdik her şeyi. bu seyir, bu gidişat değil benim istediğim; başkalarının çizdiği ve herkesin yürüdüğü bu aptal yol benim istediğim değil.

bir karşı duruşu var sanırdım aramızdakilerin, başka sanırdım, asla sözcüklere indirgenemeyecek sanırdım. işte bu yüzden bırak toz kondurmayı, kimselere el sürdürmezdim. şimdi sen... sen almış çamura buluyorsun yarattığım evreni.
hayal dünyasında yaşamıyorum, bilirsin. ama o dünya benim içimde var oldu, bunu da bilirsin. dışımdaki gerçek dünya, kirli insanlar, kirli ilişkiler bi de içimdeki gerçek bağ...
sen bunların hepsini bilirsin...

ne acı, kendimi anlatabiliyor olmayı dilerdim. eskisi gibi konuşabilmeyi dilerdim. sen yine inan, ben yine inanayım dilerdim. dilemenin yetmediğini çoook acı bi şekilde öğrendim. şimdi bilsen, görsen duysan, daha farklı olurdu belki...

en güzel zamanlarımda yanımda olacağını düşünmüştüm hep. sen ilk sırt dönüşünü orada gösterdin. sanırım ben ilk kez orada fark ettim beni bir kez daha terk edeceğini. aptallık bende ki sana hep inandım. aptallık bendeki sen gidince ben sana yine inanacağım. aptallık dediğim bu şeyin çok büyük bir sevgi olduğuna sadece senin sözcüklerinle ikna oldum. aptalca değil bu, olamaz biliyorum...

bak bir aşk gibiymiş tüm bunlar. belki de o yüzden bu kadar yakıyor canımı. benzer bir bağlılık, kopamama hali, bencillik edememe hali. ve benzer bir tek yanlılık, geri besleme alamama hali. ne garip, bana böyle büyük ve derin bir acıyı senin yaşatabileceğin aklımın ucundan bile geçmezdi. şimdi aklımın etrafını çepeçevre sarmış olduğunu görebilmeni isterdim.
ne derece incindiğimi asla anlatamam, denesem bile beceremem. hayatımda hiç olmadığım kadar dürüst davransam, hatta seni aklımın kalbimin içine soksam yine de imkansız gibi geliyor bunu anlaman. oysa eskiden olsa, beni en iyi sen anlarsın sanırdım. şimdi hangi savaşta yenildiğimizi bilmiyorum.

heraklitos, senin söylediklerin de palavra...
içimde aynı kalacak hepsi, değişmeyecek biliyorum...

çamur 2

çamur demiştim ya geçenlerde...

işte onların bi şarkısı var "yok"...

bazen o ne güzel diyo diyemediklerimi...



"yok gelecem de dermanım yok, kime gülsem şu yüzümü, diyemez oldum sözümü, yok sözüm yok. dökecem de gözyaşım yok, silebilsem tüm her şeyi, ateşe atsam kendimi, yok bi şey yok. son kere olsun duyan yok mu, hallerimi gören yok mu, giderim yolu kanım aksın, canım yansın, yanan yok mu...

yok, gidecem de yollarım yok, sabahı oldu gecenin, yürüyemem ki düşerim, yok gücüm yok, diyecem de dillerim yok, varamam ki nasıl özledim, bakamaz ki sana gözlerim, yok bi şey yok. son kere olsun duyan yok mu, hallerimi göen yok mu, giderim bu yolu, kanım aksın, canım yansın, yanan yok mu..."



bi de müslüm gürses'in nilüfer'i aman neyse...

zamanın eli değdi bize, çoktan değişti her şey, aynı değiliz ikimiz de, zaaflarına bir gece, hatalarına bir nilüfer, sevgisizliğine bir kalp verdim, artık geri ver, geri veremezsin aldıklarını, artık geri ver, geri verilmez hiçbir yanılgı, yokluğuna emanet et sen de benden kalanları, her şeyi al, bana beni geri ver bir şansım olsun, başka yer başka zaman sensiz ömrüm olsun...

Pazartesi, Eylül 03, 2007

dolunay

evet...
kendime kızdığım anlık bi şeymiş demek ki. şimdi geçti mi? aslında çok farklı hissetmiyorum ama sanırım bi parça daha rahatım. o yüzden bi şeyler söylemeye çalışıyorum.

hani demiş ya büyük adam "ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol", ben bunu beceremiyorum sanırım. içim binbir türlü karmaşa, dışım boş, ucuz laf salatası. mümkün olsa günlerce ve gecelerce hiçbi yanından tutulamayacak şeylerden bahseder, sonunda kendimi bile "yok" sanabilirim. mümkün olsa, kendimi de başkalarına gösterdiğim gibi görüp en azından buna inanabilirim... işte o zaman göründüğüm gibi olmayı da başarabilirim... fakat, ben işte...

hani diyorum bazen; "söyle. derdin neyse anlat. tam anlatmaya başlayacakken saçma sapan bi 'geyiğe sarma'. durup tam da içinden gerçekten geçen bi acıyı anlatacakken, 'bu da böyle bi anımdı, keh keh keh, ya biz çay söylemiştik' deme"... diyorum ama sanırım dediğimi duyamıyorum.

belki de bazen kendimden sıkılıyorum. zaten kafamda birikmiş bir sürü şeyi bir de dışarıya kopyala yapıştır yapıp sıkıntıya girmek istemiyorum. ama öbür türlü de kendi samimiyetime inanamıyorum. dahası insanların gördüklerini sandıkları şeyden bahsetmelerinden nefret ediyorum. hele insanların o "sen ne görüdün, ne yaşadın, ne düşündün ki bu ciddiye alınmayacak yaşında" tavrı... hele o insanlara "ya evet haklısın" demek zorunda hissedişim... ve yine o insanların bomboş hayatlarını örnek verişini, dinlediğim zilyon tanesiyle aynı olan hayat hikayelerini, başarı öykülerini -ne demekse-, ideal kişiliklerini -ki bu ciddi anlamda tartışılır-, sakladıkları ama asla büyütüp olgunlaştıramadıkları karakterlerini dinlemek zorunda hissedişim...

kimseden çok görmedim, kimseden çok yaşamadım, kimseden çok düşünmedim. fakat birini karşınıza aldığınız zaman, onun kendi yaşadığı hayatın acının ya da sevincin acemisi olduğunu unutmamak gerektiğinin de farkındayım...
bilemiyorum, belki de gereksiz bi rahatsızlık bu ve anlamsız bir sıkıntı yaratıyorum kendim için. yine de bu güne dek buna engel olamadım, şimdi de olamıyorum... engel olamadığım gibi bulduğum çözümleri uygulamaya geçemiyorum da...

aklımdaki gel-gitin temel sebeplerini sayacak olsaydık bunlar ilk 3-4 ya da 5 için kapışırlardı... hepsi bu... gereksiz çıkışlarımın, çıkıp gidişlerimin, pat diye dönüşlerimin ve dahasının sebeplerini sayacak olursam da... o konuya girmemeyi yeğliyorum şimdilik...