Pazartesi, Temmuz 09, 2007

parlak mavi deniz...

tarih 10 şubat 2004...
bir mesaj geliyor telefonuma, "mail adresini msjla"...
hemen mail adresimi gönderiyorum. metrodan iner inmez internet cafe'ye koşup mailbox'umu kontrol ediyorum...

aslında mailime ne düştü hiçbir fikrim yok. sadece o ana dek ne kadar aşık olduğumu tekrar tekrar düşünüp ondan gelecek her sese kulak veriyorum. ne yazdığı mühim değil gibi görünüyor gözüme... ama okuyunca anlıyorum ki ne yazdığının önemi büyük, çok büyük...

birkaç gün önce babamla hiç anım olmayışına ağladığımda ellerimi sessizce tutup yanaklarının altında şefkatle birleştiren adam yaşadığımı bilmediğim bir anıyla hediye etti bana babamı...
sanırım hiçbir anım, hiçbir masalım bu kadar güzel olmamıştı o ana dek...

ellerimizin gerçekten kavuşmasından, aşkımın karşılık buluşundan bir ay öncesiydi işte bana bu mail geldiğinde...


"
Gözlerimi kapatıyorum, merak etme uyumuyorum.

Parlak mavi deniz, parlak mavi gökyüzü...

Yedi yaşındayım belki altıbuçuk, Kapızlı plajındayım
tatlı güzel bir yaz günü. Tıpkı hatırladığım gibi
burası. Kıyıdan 20 metre uzakta kurulu ilk hat
çadırları, oraların deyişiyle "en öndekiler" ya da
"ilk gelenler". Mavili, kırmızılı, turunculu Kaptan
yada Efes marka cadırlar; önlerinde şezlonglar,
şemsiyeler, bazılarında divanlar bile var,
girişlerinde hepsinin hasırlar serilmiş.

Ama şimdi ben kumsaldayım. Üstümde lacivert bir slip
mayo, önünde beyaz bağlama ipleri sallanıyor. Küçük
ellerimle bağlamaya çalışmış ancak sadece kördüğüm
yapıp bırakmışım herzamanki gibi. Güneş yağı ve deniz
kokusu, insanların ve dalgaların sesi, güneşışığı ve
temiz hava.

Kumlar sıcak ancak deniz soğuk. O yüzden denizin
kumları ıslattığı ancak pek u8ğramadığı bir noktada
ayakta duruyorum. Elimde ise artık kullanmadığım bir
can simidi. İnceliyorum elimde tutup, altı açık mavi
üstü kırmızı yanlarında fırfırları olan bir can
simidi. Tuhaf biz ailece cadır kurmaya başlamadan önce
yüzmeyi öğrenmiştim.

Biranda can simidin öbür tarafında bir çekiştirme
oluyor, bir ağırlık. Hafifçe kaldırıp bakıyorum. 2.5-3
yaşlarında bir kız çocuğu, sarı dalgalı saçları
tepesinde toplanmış kocaman gözleriyle bana bakıyor.
Can simidini bir kez daha çekiştiriyor ağırlığını
geriye verip sonra bana bakıp yeni yeni yerleşmeye
başlayan dişlerini göstererek -gözlerini kısmış, yüzü
ekşimiş- sözde tehdit edici ancak farkedemeyeceği
kadar sevimli bir şekilde bakıyor.

Şaşırıyorum. Dalgalar ayağıma kadar ulaştırıyor
nihayetinde soğuk suyunu ve o irkilmeyle şaşkınlığım
bir olunca can simidini bırakıveriyorum. Küçük sahibi
simitle beraber popo üstü oturuveriyor sulu kumların
üstüne. Kocaman gözleri biranda doluveriyor yaşlarla.
Ağlıyor.

" Naptın ustam benim elmakurduma?" diyor bir ses
arkamdan yarı şaka yarı ciddi bir tonda. O tarafa
dönüyorum. Babam ve yanında bir amca daha bizim yeşil
fonlu beyaz puanlı sahil şemsiyemizin altında
oturmuşlar mayolarıyla. Tavla oynamaktalarmış babamın
elinde zarlar o da en az amca kadar sıcak gülümseyerek
bize bakıyor. " Paşam hadi yardım et Nilay kardeşine
bak yazık ağlıyor" diyor bir başka ses, bu annem.
Annem de babamların yanında bir teyzeyle oturuyor
başka bir şemsiye altında, küçük gürültümüzün teyzeyle
yaptıkları tatlı sohbeti bozduğunu annemin elindeki
sigaradan anlıyorum. Kimse şikayetçi değil aslında
durumdan, tabi küçük elmakurdu hariç. O bir parmağı
yarımyamalak dişlerinde ağlıyor, "Buuub...Buuub"
şeklinde hıçkırıkları.

Amca yerinden kalkıyor: "Tamam elmakurdum geldim,
geldim canımıniçi..." .

Dönüp tekrar ufacık kıza bakıyorum. Ağlıyor hem de çok
içten. Tuhaf daha önce insanların başkaları yüzünden
ağladığına şahit olmamışım. İçimden dışarı doğru
kavurucu bir duygu hücum ediyor ve gözlerimde taşıt
değiştiriyor. Sıcak yaşlar yanaklarımdan aşağı
süzülmeye başlıyor. Ama ben can simidine sarılmış
elmakurdu gibi gürültülü ağlamıyorum. Hayatımda bir ya
da iki kez öyle ağlamışımdır, aynı odada karanlıkta
olsak ve ben ağlasam farkına varmazdınız. Hıçkırık
yok, ses değişimi yok, burun çekmek yok. Bir taşın
ağlaması gibi sessiz, hareketsiz.

Amca gelip küçük kızını yerden kaldırıyor, babamın ya
da annemin bana sarıldığı kadar sıkı sarılıyor.
"Elmakurdum benim, yazık o güzel gözlerine, ağlama
bitanem" diyor yaza dair güzel ne varsa o tonda.
Küçük kız sakinleşiveriyor:
"Buuuubb...Buuuubb...Bubuu". Kocaman bir öpücük
konduruyor elmakurduna amca. Sonra tutup havaya
kaldırıyor ve küçük sarı dalgalar gökyüzünde uçuşuyor.
ikisi de gülüyor, herkes gülüyor bir tek ben hala
ağlıyorum sessizce, ama hızlı toparlanırım.
toparlandım bile.

Küçük kız zarif bir kelebek gibi yanıma bırakılıyor
amca tarafından. " Hade bakalım küçük usta kızımı
gezdir bakalım, abilik et!" diyor. Minik elma kurdu bu
sözü anlamışcasına elimi tutuyor büyük bir güvenle.

Tavla zarları kahkaları takip ediyor. Annemle teyze
öğle yemeğimize karar veriyor. Ben avucumda mini mini
parmaklar masum bir çağın, masum kumsalını gezmeye
gidiyorum.


Parlak mavi deniz, parlak mavi gökyüzü...
"

7 yorum:

NaKHaR dedi ki...

kim yazmışsa çok güzel yazmış da.. hala anlayabilmiş değilim... babanı nasıl hediye ettiğini...

küçük kız sen olsan??
seni ağlatan abi sevgilin olsa???

belki...

sherlotte holmes dedi ki...

küçük kız benim..
o abi sevgilim -6 gün sonra nişanlılık müessesesine terfi ediyoruz :)..

babamı nasıl hediye ettiği...
babamla ilgili hatırladığım şeyler anı gibi değil pek, çok küçük şeyler, anlar ufak tefek olaylar...
ama o bana bunu yazınca, gerçekten ordaymışım, öyle bi zaman yaşamışım ve babam beni o kadar sevmiş..ben de hiç unutmamışım gibi hissetmiştim...
şimdi hala öyle hissediyorum...
sanki o zamanı yaşamışım gibi...
yani babamla yaşadığım bi zaman gibi, gözlerimi kapattığımda hala hatırlayabildiğim bi hatıra gibi...

işte öyle...

NaKHaR dedi ki...

müessesemize hoş geldiniz...

başlangıç olarak önden,
iyi anlaşma'yı tavsiye edebilirim..
ara sıcak olarak;
sevgi gösterme ve alma...
arkasından ana yemek için,
mutluluk
içecek olarak da herkesin çok sevdiği içeceğimiz olan
'aşk şarabı' nı tavsiye ederim...

tabii yemeği nasıl yiyeceğiniz size kalmış... biz çatal bıçak kullanıyoruz... küçük küçük parçalar halinde uzun uzun yiyebiliyoruz... diyorum...

inanmıyorum ne güzel yazdım :)

insan beynine akıl sır erdiremiyoruz işte... bir kitap okurken imgeleri gözümüzde canlandırdığımız gibi sevgilin ve müstakbel nişanlın sana bunu yapmış... çokta iyi olmuş eline sağlık... mutluluk dilerim... :)

sherlotte holmes dedi ki...

evet çok güzel yazmışsın, çok :)

teşekkür edicem ama bu cümle çok kuru geliyor sanki :)
nasıl mutlu oldum :)

Sevgi Küçük dedi ki...

okurken bir an ben de oradaymışım gibi bu anı hatırlamaya çalıştım. ne güzel yazmışsın. ellerine sağlık ablacık. :)
gelincik, sana gelince...seviyorum be seni! valla da billa da!

nemrut dedi ki...

"Oynar geeeelin görümceeee" diye şarkı söylediğimde kızanlara bak!

Evet çok güzel yazmışım ancak kaderimde İsmailYK' nın şarkı sözü yazarı olmaktan ötesi yok bu alanda şimdilik.

nilay dedi ki...

nemrutcuuum
ama sen de neredeyse alanında lidersin, öyle deme :)
YK'nın rakibi bi le sayılabilirsin hatta...
töbe yarabbi :)))
seviyorum seni çok..

...

canım ablam
ben de seni seviyom :)