Pazar, Haziran 17, 2007

haziran ayının bilmem kaçıncı pazarı

birkaç yıl önce...
şimdi konuşsam yine benzer sözcükler dökülecek dudaklarımdan...
susuyorum, daha az zehir akıyor bu yazıdan...
daha az kan...

Sağda yoksun, solda yoksun; bak işte burada da yoksun. Hele yatak altları, oralarda hiç yoksun... Sen oralarda sadece bir düşsün... Sen ürkütücü bir hayalsin, hayaletsin... Dedim ya yatak altlarında tam da bu yüzden yoksun...

Oralar sen olmayınca kirli, ürkütücü, boş... Oralar var ya, geceleri tuvaletten dönerken ellerin uzandığı, korkutmak için aşağı çekmek istediği, aklımı dağıtan, aklımı çalan, kaçıran karanlıklar... Oralar var ya, sen gitmeden önce olmayan, karanlıkla dolmayan boşluklar... Sessizliğin, toz zerrelerinin esir aldığı, karanlıktan korkup da bağırdığımda sesimin boşlukta yankılandığı, sırtımı dayayacak duvar bulamadığım ıssız, soluksuz "yokluklar"...

Oralar boş...
Belki değil...
Belki sadece gidişinle geride bıraktıklarınla, zihnimdeki kara kabuslarla dolu...

...

Yoksun...

...

İşte burada da yoksun... Ne odamdasın, ne evimde ne de evinde... Sokakta, caddede, bu sisli şehirde, o uzak kentte, bu lanet ülkede... Sen yoksun... Sen sadece kokunu bıraktın...
Ve...
Gittin...
Şimdi "her şeyinle" koskoca bir "bütün" olarak yoksun... Peki yokluğunla birlikte karşıma dikilmiş, benden ne istiyorsun?

Bak, bıraktıkların... Bunlar, bu delikler yokluğundan kalanlar...

Her yer delik deşik; perdeler, yatak örtüleri, koltuk minderleri, ruhum delik deşik...
Ben var ya... Ben... delik deşik, paramparça, yırtılmış, tam ortasından ayrılmış... Sen daha ne bekliyorsun?

Ben aklının yarısını ilaç kokan koridorlarda diğer yarısını sende bırakmış...
Ben var ya korkak adam; burda bıraktığın küçücük beden ve içine sığmayan koca ruh var ya kalpsiz, acısız, unutkan, bencil...
Ben var ya dünyanın en yakışıklısı; ben sensiz, hiç, boş, solgun...
Ben var ya pazar gününü nasıl sensiz geçireceğimi bilemediğim; ben var ya adını ruhumda taşıdığım; ben var ya ruhumu uğruna şeytana satacağım...
Ben var ya kralım, babacığım ben sensiz yumuşak, sulu bir süngerden farksızım...

Evet, isyanımın sorumlusu benim... Kalbimi böyle inciten benim... Sen bir şey yapmadın, sen sadece gittin... Ben acılarımı ruhumla besledim, beynimde büyüttüm... Kalakaldım... Gözlerim doldu küçücük çocuklar gibi... Uzandım, başımı kaldırım taşına dayadım... Sen sadece gittin...

Habersiz, sessiz soluksuz, adımı başkasına taşıyıp gittin... Gittin ve her şeyi yarım bıraktın...
Daha çok şey soracaktım, daha çok çekirdek ayıklayacaktın... Ellerimi ısıtacaktın... O günkü gibi gözlerime bakıp, masal anlatacaktın...

Sen var ya... Benim için çok şey yapmalıydın...
Sen beni şeytanın kollarından almalıydın... Beni bunca karmaşaya izin vermeden yetiştirmeli, korkusuzca büyütmeliydin... Pes etmeden, kendim olmayı öğretmeliydin... Kimlik bunalımı yaşadığım o zamanlarda sırtımı dayadığım en sağlam duvar olmalıydın... Kalmalıydın, vakit ayırmalıydın...

Ben aptal, boş, kara gözlerde seni aramamalıydım baba. Tanımadığım adamlara sormamalıydım seni, uzanmamalıydım yanlarına korkusuzca... O gün seni gördüm sanmamalıydım...
Ben seni görmeliydim baba...

Pazar...
İşte yine o aptal pazar...
İşte yine en soğuk haziran günü...
Ben yalnız, sen karanlıkta...
İşte yine ayrıyız...
Kaç yıl oldu... Kaç yüz gün... Kaç milyon damla geçti aramızdan baba? Kaç uykusuz gece... Kaç uykusuz ıslak gece baba?
Bu kaçıncı babalar günü uzağından el salladığım, seni andığım baba?

Sen gittin ya baba, bu pazar cehenneme vuracağım kendimi... İçimdeki acı... İçimdeki paylaşamazlık... İçimdeki yoksunluk... İçimdeki kavga...
Sen yoksun ya, bitmiyor işte baba...

Duygularım bir fare kapanına kısılmış, kurtarılmayı bekliyor... İşte yerdeki kan benim, duvarların kızılı tam kalbimden, sensizliğimden... Ve gözlerimdeki ürkütücü bakışlar bundan sonrasına ait baba... Bugünden daha kötülerine, bana verecekleri acıya, korkuya, kimsesizliğime ait... Ben mutlu olmayı bekleyen insanların arasından çoktan çıktım baba...

Dayanma günü geçti artık... Direnmek için çok sebep yok... Sen vardın, şimdi desteğim yok...
Sen vardın...
Vardın...
Ya da yoktun baba...
Şimdi hiçbir şey yok...

Sen ne zaman geldin? Gördüm mü seni yoksa rüya mıydı baba? Kep giyerken kime gülümseyeceğim, bebeğim olunca kime "senin adını koydum" diyeceğim? Sen beni dımdızlak ortada bıraktın baba...

Satışın bu kadarına nasıl dayansın ruhum? Sensiz nasıl geçsin kalan zaman, kime inanayım bundan sonra onca sigara dumanının arasında? Kimseye güvenemezken, varlığına nasıl inanayım; insanlara, gitmeyeceklerine nasıl kanayım baba?

Dön, gel be baba... O kadar mı imkansız? O kadar mı uzak? Nerdesin yaa baba? Terkedişin bu kadarına tahammül... Bu çok fazla...

Hiç yorum yok: