Cumartesi, Temmuz 28, 2007

tatatata taaaağğtiiiğğğğlll

bu akşam yola çıkıyorum...
cep telefonumun mütemadiyen açık olacağını sanıyorum...
onun dışında tatilim güzel geçsin dileklerimi iletiyorum kendime...

bıy bıy

ankara bodrum babakale ankara

Çarşamba, Temmuz 25, 2007

seçim sonuçları

aslında bu konuda bir şey söylemek istemiyordum ama tutamadım kendimi...

oyumu akp'ye vermedim, vermek istemedim ama chp ya da mhp'ye de vermedim tıpkı akp'ye vermek istemediğim gibi onlara da vermek istemedim. bunun dışında bağımsız bağımlı dediklerine de vermedim tıpkı az öncekiler gibiydi sebebi... açıkçası beni temsil edebileceğine inandığım ve meclise girme olasılığı yüksek olan hiçkimse yoktu oy pusulası üzerine, ben de kötünün iyisini seçmek istemedim. ya da biri gelmesin diye oyumu hiç istemediğim halde bir diğerine vermek istemedim... bunlar bana kendime haksızlık gibi geliyor...

oyumu vermedim ve değişen ne oldu? şimdi temsil ediliyor muyum? o halde oy vermemin mantığı nedir? tüm bu soruların cevabı benim gurur duymama ya da pişman olmama yarıyor mu?
hiçbi şey değişmedi... temsil edilmiyorum hala... oy vermemin mantığı kendi kendimi temsil edebildiğime inanmakta... bunlara rağmen kesinlikle pişman değilim... hatta kendimle gurur duyuyorum kendimi mecbur hissettiğim için herhangi birinin peşinden sürüklenmek zorunda hissetmedim...
oy vermiş olmaktan ve oy verme biçimimden kesinlikle bir rahatsızlık duymadığım gibi, seçim sonuçlarından kesinlikle memnun değilim. yine de verilen tepkileri anlamsız buluyorum... sistem oy çokluğuna dayanıyor ve bunu memnuniyetsizlikle de olsa kabul ediyorum... reddetmek komik geliyor... kabul ettiğim "biçim"le istemediğimin sunulma olasılığını zaten çoktan kabullenmiş oluyorum...
neticede ne olursa olsun demokrasiye inanan ve yakın zamana kadar bunu şiddetle savunan bir milletin seçim sonuçlarını inkarını, şaşkınlığını ya da suçlamalarını da doğru bulmuyorum. demokrasi mi? buyrun işte... artık seçen seçilen gören görülen çok açık... siz ne kadar konuşursanız konuşun olan oldu... artık güdülmekten kurtulup mevcut durumu ve hataları değerlendirmek gerek...

bir öcünün varlığına inanmıyorum ama kendini kral sanan ve belli bir kesim üzerinde neredeyse yıkılamaz bir iktidar kurmuş birilerinin varlığına inanıyorum... yine de olası öcüleri ve kralları sevmiyorum...
özgür olmak gerek, farklı düşünüyor olmayı da hazmedebilmek gerek...

ben sadece insanları seviyorum. önyargılarımdan sıyrılmış olarak ve yüksek bir krediyle başlıyorum her diyaloğuma... sevmek için sevmiyor olmaktan daha çok sebebim var...
benim için doğru olan, felsefemin temelinde yatan budur... ama bunu temsil eden/edebilecek olan kimseyi göremiyorum... nefreti bir kenara bırakmış ve sevgiyi temel alan bir tek kimse yokken beni kendimden başka kimsenin temsil edebileceğine inanmıyorum...

bu durumda sonuç ne olursa olsun beni tam olarak mutlu edemeyecekti. belki şimdikinden daha mutlu olacaktım ama yine de olmayacaktı. aynı nefretin farklı şekilleri içinde tuhaf bir karanlığa sürükleniyoruz, öyle ya da böyle şu an sadece hayatta kaybetmemeyi diliyorum...

bu sözlerimden kime ne?
sadece "bana" ne...

sevgiler saygılar esenlikler efenim :)

bazen ben


yar/gı

dün sevgilim -aslında kendisinden nişanlım diye bahsetmeliyim- kendime karşı çok önyargılı olduğumu söyledi...

bazen kendime duyduğum kızgınlık boyumu aşıyor, beni küçücük bırakıyor, kayboluyorum...
sonra etrafımda yükseliyor toprak, bir kuyuya gömülüyorum...
öyle zamanlarda aydedem elimden tutup çıkarıyor beni kuyudan...
önyargımı kırmayı zamanla öğreniyorum....

Salı, Temmuz 24, 2007

rota

tatil çizelgem belli oldu
ankara-bodrum-babakale-ankara...
çok yorulacağım, umarım değer :)

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

tele

bazen bir şeyler beni güldürsün diye dua ederken buluyorum kendimi. gülmeye neden bu kadar çok ihtiyaç duyuyorum böyle zamanlarda hiç bilmiyorum. sadece gülmek istiyorum.
ya da iyi hissettirecek bi ses duymak mesela...
öyle zamanlarda hep arayan, i şekilde kalbimi okuyan birinin olması ne güzel...

kimse bilmez

çok karanlıkta yani karanlığın zifirinde uyuyamam ben. sonra gökgürültüsünden çok korkarım ama en çok şimşeklerden. havai fişekleri izlemek güzeldir ama ne zaman görsem gözlerim dolar, kötü anılar da gelip aklıma dolar.
elma kurdu dediğini hatırlarım o'nun, sesi aklımda yankılanmaz. çekirdeklerin burnumu kaşındırış nedeni onları açmayı çok geç öğrenişimde yatar sanırım. tv vericilerini yakından görmek için kilometrelerce yol gitmişliğim vardır o'nun kullandığı bir arabanın içinde. birkaç kez de erkekler tuvaletini kullanmıştım o vakitler...
oyuncak ayım hala durur adı salakça olmasına rağmen "yeşiliş"tir. oyuncak bebeklerim tüm ıvır zıvırlarıyla birlikte bi kutunun içinde durur. peluş oyuncak kavranı seimli bulmasam da anısı olan bir sürüsünün sahibiyim. bugüne dek hiçbi sevgilimden oyuncak ayı almadım, bu benim için gurur kaynağıdır.
interneti ilk keşfettiğim sıralar nick name'im "mute" idi. çılgın bi icq kullanıcısıydım. o zaman sohbet ettiğim insanlar da benim kadar saftı. internet bu kadar ürkütücü değildi. sonra nickim la loca oldu...
ipek ongun'un iki kitabını okumuştum. tuhaftı, ilkinde günlük okumak bi hayli ilgimi çekmişti ikincisi çok sıkıcıydı.
evimin kokusunu özlerim. özlemeyi severim. kendimi kötü hissettiğim zamanlar hep bu kokuyu düşünüp mutlu hissederim.
odamdaki duvarımla arkadaşım. uyuyamadığım geceler sağ elimi yaslar bir şeyler anlatırım. bir de kiraz ağacım.
çok eskiden beri yazılmış tüm mektupları saklarım. adı çoktan unutulmuş insanların isimleriyle dolu mektupları hala çok sempatik, samimi ve duygu yüklü bulurum.
kendimle ilgili anıları düşündüğümde, dönüp o zamanki halime baktığımda kendime küçük bir çocuk gibi şefkat duyarım. kendimi aklımdan geçenin başka biri olduğuna ikna olmuş bulurum.
kimsenin bilmediği, bilmeyeceği görüntüler, cümleler, anılar, acılar ve karanlıklarla doluyum. tıpkı kimsenin bilmediği ve bilmeyeceği mutluluklarla dolu olduğum gibi...
hayatımdaki bir tek kişiyi bahsettiğim "kimse", "hiçkimse" ve "herkes" kavramlarına hiçbir şekilde dahil etmem.

öyleyim...

Cuma, Temmuz 20, 2007

hep güzel adam...




jack nicholson hep güzel adam, çok güzel adam...


küççük mübaşir / modern sabahlar

müstakbel soy ismimi taşıdığından mıdır nedir (:P) pek bi sevdiğim pek bi güldüğüm sevimli şey..
modern sabahlar'ın (ki bilmeyenler için söyleyeyim radyo odtü'nün yıllarıdır süren programı) müthiş karakterine "ailecek" bayılıyoruz biz...
kısacası hastası"n"ım...
:)


podcast olarak indirip dinleyebileceğiniz adres bu

fikir edinmek için okuyabilecekleriniz de bunlar...
hadi bakalım :)

http://sevgilisanat.blogspot.com/2007/06/glme-zaman.html

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=kucuk+mubasir

tatil...

bugün izne ayrılıyoruz. dönüş 13'ünde.. benim planım hala netleşmedi.. bi ara bodrum'a gidicem orası kesin de.. devamı ve öncesi net değil.. herhalde ankara'da olurum yine..

bodrum'a ilk kez gidecek ve aslında antipati duyan biri olarak deneyimlerimi paylaşmak keyif olacak. bakalım görelim eğlenelim madem..
şu aşamada sadece güzel zaman geçirmeyi diliyorum.. budur..

yeah :)

Perşembe, Temmuz 19, 2007

comfortably numb / pinkfloyd

Hello.
Is there anybody in there?
Just nod if you can hear me.
Is there anyone home?

Come on, now.
I hear youre feeling down.
Well I can ease your pain,
Get you on your feet again.

Relax.
I need some information first.
Just the basic facts:
Can you show me where it hurts?

There is no pain, you are receding.
A distant ships smoke on the horizon.
You are only coming through in waves.
Your lips move but I cant hear what youre sayin.
When I was a child I had a fever.
My hands felt just like two balloons.
Now I got that feeling once again.
I cant explain, you would not understand.
This is not how I am.
I have become comfortably numb.

Ok.
Just a little pinprick. [ping]
Therell be no more --aaaaaahhhhh!
But you may feel a little sick.

Can you stand up?
I do believe its working. good.
Thatll keep you going for the show.
Come on its time to go.

There is no pain, you are receding.
A distant ships smoke on the horizon.
You are only coming through in waves.
Your lips move but I cant hear what youre sayin.
When I was a child I caught a fleeting glimpse,
Out of the corner of my eye.
I turned to look but it was gone.
I cannot put my finger on it now.
The child is grown, the dream is gone.
I have become comfortably numb.

tabi özür diliycen!!!

"Hello,

Your blog has been reviewed, verified, and cleared for regular use so that
it will no longer appear as potential spam. If you sign out of Blogger and
sign back in again, you should be able to post as normal. Thanks for your
patience, and we apologize for any inconvenience this has caused.

Sincerely,
The Blogger Team"

öyle demişler işte bana mail atıp...
dedim ben size! ne gibi bi spam mpam durumu olucak!
ahımı aldın blogspot!

Çarşamba, Temmuz 18, 2007

Salı, Temmuz 17, 2007

mö?!?


bitmek bilmeyen kanlı masal...

defalarca okuyup düşündüğüm küçük iskender şiiri(m)...
her defasında başka düşündüğümün farkındaydım tabii ki...
ama okuyunca canım dostumu düşünüp, tekrar tekrar okuyup geçen zamanı, gelecek zamanı elimden gelenleri ve gelmeyenleri düşüneceğimi...

bazı şeyler var mesela...içinize yerleşip kalıyor...sesiniz çıkmıyor...paniğe kapılıyorsunuz...bi iyi yanından çekiyor sizi bi kötü yanından esniyor,sünüyor şekil değiştiriyorsunuz...bazı insanlar var...zamanı olanları her şeyi işte fark etmiyor zihin...varlığını kabulleniş öyle bir noktaya geliyor ki,ancak kalbinizin içinden sökülürcesine çekildiğinde kanıyorsunuz...öyle zamanlar var...tüm gücünüzle varoluş denen bu karmaşanın tüm kurallarını değiştirebilmeyi düşlüyorsunuz...öyle zamanlar var zamanı büküp ona yontmayı düşlüyorsunuz...bazen gerçekten başarabilmeyi umuyorsunuz...

her şey değişiyor...araya bir duvar örülüyor...gelecek saldırılara karşı örülen o koca surlar,yiyecek içecek yardımını da önlüyor...elinizdeki erzakla savaşın bir an önce bitmesini diliyorsunuz...dışarıdaysanız arkanızdan gelen ooklara aldırmayı surlara tırmanmaya çalışıyorsunuz...

bu şiir işte...
böyle...
"ah benim bir kangurunun cebine yerleştirdiği yavrum!talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!"


KANLI MASAL

aklım, haklıyım, et firarını!

ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan ölümümü diledin.

mayıstı.

seni o yüzden bağışladım!
ben en çok mayısta su içerim
derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar
ben en çok mayısta öne eğerim başımı
içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar.

avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı
mayısta öğrenmiştim;
ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı
ve kim bilir
mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır
tiril tiril bembeyaz bir giysiyle
rüzgârda ayakların çıplak
öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak

kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan
tam
tam yaza girecekken
yazın omzuna yüzünü dayayacakken
çekip giden
ayaklarının altından o son sığınak terası da
acılarının veliahtı bach'ı da çekip
gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir
yani.. anlıyor musun.. mayıstı..

seni o yüzden bağışladım!

bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan
biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
bu korkunç sevgide
yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
el deymemiş yalnızlıklara kalkışmamız
yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz

bu evcilik oyununda bile duldum
hatırla
sana dizlerimi
sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;
çevirdikçe bedenini ruhunun radyo dalgalarında
cazdı, bluesdu, klasik kemandı, klasik aştı
boktu püsurdu
hatırla, senin gözlerin çokulusluydu
senin gözlerin ham kadınsızdı
çamurdandı
ağzımda getirdiğim karsuyunu
kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin
yatağa döküldü
yatağıma döküldün
yatağına döküldüm
ve ben bu sonsuz savruluşta
o gece
bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!

senin oldum!

ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla
karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin
senin mahşer atlısı dudaklarına
en çok da dudaklarına sokuldum!
üşüyordum,
üstüme doğru çekip o kedi dudaklarını
bir tay sığınırmışcasına anasına
bana ölünle uyudum! anlıyor musun.. işitiyor musun..
cesedine yeni baştan hayat verebilmek için
ihtiyarladım.. ihtiyarladım..
ben zaten kendimi aşklarda
hep kalkışılınmış müthiş intiharlarla yaraladım!
koştum sürekli
bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum

bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
telaşlanır, ağlar
babasını sorar çevresindekilere
öldüğünü bildiği halde
adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın
bir dikilir bir çöker ya
kalbine secde eden intikam
tam
tam yaza girecekken
yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken
sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı
-geri döner.. döner değil mi.. diye
birkaç kırık sözcük.. buruşuk..
-öldürürüm o zaman, kurtulurum.. deyip sustuğun
-kaçarım sonra, kimse sormaz.. deyip yığıldığın
nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı
gibi süzülürken mayıs, ah bach!

ah benim bir kangurunun cebine yerleştirdiği yavrum!
talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!

nasıl yedirirdim ihanetini kendime
o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
herşey ama herşey elele mayıstı
seni o yüzden bağışladım!

uzanıp topraktan çıkarttın beni
tozumu sildin, hohladın, parlattın
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan
-gidecektin, mecburdun, hepsi gibi-
affını diledin.

mayıstı. mecburdum.
seni o yüzden bağışladım!

Pazartesi, Temmuz 16, 2007

niş2

zaman geçti...
nihayet dün geldi ve hatta geçti...
nişan merasimi denilen olayı çok eğlenceli bi şekilde atlattıktan sonra bugün hala şaşkınım...
allah tamamına erdirsin dilekleri için teşekkür ederim...
ve tabii amin...
:)


http://benbigun.blogspot.com/2007/06/hayr-o-bi-i-diil-de.html

Cuma, Temmuz 13, 2007

uzun anlar uzun anlar uzun anlar...

elimde upuzun bir alışveriş listesi ile bir an önce çok sevgili marketime gitmek daha sonra da bir an önce çok çok sevgili evime gitmek sonra gecenin bitişini sabahın oluşunu geçirmek...
sonra günü tamamlayıp gecenin geçmesini beklemek istiyorum...

yol uzun bir an önce yürümeye başlamalı...

sen ve sen ve sen ve sen ve sen...

aslında söylemek istediğim bir sürü şey var. ama susmazsam yaratacağım sevgi yığınının üstüme yığılmasından korkuyorum...
hayatımdaki güzel insanlar...
hayatımdaki çok güzel insanlar...
söylenebilecek ne var...

mutlu yıllar barış'ım...

doğum günün kulu olsun eşek sıpası. seni çok seviyorum. yalnız aramızda geçen şu diyalog beni bu sevgi üzerine düşünmeye itiyor...


+26:
sen bilme zaten benim doğumgünümü
+26:
pekii
nly trisha mcmillan:
sen benimkini biliyon mu
+26:
biliyorum tabi
nly trisha mcmillan:
ne zıman
+26:
oo
"26":
deneme yapıyoruz bi de
"26":
ama mahçup olacaksın
nly trisha mcmillan:
mahçup filan olmıcam
+26:
21 ekim?
nly trisha mcmillan:
bilmeiğin şeyle nası mahçuğ etçen beni
nly trisha mcmillan:
:S
nly trisha mcmillan:
nası ya
+26:
ah hah hah
nly trisha mcmillan:
nerden biliyon
+26:
"nly trisha mcmillan:
bilmeiğin şeyle nası mahçuğ etçen beni"
nly trisha mcmillan:
tamam
nly trisha mcmillan:
anladık ukalalığa gerek yok
nly trisha mcmillan:
yav pişkin davranim diyorum ama
nly trisha mcmillan:
utandım evet
+26:
ehehe
+26:
utanma utanma
+26:
bi daha olmasın yeter
nly trisha mcmillan:
ya ben hatırlamıyorum hiç söylediimi
+26:
ay nerden hatırlıcaksın zaten
nly trisha mcmillan:
ne bilim
+26:
"nly trisha mcmillan:
bilmeiğin şeyle nası mahçuğ etçen beni"

+26:
ehehe
nly trisha mcmillan:
olm tamam ya yeter
+26:
ama çok zevkli
nly trisha mcmillan:
hainsin


kaç senedir tanışıyor olduğumuzu pek kestiremiyorum ama sanırım 2000 senesiydi...
karşılaşmamızsa bundan 6 sene sonrasına filan denk geldi...
bu arada hep "iyi" arkadaşlar olduk...
şimdi aramızdaki mesafelere daha da fazlası eklendi ama...
arkadaşlığımızı internet kurdu internet kurtarıyor...
canım cicim arkadaşım, birbirimizi az dinlemedik... az gıcıklığımızı çekmedik...
iyi ki varsın yahu...

zaman

bazen biraz hızlı akmasını istiyorum ya hani...
o zaman gerçekten hızlı aksa...

ördek

ördeklerden bir filo, kazdan bir amiral...

kıçı havada olanlar için kullanılmış bu lafı sevdim...
hatta bayıldım, evet :)

karmaşık

heyecanımı garip karşılayanlara karşı hissettiğim bu duygunun adını yazacaktım başlığa. bulamadım ne olduğunu. yani bu duygunun adı kırgınlıktan garipsemeye kadar oradan anlayamamaya oradan da aval aval bakmaya kadar gidiyor.
bazı durumların ciddiyetinin "zaten bekleniyor" olmasıyla azalmayacağını, bazı durumların "heyecan" hissettirmediği takdirde zaten anlamsız olacağını, mesela "aşk"ın -ama bahsettiğim esaslı aşk. bir sürü yanlış denemeden sonra ulaşılacak güzel aşk. tek aşk- böyle olduğunu aslında bittiği bi nokta olmadığını, daha bitmeden, her defasında tekrar ve çok daha güçlü başladığını... anlatamıyor olmalıyım...
benim anlatmama gerek olmadan bilmiyor olmalılar...
duyduğum heyecan şimdiye kadar bitmiş olsaydı anlamsızlığın içine sürükleniyor olurdum, bunu da bilmiyor olmalılar...
aslında kimsenin bir şey bilmesine de gerek yok ama ister istemez...



bu da böyle bir anımdı...

2


Perşembe, Temmuz 12, 2007

plansekans

bir blog keşfettim ve inanamadım...

birbirinden çok farklı filmleri izleyip sevme, hatta tapma potansiyeline sahip bi kişilik olarak benzer bir çizginin kimsede olmadığını düşünüyordum. bu da kendimi yamuk yumuk hissetmeme sebep oluyordu... hani şey gibi... "kulağıma hoş gelen her tür müziği dinlerim" gibi bi durum sanıyodum... ki olmadığını anlamamla sevincimin coşması bir oldu...

bu blogda izlediğim ve izleme sırasına koyduğum bir sürü film var...
sinema konusunda konuşmayı çok fazla beceremediğimden olsa gerek, okudukça "ah işte söylemek istesem böyle söylerdim" dediğim çok oldu.

delicesine takip edeceğim bundan sonra...
kesinlikle :)

http://plansekans.blogspot.com/

3


Çarşamba, Temmuz 11, 2007

imparator?!?

bu haber radikal'den, çok güzel özetliyor işte her şeyi...
insanlar aynayla bile göz göze gelmiyorlar sanırım, her şey oyun hala...



'İmparator' oy peşinde

'İmparator' oy peşinde
Genç Parti'nin İstanbul 3. bölge adayı İbrahim Tatlıses Silivri ve Çatalca yönündeki seçim turunda 'ezilen'lerin ellerini öptü, yanaklarını sıktı. 'Dokunulmaz'lıkla ilgisi alakası olmadığını açıkladı.
Genç Parti'den milletvikili adayı İbrahim Tatlıses'in otobüsü yollarda 'Emekçi kardeşim, kamyoncu arkadaş. Ezilenlerin sesi, imparator İbrahim Tatlıses geliyor' anonsuyla geziyor. İmparator otobüsten 'ezilen'lere soruyor: 'Ar yu rediii?'

İSMAİL SAYMAZ

İSTANBUL O, sıkıca tutunduğu mikrofondan yol kenarında gördüğü inşaat işçisine "Sevgili emekçi kardeşim!" diye şiveyle seslenirken, otobüsün hoparlöründen de kaset kaydı bir türkünün girişi duyuluyor: "Van! Tu! Tri! Forro!"
Terden ıslak gömleğinin düğmeleri bütünüyle açık ve omzuna havlu dolamış haldeki Genç Parti (GP) İstanbul 3. bölge milletvekili adayı İbrahim Tatlıses, otobüsün ön koltuğundan imparatoru olduğu bütün 'ezilenlere' el sallıyor.
Ezilenler balkonlardan, araçlardan sarkıyor. Ve o tempolu türkü bu sahneye eşlik ediyor: "Ar yu redii?" (Hazır mısınız?)
"Klostro... Yav araba içinde kapalı kaldım. Klostro... Neydi o?" Tatlıses, ne olduğunu bir türlü çıkaramıyor. Zaten önemi yok; üzerinde 'Ben görevimi yaptım. Şimdi sıra sizde' yazılmış seçim otobüsü çoktan Silivri yoluna girdi bile.
Danışmanı, eski milletvekili Ahmet Ersin Gök'ün davudi sesi, keyfini yerine getiriyor: "Sevgili emekçi kardeşim, kamyoncu arkadaş! Bütün ezilenlerin sesi, imparator İbrahim Tatlıses geliyor! "
Tatlıses, seçim müziği olarak iki türküsünü kullanıyor. Gök, 'Senin pabucun dama' türküsü çalındıkça mikrofona sarılıyor: "Ezenlerin pabucu dama, ezilenler iktidara!"
Tatlıses'in otobüsün ön camından el sallaması, 'ezilen'lere ilaç gibi geliyor: İbo'yu görmek için araçlarından kafalarını çıkaranlar trafiği tehdit ediyor. Balkonlarından sarkanlar, evlerinden fırlayanlanlar, yola atlayanlar... 'Ağrı dağın eteğinde' adlı oynak türküden midir bilinmez, 'ezilen'lerde bir 'çığrından çıkma' hali beliriyor.
Tatlıses, oyunundan sonsuz haz almış bir çocuk gibi seviniyor, el çırpıyor, yerinde halay çekiyor, en sonu mikrofona sarılıyor. Oyunu yitirdiğini hissettiği anlardaysa yakası bağrı açılmadık küfürler ediyor. Örneğin "GP baraja takılacak" denildiğinde, basında partisine yeterince yer verilmediğini düşündüğünde, yahut bir arkadaşının kendisi hakkındaki demeciyle güne uyandığında... Öyle ki GP'li kadınların yüzü kızarıyor.

'İbo dayanışması! '
Silivri'ye bu havada girildi. İbocu 'ezilen'ler Tatlıses'i görmeye öyle hevesli ki şehir turu saatlerce gecikti. İbo birkaç kez otobüsten inip 'ezilen'lerin ellerini öptü, yüzlerine dokundu, yanaklarını sıktı. Silivri Meydanı'nda 200'e yakın kişi toplanmıştı. GP'nin son taktiği 'korsan mitinglerden' biri daha yapıldı.
Tatlıses otobüsün üzerinde, ezilenler 'yine' aşağıdaydı. İbo'ya özgü ağlamaklı ses tonu bu kez Uzan'ın hırçınlığıyla birleşmişti:
"Sizi karnı doymuş olan bilmez, ben bilirim. Çok kez aç ve işsiz kaldım. İçtiğim suyu seninle paylaşmıyorsam, sen de dudakların böyle çatlak, bana bakıyorsan, ben adam değilim! "
Polis, Tatlıses'in korsan mitingine fazla tahammül etmeyince Çatalca'ya doğru yola çıkıldı. Güzergâh üzerindeki Çanta beldesinde, Sanovel ilaç fabrikası işçilerinin grevi vardı. Asgari ücretle geçinen 190 işçi, sendikalı oldukları için işten çıkarılınca 34 gün once greve başlamıştı. Tatlıses, hazır kıta bekleniyordu. 'Ezilenlerin İbosu' işçi şapkasını başına geçirdiği gibi zaman zaman sol yumruğu kaldırıp, 'emekçi kardeşlere ' seslendi.
"Ben greve karşıyım" diye başlaması, sendikacıları biraz ürküttüyse de zararı yoktu. Ne de olsa 'ezilen'ler Tatlıses'e bayılıyordu; "Grev çok iyi bir şey değil. Ülkenin kalkınması için değil, kalkınmaması için yapılır. Biz grevi seven insanlardan değiliz. Ama emeğimizin hakkını söke söke alırız."
Tatlıses, sendikacı kıvraklığıyla türetilmiş "Yaşasın İbo dayanışması! " sloganlarıyla yola koyuldu. İşçi sınıfı pek mutluydu.
Sonunda Çatalca'ya varılıp otobüs GP İlçe Örgütü'nün önüne çekildi. Tatlıses, yine otobüsün üzerindeydi. Milletvekili maaşı almayacağına söz veriyor, üniversitelerin gençlere 'han kapıları' gibi açılmasını istiyor, dokunulmazlığa itiraz ediyordu: "Tatlıses, dokunulmazlık yüzünden milletvekillliğine soyundu diyorlar. Ben sarımsak yemedim ki ağzım koksun!"

terbiyesiz!


Salı, Temmuz 10, 2007

öyle ve böyle ben ve değil

sebepsiz bir yazı..


asık suratları seven insanlar var.
gülümseyen insanları sevmeyen insanlar var.
gülümseyen insanların bir problemleri olduğunu düşünen, en azından bunu böyle söyleyen insanlar var.
gülümseyemediği için başkalarının gülümsemelerinden hoşlanmayan insanlar var.
asık suratlarını herkesin yüzüne sıvayıp herkesi asık suratlı yapmak isteyen insanlar var.
insanların mutlu olabilecekleri gerçeğinin delirttiği insanlar var.
insanlar var bi de insan olmayanlar var.
korkunç cadı kadınlar var.
uzun siyah tırnaklarını her an bir yerinize saplamaya hazır yaşlı teyzeler var.
ellerinde zehirli elmayla bekleyen birileri var.
her şeyden can sıkıntısı çıkarmayı becerebilen insanlar var.

ben bazen hiçbiri bazen hepsiyim.
yine de kendime haksızlık etmemeliyim.

ben mutlu insanları severim.
mutlu olmak için çabalayan insanları severim.
mutsuzken bile mutlu olmayı hayal edebilenleri, umut edebilenleri, en azından gülümseyebilenleri severim.
arkadaşlarının gülümsetme çabalarına yapmacık da olsa karşılık verebilenleri severim.
elmaların içlerine zehir dolduramayacak kadar çok elma severim. keza peynir de öyle.
tırnaklarımı asla o kadar uzatamam, bu konuda beceriksizim.
kimseye tırnaklarımı batırmaya çalışmam, kahrolası lanet ruhum çok çok elini uzatır hadi önce kurtul sonra savaşalım diye.
az önce yani iki paragraf kadar önce anlattığım insanlara tahammülüm olmadığından olsa gerek duyarsız kalmaya çalışmak bile işkence...
ama ben büyüyünce geçicek hepsi, öfke möfke kalmayacak...

pat

bi şey diyemiyorum. diyemiyorum.
ve patlama için son 10 sn...
9..8..7..6..4..3..2..1..
(5'i atladım, biliyorum)

Pazartesi, Temmuz 09, 2007

...

sanırım son 1,5 haftadır filan her şeye ağlıyorum...
tuhaf...

parlak mavi deniz...

tarih 10 şubat 2004...
bir mesaj geliyor telefonuma, "mail adresini msjla"...
hemen mail adresimi gönderiyorum. metrodan iner inmez internet cafe'ye koşup mailbox'umu kontrol ediyorum...

aslında mailime ne düştü hiçbir fikrim yok. sadece o ana dek ne kadar aşık olduğumu tekrar tekrar düşünüp ondan gelecek her sese kulak veriyorum. ne yazdığı mühim değil gibi görünüyor gözüme... ama okuyunca anlıyorum ki ne yazdığının önemi büyük, çok büyük...

birkaç gün önce babamla hiç anım olmayışına ağladığımda ellerimi sessizce tutup yanaklarının altında şefkatle birleştiren adam yaşadığımı bilmediğim bir anıyla hediye etti bana babamı...
sanırım hiçbir anım, hiçbir masalım bu kadar güzel olmamıştı o ana dek...

ellerimizin gerçekten kavuşmasından, aşkımın karşılık buluşundan bir ay öncesiydi işte bana bu mail geldiğinde...


"
Gözlerimi kapatıyorum, merak etme uyumuyorum.

Parlak mavi deniz, parlak mavi gökyüzü...

Yedi yaşındayım belki altıbuçuk, Kapızlı plajındayım
tatlı güzel bir yaz günü. Tıpkı hatırladığım gibi
burası. Kıyıdan 20 metre uzakta kurulu ilk hat
çadırları, oraların deyişiyle "en öndekiler" ya da
"ilk gelenler". Mavili, kırmızılı, turunculu Kaptan
yada Efes marka cadırlar; önlerinde şezlonglar,
şemsiyeler, bazılarında divanlar bile var,
girişlerinde hepsinin hasırlar serilmiş.

Ama şimdi ben kumsaldayım. Üstümde lacivert bir slip
mayo, önünde beyaz bağlama ipleri sallanıyor. Küçük
ellerimle bağlamaya çalışmış ancak sadece kördüğüm
yapıp bırakmışım herzamanki gibi. Güneş yağı ve deniz
kokusu, insanların ve dalgaların sesi, güneşışığı ve
temiz hava.

Kumlar sıcak ancak deniz soğuk. O yüzden denizin
kumları ıslattığı ancak pek u8ğramadığı bir noktada
ayakta duruyorum. Elimde ise artık kullanmadığım bir
can simidi. İnceliyorum elimde tutup, altı açık mavi
üstü kırmızı yanlarında fırfırları olan bir can
simidi. Tuhaf biz ailece cadır kurmaya başlamadan önce
yüzmeyi öğrenmiştim.

Biranda can simidin öbür tarafında bir çekiştirme
oluyor, bir ağırlık. Hafifçe kaldırıp bakıyorum. 2.5-3
yaşlarında bir kız çocuğu, sarı dalgalı saçları
tepesinde toplanmış kocaman gözleriyle bana bakıyor.
Can simidini bir kez daha çekiştiriyor ağırlığını
geriye verip sonra bana bakıp yeni yeni yerleşmeye
başlayan dişlerini göstererek -gözlerini kısmış, yüzü
ekşimiş- sözde tehdit edici ancak farkedemeyeceği
kadar sevimli bir şekilde bakıyor.

Şaşırıyorum. Dalgalar ayağıma kadar ulaştırıyor
nihayetinde soğuk suyunu ve o irkilmeyle şaşkınlığım
bir olunca can simidini bırakıveriyorum. Küçük sahibi
simitle beraber popo üstü oturuveriyor sulu kumların
üstüne. Kocaman gözleri biranda doluveriyor yaşlarla.
Ağlıyor.

" Naptın ustam benim elmakurduma?" diyor bir ses
arkamdan yarı şaka yarı ciddi bir tonda. O tarafa
dönüyorum. Babam ve yanında bir amca daha bizim yeşil
fonlu beyaz puanlı sahil şemsiyemizin altında
oturmuşlar mayolarıyla. Tavla oynamaktalarmış babamın
elinde zarlar o da en az amca kadar sıcak gülümseyerek
bize bakıyor. " Paşam hadi yardım et Nilay kardeşine
bak yazık ağlıyor" diyor bir başka ses, bu annem.
Annem de babamların yanında bir teyzeyle oturuyor
başka bir şemsiye altında, küçük gürültümüzün teyzeyle
yaptıkları tatlı sohbeti bozduğunu annemin elindeki
sigaradan anlıyorum. Kimse şikayetçi değil aslında
durumdan, tabi küçük elmakurdu hariç. O bir parmağı
yarımyamalak dişlerinde ağlıyor, "Buuub...Buuub"
şeklinde hıçkırıkları.

Amca yerinden kalkıyor: "Tamam elmakurdum geldim,
geldim canımıniçi..." .

Dönüp tekrar ufacık kıza bakıyorum. Ağlıyor hem de çok
içten. Tuhaf daha önce insanların başkaları yüzünden
ağladığına şahit olmamışım. İçimden dışarı doğru
kavurucu bir duygu hücum ediyor ve gözlerimde taşıt
değiştiriyor. Sıcak yaşlar yanaklarımdan aşağı
süzülmeye başlıyor. Ama ben can simidine sarılmış
elmakurdu gibi gürültülü ağlamıyorum. Hayatımda bir ya
da iki kez öyle ağlamışımdır, aynı odada karanlıkta
olsak ve ben ağlasam farkına varmazdınız. Hıçkırık
yok, ses değişimi yok, burun çekmek yok. Bir taşın
ağlaması gibi sessiz, hareketsiz.

Amca gelip küçük kızını yerden kaldırıyor, babamın ya
da annemin bana sarıldığı kadar sıkı sarılıyor.
"Elmakurdum benim, yazık o güzel gözlerine, ağlama
bitanem" diyor yaza dair güzel ne varsa o tonda.
Küçük kız sakinleşiveriyor:
"Buuuubb...Buuuubb...Bubuu". Kocaman bir öpücük
konduruyor elmakurduna amca. Sonra tutup havaya
kaldırıyor ve küçük sarı dalgalar gökyüzünde uçuşuyor.
ikisi de gülüyor, herkes gülüyor bir tek ben hala
ağlıyorum sessizce, ama hızlı toparlanırım.
toparlandım bile.

Küçük kız zarif bir kelebek gibi yanıma bırakılıyor
amca tarafından. " Hade bakalım küçük usta kızımı
gezdir bakalım, abilik et!" diyor. Minik elma kurdu bu
sözü anlamışcasına elimi tutuyor büyük bir güvenle.

Tavla zarları kahkaları takip ediyor. Annemle teyze
öğle yemeğimize karar veriyor. Ben avucumda mini mini
parmaklar masum bir çağın, masum kumsalını gezmeye
gidiyorum.


Parlak mavi deniz, parlak mavi gökyüzü...
"

soru işareti

insan sevdiklerini incitmek ister mi?
eğer isterse... yani o zaman gerçekten sevdiğinden şüphe duyulmaz mı hiç?
insanoğlu acımasız ve bencil..sevdiklerini bile paramparça edebiliyor bazen

reklam

tv'deki reklamları internet üzerinden ya da cep telefonuna gelen mesajlardakilerden daha masum buluyorum artık. çünkü tv reklama maruz kalmama hakkını tanıyor en azından.. internet neyse de cep telefonları üzerinden yapılan reklmaları sadece "taciz" olarak algılıyorum. not düşeyim dedim...

Cuma, Temmuz 06, 2007

sevgi'li sanat

ben bu blog'u okuyorum hep...
o kadar şeyle birden nasıl ilgilendiğine şaştığım bu şahıs -ki kendisi yakında görümcem olucak- çılgınca her şeyden haberdar oluyo...
şaşırıyorum...
ha tabii sadece bu bloga değil...
aynı anda bir sürü işi bir arada yapabilmesine, güzel yemeklerine, dil öğrenme yeteneğine ve isteğine, kendine ayırdığı zamana şaşıyorum, hatta dur bakalım, önünde saygıyla eğiliyorum...
bazen kendini biraz fazla yoruyo ama sanırım o yorgunluk olmasa şu saydıklarımı yapamayacak...


ben çok tembelim :(




ben bu blogu okuyorum
http://sevgilisanat.blogspot.com/
ama hayır beni övüyo diye diil tabii :)

dilerim

060707
az buçuk küçücük yazabilmeyi
kendimle barışabilmeyi
çılgınca eğlenmeyi

090707
herkesin hak ettiğiyle karşılaşmasını
içim huzur doluyken huzurumun hemen kırılmasını önleyebilmeyi
birlikte uzun bir ömrü

120707
dilediğimde çıkıp eskiye gidebilmeyi

160807
dünyanın tüm ukalaları, birleşin ve dünyamı terk edin

*bu da büyüycek serpilcek bi girdi

hastayım

060707
piko'nun mor pakette olanına
küçük ve az eşyalı evlere
eğlenmek için yapılmış filmleri izleyip eğlenmeye
eğlenmek için yapılmış müziklerin samimiyetine
hayata
aşka

110707
ankara'ya
nemrut'a

*bu büyüyüp serpilen bi girdi olucak

uyuz olurum

060707
gelinlik giydirilmiş küçük kızlara
parmaklarına kırmızı ojeler sürülmüş küçük kızlara
samimiyetsiz insanlara
enginara
ege dışındaki muhabbet kuşlarına
meraklı komşulara
çok bilmişlere
hayata
koşturmayacaya

090706
hiçbir şey bilmediği halde çok şey bilir görünmeye çalışanlara
başkalarının bir şeyler biliyor oluşunu ukalalık olarak algılayanlara

100707
benden daha çekilmez olan insanların var olduğu fikrine
bu fikre ikna olmaya
bu fikre ikna edilmeye

160807
ukala insanlara
sabit fikirli insanlara
at gözlüklü insanlara
hiçbir şey bilmeden biliyormuş gibi davrananlara
herhangi bir yetkinliği olmadığı halde atıp tutanlara
hepsine

*bu büyüyüp serpilen bi girdi olucak

cincin

bu cinler çok kıymetli.. can'ımla almıştık.. sonra o bi tekini kaybetti sanırım ama olsun :)
kulaklarımda sallanıyolar şimdi...

bütün bunlar düş

öyle güzelsin ki. seni görmek sana bakmadan da güzel...

mesela telefonun bi ucundan sesini duyunca kendini yalnız hissetmemek güzel. gerçekten anladığını bilmek, anladığın için uzak durabildiğini, meşguliyetleri düşünüp rahatsız ederim diye ürktüğünü, sessizliklerimizin bu yüzden olduğunu bilmek güzel...

varlığının ne derece kıymetli olduğunu onlarca kelimeyle anlatmaya çalıştım bugüne dek. beceremediğimi hep bilsem de yazmayı denedim, söylemeyi denedim, dinlemeyi denedim, bakmakla kalmayı gördüğümü bilmeni sağlamayı da denedim... o kadar çok şey denediğimi ama yorulmadığımı, hatta bunları denediğimin farkında olmadığımı bilmek güzel...

beni mutluluktan ağlatabildiğini, sadece mutlulukla kalmayıp içimdeki sevgiden gözlerimi doldurabildiğini, ben daha anlatmadan senin bilebildiğini, beni benim için önemsediğini, beni benim için önemsemem gerektiğini düşündüğünü, varlığını bilmek güzel...

ne tuhaf bir arkadaşlığımız oldu. ne tuhaf bir başlangıcımız. ve yine ne tuhaf bir samimiyet anlayışımız oldu. tuhaf kırılmalar, sapmalar, zıtlıklarla dolu bir arkadaşlığı paylaşmak ne tuhaf -ne güzel... birbirini hayata tutturmak için, birbirimizin tutunması için sebepler olduğunu bilerek ama nedense kendimiz için var olanlara inanamayarak... anlayamadığımı söyledikçe daha çok anladığım uzanamadığımda dağıldığım dokununca toparlandığım... can'ım... can'ım olduğunu bilmek güzel...

bütün bunlar düş. uyanınca üzülmeyip, güzellerini bulacağımız bir düş...
uyanınca gerçekliğe erişeceğin düşünülünce, senin düş olduğunu bilmek de güzel...


*can'ım öyle zamanlarda, öyle güzel, öyle anlamlı bir ses... hep ol...

tapılası adam / steve buscemi

bu kadar çok sevdiğim "çok" "az" oyuncu var...
"çok" sevdiğim "çok" oyuncu var...
ama bu kadar sevdiğim "çok" "az"...
"az" "çok"..

bu resim burdan

Perşembe, Temmuz 05, 2007

on/off

bugün fark ettim
sinirlenince, sıkılınca "ööööf"
üzülünce "ooofffff" diyorum...

bugün

bugün türlü gereksizliğe gark ettiğim bi gündü
(bu cümle olmadı..gark etmek de olmadı..olsun)


http://benbigun.blogspot.com/2007/07/piko.html
http://benbigun.blogspot.com/2007/07/angarya.html
http://benbigun.blogspot.com/2007/07/pf.html
http://benbigun.blogspot.com/2007/07/annem.html
http://benbigun.blogspot.com/2007/07/durum-zeti.html
http://benbigun.blogspot.com/2007/07/o.html

piko


bu çok lezzetli bi şi

angarya

angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya angarya

:(

pıf!

çok sıkıldım. hiçbi şey yapasım yok. eğlenceli bi şiler olsun istiyorum.
:(

anneM

bi organizasyon için davet edildi. köprülü kanyona gitti. az önce beni ne kadar çok sevdiğini söyledi, bize de nasip olmasını diledi ve kapattı...
benim gözlerim doldu. çok acayip bi şi...
benim annem çılgın bi kadın -aslında deli yazmıştım :)!
içindekini keşfettiğinden beri bu böyle..
ve
ben annemi, dünyadaki en kıymetli varlığımı, beni asla yalnız bırakmayanımı çok seviyorum...
cicim benim yavrukuşum...

durum özeti

aslında mutsuz sayılmam. hatta değilim bile diyebilirim.
sadece bazen eksik gedik bir hayat, eksik gedik sevgiler, eksik gedik yaşanmışlıklar ve hatta yaşanamayan tonla şey takılıyor kafama.
belki de sadece gerzek bi hassaslıktır. bu durumun geçeceğinden şüphem yok ama, eve gidip bi saat sebepsiz, her şeye ağlamak 14 yaşımın "kimse beni anlamıyor" zırvalarının arasında kaldı sanıyordum. o rahatsızlık verici işte.
kimsenin beni anlamadığı filan yok. beni en iyi anlayabilecek insan hayatımın göbeğinde kurulmuş duruyor. beni anlayabilecek diğer insanlar da o göbeğin etrafını çevreliyor... sayıları çok değil, hatta bi süredir bi hayli az olduğunu düşünüyorum... ama onlar varlar ve çok kıymetliler...
ne diyorum ben? saçmalık!

asıl anlatmaya çalıştığım şey şu. bu sıralar çok fazla "keşke" ve "neden" diyorum. sanırım hayatımın şu zamana kadarki en güzel dönemlerinin daha özel insanlarla bir arada geçirilmesi gerektiği hususuna takıldım. işte "oyundan çıkan geri gelmiyormuş" durumları...
gittiler, dönmeyecekler. rüyalarıma bile girmeyecekler. bu zamana dek yaptıkları gibi eğer hala bi yerdelerse orda öylece durup aşağıyı seyredecekler. ama ben bunun farkına varamayacak kadar kapamışım sanırım algılarımı. artık var olduklarını hissedemiyorum...

demek istediğim...
arada olur böyle...
sonra geçer...

belki de sadece kendimi hırpalamayı seviyorumdur, bilemiyorum...

:o

hala şaşırabiliyorum. bu güzel.
hala hem şaşırıp hem sevinebiliyorum. bu daha güzel.

hala hem şaşırıp hem sevinip hem eblekleşebiliyor aynı esnada "ee yok bi şi tabi iyi güzel" kıvamında salak saçma laflar edebiliyorum. sanırım bu hepsinden güzel.


"duygulu" seviyorum seni.

valla bak...

şu blog'un tek düzenli takipçisi sensindir heralde, o yüzden çekinmeden şakkadanak öpebilirim bile seni burda...


teşekkür ederim...

Çarşamba, Temmuz 04, 2007

.

bugüne dek babamın, amcalarımdan birinin, 1 yengemin, ananemin, dedemin, büyük dedemin, ilkokul ve büyüme çağı arkadaşımın ölümüne şahit oldum...

4'ü kanser 2'si kalp 1'i kalçasındaki kırık (aslında kırık değil ama onun yüzünden oluşan pıhtı) yüzünden gitti...

üzüldüğümü hiçbirinde belli edemedim...

nfrt

belirsizliklerden nefret ediyorum
insanların fikirlerinin hayatımı çevrelemesinden nefret ediyorum
her şeyin çok uzak ya da çok yakın olmasından nefret ediyorum
ayaklarımdan nefret ediyorum
ayakkabılarımın ayağımı vurmasından iki kere nefret ediyorum



canım sıkılıyor. bundan nefret etmemek için bi sebep göremiyorum.

Salı, Temmuz 03, 2007

aylak adam

bir insanı anlatan, onunla ilgili olan en son şey, ismidir...

ek 1

ek 1

gerçek "yok bir şey"dir;
bazen de "hiçbir şey"...
ve işte tam bu yüzden,
burada "yok bir şey",
senin aradığın "hiçbir şey" yok...

bazen

bazen kendimi iyi hissetmeyi beceremiyorum.


bazense kötü hissetmeyi...

not

herkesin yazdığı ama kimsenin okumadığı bir dönem. ne garip. okumak can sıkıcı. kimse bi başkasını okumaktan hoşlanmıyor. herkes bir diğerini eksik, yetersiz ya da sıkıcı buluyor. ama her nasılsa o herkes hep bir diğerinden iyi yazıyor. okumadan yazmak? enteresan...
becerebildiğine inananlardan ziyade becerebildiğine inandıklarımın karşısında -şayet öyle birileri olursa- saygıyla eğileceğim...
beklentim eksiksiz olmaları değil elbette...
okumaktan keyif almayan ama okumaktan keyif aldığım biriyle karşılaşırsam bu yazdıklarımı hatırlamak isterim...

kim bu

moral bozukluğunu yenen yegane oyun...

eller yanaklara göz kapakları birbirlerine yaklaşsıııın...
kim bu?

gülücük...

sit/e

gün içinde en çok ziyaret ettiğim internet siteleri insanın içini açacak cinsten...

http://www.farmamedya.com/
http://www.eczacininsesi.com/
http://www.recete.org/
(http://www.teb.org.tr/)
http://www.ado.org.tr/
http://www.ido.org.tr/
http://www.tdb.org.tr/
http://www.gmail.com/


çok eğlenceli..öyle bötle diil..

piyale madra (enteresan tespit-gözlem-yorum falan ve filan)


12

zaman bazen çok hızlı akıyor...
nasıl oldu da onca zamanı biriktirdin geride anlayamıyorsun...


bazen..geçmek bilmiyor...

Pazartesi, Temmuz 02, 2007

ajanda

beynim bir ajanda gibi. geçmişte yapılmışlar ve yapılacaklarla doldurulmuş, sonra bir kenara konulmuş arada rastlanınca varlığına şaşırılan bir ajanda.
bazen yırtıp atmak istiyorum mesela. cildi kalın, sayfaları esnek... parçalanmıyor...

kimi zaman güçlenen hafızamın bu haline acıyorum.

bu adam

vaktiyle kendini böyle anlatmış bi adam var...
bu adam bunları söylediğinde 2005 aralık başlarıymış...
bu adam...
o kadar...



"1979 yılı, Mart ayının 18’inde; iddia ettiğini aksine gerekli elementlerin bulunduğu bir su birikintisine yıldırım düşmesiyle değil gayet normal bir şekilde Isparta’nın küçük ve sevimli kazası Uluborlu’da doğdu. Başlangıçta “Demir” olarak adlandırılmasına ve henüz 4 yaşındaki ablasının “Mustafaaaa olucaak!” itirazına rağmen tesadüfen ismi, kayalara da şekil vermede kullanılan bir alet anlamına gelen Aydemir oldu. Öğretmen anne babasının sayesinde ilk 4 yaşını Uluborlu Lisesi’nin kimya laboratuarından, kız öğrencilerinin kucaklarına kadar çok farklı mekanlarda geçirdi. 83 yılında ailesiyle beraber o da Mersin’ e tayin oldu. Burada henüz ilkokula başlamadan legolardan ilk “lazer kılınçlı robot” unu yaparak çeşitli otoritelerin dikkatini çekti. Bir başka büyük çıkışını da, bir uçak fuarında gördüğü tarım uçağının önünde saatlerce “ben bunu istiyorum, bana bunu alın!” diye ağlayarak yaptı. İlkokula başlayınca “efendi, ağırbaşlı ve zeki” payelerini almaktan çok büyük bir ilgiyle takip ettiği Conan adlı eserler dizisini artık okuyabilmesine sevindi.Aynı senelerde, sokağa hiç çıkamamasının da etkisiyle, oklavadan kılıç, tencere kapaklarından kalkan yapımını da geliştirdi. Ortaokul yıllarında her nedense “çok başarılı ve efendi” ödüllerini almasına rağmen yaşıtlarıyla iletişim kuramayıp, onlara kıl olduğunu fark etti ancak bu durumu lise yıllarında lehine çevirebildi. Bu dönemde sanatçı folklordan tiyatro oyunculuğuna, TRT Genç Haber’ de muhabirlikten müzik grubu kurmak için çabalamaya kadar pek çok görevde bulundu. Kaderin isli puslu yollarının takiben ODTÜ Makine Mühendisliğini kazandı ve aynı kaderin linç girişimlerine rağmen de mezun oldu. Ancak bu karman çorman dönemde 2003 Mayıs’ında “kader müşteri hizmetleri”nin yaptığı bir yanlışlık sayesinde hayatının kızıyla tanıştı ve 2004 yılının Mart başlarında bunu fark ederek kendisine bildirdi böylelikle her ikisi için de acı dolu aşklar devri kapanmış oldu. 2005 yılının Ekim-Kasım aralığında YALINAYAK edebiyat dergisiyle tanıştı ve derginin “manyak sapık ruhlu katil yazacak adam” kadrosundaki açık sayesinde edebiyata olan ilgisini geliştirme fırsatı buldu. 2007 yılında hayatının kızıyla yaptığı aşk evliliği yazarı pek çok olumlu açıdan etkiledi. Sözgelimi yazdıklarını bulabilmesi kolaylaştığı gibi başka başarılı bir yazarla yakinen çalışma fırsatı yakaladı. 2010 yılında çiftin ilk çocuklarının doğumuyla yazar, Yalınayak’ ta görme şansını yaşadığı başarıyı grafik-roman alanında da yaşayabildi. 2013 yılında eşiyle beraber uzun soluklu polisiye gerilim romanı “ İletişim Kuramları” nı yazmayı tamamladı ve aynı sene “çok satamasa da, dilden dile çevrilmese de okunanlar” listesinin en üst sıralarına kadar yükseldi. 2014 yılında ikinci çocuklarının doğumuyla yaşadığı sevinci anlatan “ Yihuuuu!” adlı eseri, edebiyat çevrelerinin ağı eleştirelerine rağmen aile içinde çok sevildi. 2025 yılında uluslararası bir edebiyat organizasyonun davetlisi olarak gittiği seminerde, “ Lan azcık hayalgücü katıyoruz işte, kime ne zararı var!” başlıklı konuşması büyük ilgi uyandırdı. 2112 yılında hala yaşamakta, yazmakta ve okunmakta olduğunu sanan yazar aslında Cennet’ in güneyinde sevimli, sıcak bir beldemizde ikamet etmektedir. "



sonradan gelen not:

bu yazı sayın baydemir tarafından yalınayak'ın internet sayfasına konmak üzere hazırlanmıştı. muhtemelen şimdilerde varlığını bile hatırlamıyor kendisi. olsun :)


burada anlattığı planlarına göz atınca çıkardığım sonuçlar şunlar...


hedeflerine küçük rötarlarla da olsa ulaşıyor -2007 diil ama işallah 2008 :)

sonracıma bi şeyi istiyosa mutlaka ulaşıyo... mesela tarım uçağının önünde durup bana bunu alın diye ağlıyo, baktı kimse almıyo, kendisi yapmaya karar veriyo... son 4-5 aydır bu planını hayata geçirmek üzere çalıştığını söyleyebilirim :)


sonraki aşamada gerilim romanımız var "iletişim kuramları" :)