Salı, Ağustos 28, 2007

sır

bazen kimseye anlatmayacağınızı sandığınız bi şeyi oldukça rahat ve ayrıntılı anlatırken buluyorsunuz kendinizi. sonra ona, "bunu nasıl yaptığıma inanamıyorum" diyorsunuz. anlatırken hissettiğiniz rahatlık, anlattıklarınızı aklınızda taşırken hissettiğiniz sıkışma duygusuyla çelişiyor. anlattıkça azalıyor azalıyor... karşılıklı konuşma esnasında, henüz duraklama ve uzaklara bakıp düşünme aşamasına gelmeden tam önce hissettiğiniz huzurla kendinizi tebrik ediyorsunuz.

sonra, tüm bunların en sonunda anlatmaya başlamadan hemen önceki andakine benzer bir his, pişmanlığa benzeyen bir his... "bu konuyu hiç açmamalı mıydım, bunları hiç söylememeli miydim, bilmesine gerek var mıydı, benim hatırlamamın bir anlamı var mıydı, bana bir daha bunu sorar mı, daha fazlasını bilmek istemez mi, beni sıkıştırmaz mı, yalan söylediğimi düşünmez mi, abarttığımı sanmaz mı, benim hatalı olduğuma inanmaz mı, tüm bunları benim söylemiş olmam ondaki beni değiştirir mi, ben artık o bunları biliyor diye uzaklaşmaz mıyım, susmaz mıyım, durmaz mıyım, aklımdaki soruların sayısına mukayyet olamaz mıyım... o... acaba bunların hepsini unutmuş gibi yapamaz mı?" hissin adı tam olarak bu...

işte sonra az önce bahsi geçen ve kısaca panik karmaşa pişmanlık (pkp) dediğimiz hisse gömülürsünüz. pkp sadece ikisi aşağı biri yukarı bakan uzun çubuklardan oluşan bir his değil. pkp daha çok aklınıza batırılmış çubuklardan oluşmuş bir yanma duygusu. o yanma duygusuyla yanaklarınıza hücum eden kanın ısısı ya da. karşınızda oturanın tepkisine göre akacağı mecrayı değiştiren bir his bu.

geçen gün fark ettiğim üzere sadece benim hissetmediğim bir duygu bu. insanların sırları var. büyük ve altından kalkamadıkları sırları. sonra birisiyle paylaşınca, yani sır olmaktan çıkınca, şaşırtan, afallatan sırları. pişmanlığın tam ortasına oturtup bırakan sırları mesela. işte yanakları kıpkırmızı bırakan, çoğunlukla göz yaşlarına boğan, bazen sesi titreten kimi zamansa taş gibi oturup, duvar gibi konuşmanıza neden olan bu sırlar ve burların yarattığı pkp işte...

tam olarak istediğimiz nedir hayattan, neyi, kimden ve neden saklarız bilemiyorum. ya da neden birileri bize saklamamız, mümkünse unutmamız, hatırladıkça azaba dönüşen, yıllar geçince küçücük kalan ama küçücük kalmasıyla hissettirdikleri arasında doğru orantı bulunmayan bu şeyleri neden verir, neden varlıklarını bildirir ve hatırlatır bilemiyorum...

ve zaman geçtikçe, büyüdükçe, sırlar eteklerden döküldükçe fark ediyorum ki, hepimizin sırları birbirine benziyor. hepimiz susuyoruz mesela. hepimiz yokmuş, olmamış, kimse görmemiş, duymamış ve konuşmamış gibi davranıyoruz. ne oluyor sonunda bir cafede öyle bakarak birbirine ağlıyorsun, anlatıyorsun, sonra ağlıyor, anlatıyor, bir başkası oluyorsun, susuyorsun, bir başkası oluyor utanıyor, sen anlatıyorsun, o dinliyor başka bir şey anlatıyor...
belki de büyüdükçe sır filan kalmıyor...

---

sır deyince bir de bu var...
ahmer

---

sırlar ve pişmanlıklardan başka bir şey belki de bu. bir şeyi aynı anda hem saklamayı hem anlatmayı istemekle alakalı aslında. dahası bu ikisinden biri baskın çıkamadığında yaşanan "işin içinden çıkamamazlık" halinin, ki buna kıvranmak da diyebiliriz, üzerinizde yoğunlaştırdığı sıkıntıyla mücadele edememek aslında. yani diyorum ki, tüm bunlar ne yaptığını, yapman gerektiğini tam olarak bilememe hali. neyin seni rahatlatacağından emin olamama hali.

ama asıl düşündüğüm şey şu. bu esasında "anlatayım ve bitsin artık" isteği. bunun devamı da kişilere ya da durumlara göre değişebilir tabii "biri bana yol göstersin"den "biri sıkıntımı benim yerime taşısın"a kadar gidebilecek geniş bir amaç-yöntem-sonuç küpü, dikdörtgenler prizması ya da silindiri... bunun adı her neyse, olması da olmaması kadar dertli...

ne anlattım, ne dedim ya da demedim kestiremiyorum aslında ama şunu söyleyebilirim. insanların anlattıkça iyileşebileceğine inananlardanım. sonunda, ortasında, başında ne hissediliyor olursa olsun anlatınca havaya karışıp kayboluyor bazen bir şeyler. sonra toparlanıp tekrar yüklendiklerini de inkar edemem ama yine de dünyayı tek başına sırtlamak ya da işin bir ucundan tutmak arasında dağlar kadar fark var... ya da dünyalar kadar... bilemedim...
işte o yüzden...
öyle...

3 yorum:

Maybe dedi ki...

ben de iyileştim. anlattıkça
ama kendime.

sherlotte holmes dedi ki...

sevindim...

hoşgeldin :)

ali dedi ki...

başlayalım başlangıcın en iyisinin hangisi olacağını hesaba katmaksızın...
bazılarını 'kalbi ağzında olanlar' diye tarif gerektir. ki onlar kurmaz, hesap etmez. rugby gibi kıra kıra, devire devire yaşar hayatı. bir kaç hamle sonrasını düşünmez, tavla gibi zarı ne gelirse onu oynar. 'akıllı' dedikleri hep başkaları olur da onlar olabilirlerse 'zeki' olabilirler ancak.
aynaları birbirine tutup sonsuza kadar çoğalışını izleyen çocuklar düşünelim bir de. görüntüler çoğalıp dursun, çocuk sonsuzda kaybolsun.
sonra bir adam düşünelim, deniz fenerinde bekçi. bir sabah kendini duvar diplerine saklamışken aynanın üzerindeki kumaştan kurtulup açık kalmış köşesinde ufkun üzerinde koşan bulutları farketmiş olsun. sonra pencereye koşup gördüklerini yeminler eşliğinde anlatsın: 'sanki bulutlar suya yakamoz bırakıyordu güneşten alıp biriktirdikleri ışığı eteklerinden suya dökerken'