Cuma, Haziran 29, 2007

arkadaşken sevgili olmak

arkadaşken sevgili olmak hususunda 09.09.2005'te bi şiler söylemişim..
arkadaşken "aile" olmak nasıl bir mutluluk anlatmak pek mümkün olamayacak sanırım...
kifayetsiz kelimelerden şikayetçi olan sadece orhan veli değil...
ben ki onun milyonda biri, ben ki onun cümlelerinin milyarda birine sahip biri...
neyse ben böyle demişim işte...





ruhun şefkatini bedene taşımaktır. konuşabildiğin, zaten hep sevdiğin adama/kadına aşık olmak, aşkını anlatmak, kalbini teslim etmektir. seni en iyi anlayan insanı en iyi anlayanken en seven en sevilen olmaktır.

sonu huzurdur... sonu coşkudur... sonu heyecandır aslında... aslında sonu yoktur...

günlerce, gecelerce konuşulmuştur. en gizli, en özel, en acı, en pişman anlar anlatılmıştır. koca bir sene koca bir dostluk büyütmüştür arkadaşlıktan. omzuna yaslanıp ağlanmıştır, kahkahalarla gülünmüştür, içilmiş içilmiş sonunda hayata küfredilmiştir, dalga geçilmiş, laf sokulmuş, kavga edilmiştir... arada kızılmış, kızıp da sonra barışılmıştır. zamana, zamanın en küçük birimine, küçücük bir ana binlercesi sıkıştırılmıştır.

arkadaşken dost olunmuş, sarılınmıştır. sonra bir an... gözlerinin ne kadar güzel olduğu, sesinin nasıl huzur buldurduğu farkedilir. koca bedeninin yanında küçücük kalınmıştır. o andan itibaren ne dese, ne söylese "ne kadar da güzel bakıyor"dur...

aşık olunur. öyle ki hergün beraber geçerken zaman farkedilmeyenler, ayrı kalınan dakikalarda farkedilmeye başlar. ne kadar özlediğini farkeder insan. aslında ne kadar güvendiğini, farketmeden sırtını dayadığını ve inandığını... sonra bekler... karar verebilmek için bekler...

konuşursa, bir şeyler söylerse ya tamamen kaybedecektir ya da sonsuza dek sarılacaktır. riske atmayı beceremez kişi, susar... sonra arkadaşla tekrar bir araya gelindiğinde; bir gün, bir yerde zamanın her şeyi nasıl da değiştirdiği konuşulur. ürkek ürkek anlatılır her şey, arkadaşlık, dostluk, aşk...

eller birleşir...

eller en iyi anlayan adamla/kadınla birleşir. açıklama yapmaya gerek yoktur, o zaten tanır, bilir. yargılamaz, sorgulamaz; inanır ve güvenir...

arkadaş en iyi dost olur bir gün... en iyi aşık...

aşk

kaybolup gideceğine olan inancın yüksekliğine ya da bilimsel olduğu iddia edilen tonla ıvır zıvırın önünüze dökülüvermesine aldırmayandır. öyle ki "o'nu bulduğunuz ana dek nasıl soluk alıp verdiğinizi bilememe hali" ilk anın heyecanından günler ve aylar ve yıllar sonra da devam eder. öyle ki bilmem kaç senenin sonunda o'nu düşününce hala gözleriniz dolar hissettiğiniz güzelliğin yoğunluğundan. öyle ki hayatınızın yolunu, akışını değiştirirsiniz birlikte, tereddütsüz...
dünyanın en büyük dertleri hep sizin olmuştur ya, dünyanın en büyük dertleri hep çözüm bulmuştur yanında. hiçbir şeyin üstünü örtme kolaylığına kaçmadan her şeyi tek tek ve kökünden iyileştirme gücü veren duygu bu aşk.
3 yıl 5 yıl 10 yıl... eğer o kadar yaşayacaksan bin yıl sürecek aşk... kimsenin varlığına inanmadığı ölümlülüğün öldüremediği aşk...
sonra birileri bilgiçlik taslayacak, alışkanlık diyecek, rutin diyecek, sıkıcı diyecek...
sen güleceksin... aşkın hasıyla ve tekiyle tanışmadan önce senin de aralarında olduğun yüzlercesine bakıp sadece güleceksin... duyduklarını nazarlık sayıp yolunuz'a devam edeceksin(iz) mesela...
hergün görsen de hergün özlediğin, uyumak üzereyken bir an önce uyumayı uyanmayı ve gözlerine kavuşmayı beklediğindir mesela...
dünyanın en kıymetli varlığının

*
sana bakıp mutluluktan gözlerinin dolduğunu gördüğünde daha çok ikna olduğundur...
o güne dek her an ölmeyi dilerken o'nu bulunca ölümsüz olmayı dilediğindir. hayatta kalmaya çalışmandır mesela. onun için
* kendine değer vermektir.

ya da bunların hiçbiri değildir. muhtemelen senin bile bilemediğindir. aşk sen'dir. yanındayken "ben" kadar özgür hissettiğindir. o'nu bulduğun ana kadar aradığının farkında olmadan onlarcasında bulduğunu sandığındır...
hayattır.


budur # 1201521
ve budur
# 2211923

http://www.privatesozluk.com/

Çarşamba, Haziran 27, 2007

"iyi ki" doğdun..


küçük prens 60 yaşına girmiş...
büyümeden yaşlandığını düşünmek güç...

hallelujah

i heard there was a secret chord
that david played and it pleased the lord
but you don't really care for music, do you
well it goes like this the fourth, the fifth
the minor fall and the major lift
the baffled king composing hallelujah

hallelujah...

well your faith was strong but you needed proof
you saw her bathing on the roof
her beauty and the moonlight overthrew you
she tied you to her kitchen chair
she broke your throne and she cut your hair
and from your lips she drew the hallelujah

hallelujah...

baby i've been here before
i've seen this room and i've walked this floor
i used to live alone before i knew you
i've seen your flag on the marble arch
but love is not a victory march
it's a cold and it's a broken hallelujah

hallelujah...

well there was a time when you let me know
what's really going on below
but now you never show that to me do you
but remember when i moved in you
and the holy dove was moving too
and every breath we drew was hallelujah

well, maybe there's a god above
but all i've ever learned from love
was how to shoot somebody who outdrew you
it's not a cry that you hear at night
it's not somebody who's seen the light
it's a cold and it's a broken hallelujah

hallelujah...

leonard cohen


jeff buckley ne kadar güzel söylüyo mp3
uzun süre tekrar tekrar dinledim.. şimdi hala her duyduğumda aynı duyguyla dinliyorum.. çok çok güzel..

Salı, Haziran 26, 2007

takıldı kaldı

işte öyle bir şeeey..
ribi day day diri day diriiirom.. ribi day day diri dari dirirom.. ribi day day dari diri dari dom..
işte öyle bir şey..
işte öyle bir şey..
pam pam..

Pazartesi, Haziran 25, 2007

niş

hayır o bi şi diil de..
nişanlanıyorum yaa..
çok enteresan..


hayır tamam kaç senedir bekliyomuş herkes, o yüzden kimse şaşırmıyo da..
bi biz şaşırıyoruz herhalde..
şaşırmak gibi de değil böyle bi garip panik, heyecan bi şey..
ne bilmiyorum tabi, güzel..





böle bi şi bazen işte garip :)

Cuma, Haziran 22, 2007

bazı şeyler tahayyül edilemiyor başa gelmeden...
hani o durum yaklaştığında ya da o durumla karşılaştığınızda ne hissedeceğinizi bile kestiremiyorsunuz...

hayat tek başına enteresan bi şi. içindekileri tek tek saymaya ne gerek var...

Perşembe, Haziran 21, 2007

Çarşamba, Haziran 20, 2007

toplama çıkarma

hayatımdan kendimi çıkarınca geriye bi şey kalır mı? kalırsa anlamı olur mu? anlamı olursa üzer mi? süründürür mü? yoksa hiç dokunmaz ve hissettirmez mi?
mesela benim hayatımdan beni çıkarsak bana koymayacağından adım gibi eminim. ama hayatımdan beni çıkarsak bunun kimseye koymayacağını düşünmek mesela bi an. kötü bi şey bu...
hayatımdan beni çıkarsak ben sonrasını bilebilir miydim bunu da merak ediyorum.

cevabı öğrenmek risk unsuru taşıdığından ertelenen meraklar biriktiriyoruz...
evet...

ertelenen ask/ray bradbury

"Batmak için onun eve dönmesini beklerdi güneş... Son gölge oyunlarını onun yüzünde oynardı. "

king of convenience

bu adamlar beni dünyadan başka bir yere sürüklüyor. öyle ki mesela yann tiersen'in hissettirdiği her şey geçecek ve tüm güzellikler ve sen başbaşa kalacaksınız hissini veriyor... ne söylerlerse söylesinler bu his değişmiyor. çok sempatik, çok güzel ve belli ki çok fırlama iki insan... ikisi de birbirinden sıcak... konser kayıtları insanı delice güldürüyor... yani belki de senin gibi benim gibi... demek istediğim samimiyet dediğimiz şey, araya kablolar ve ekran ve binlerce kilometre ve günler soksa da hissediliyor...
bu güzel adamlar hakkında en ufak bir fikrim bile yokken misread ile doyurmuşlardı ruhumu. ama açlık büyüdü sonra bir şarkı daha bir şarkı daha sonra başka şarkılar daha...
öyle güzel ki şarklıları kendini kaptırmadan olmuyor...
misread burada
feci halde sempatik, süper ikilinin konser kayıtlarını vs şuradan bulmak mümkün

kafes


bense bu kutucuların içinde, beynimde... bu küçük kafeste...

bir ve tek

beni bir tek kişi anlıyor
bir tek kişi beni anlıyor

bu iki cümle birbirinden nasıl da farklı...
ilkinde beni sadece bir kişinin anlıyor oluşunun kırgınlığı var -itiraf etmeliyim bu daha yakın.
ikincisinde nihayet biri beni anlıyorun sevinci var -ki bu da çok yakın.

ama kararsızım..hangisi daha yakın..bi kişi anlıyo diye sevinsem mi üzülsem mi..içimdeki sızım sızım köşeyi bi kenara mı atsam mesela napsam?

Pazartesi, Haziran 18, 2007

sonsuz

halkayı tamamlayamadığını bilmek ne acı.
ve tabii bi de tamamlanamadığını bilmek.
işte acı çekmek böyle bi şey.
sinsi.
nerde ayaklarım?
:(

çok net...



piyale madra

Pazar, Haziran 17, 2007

haziran ayının bilmem kaçıncı pazarı

birkaç yıl önce...
şimdi konuşsam yine benzer sözcükler dökülecek dudaklarımdan...
susuyorum, daha az zehir akıyor bu yazıdan...
daha az kan...

Sağda yoksun, solda yoksun; bak işte burada da yoksun. Hele yatak altları, oralarda hiç yoksun... Sen oralarda sadece bir düşsün... Sen ürkütücü bir hayalsin, hayaletsin... Dedim ya yatak altlarında tam da bu yüzden yoksun...

Oralar sen olmayınca kirli, ürkütücü, boş... Oralar var ya, geceleri tuvaletten dönerken ellerin uzandığı, korkutmak için aşağı çekmek istediği, aklımı dağıtan, aklımı çalan, kaçıran karanlıklar... Oralar var ya, sen gitmeden önce olmayan, karanlıkla dolmayan boşluklar... Sessizliğin, toz zerrelerinin esir aldığı, karanlıktan korkup da bağırdığımda sesimin boşlukta yankılandığı, sırtımı dayayacak duvar bulamadığım ıssız, soluksuz "yokluklar"...

Oralar boş...
Belki değil...
Belki sadece gidişinle geride bıraktıklarınla, zihnimdeki kara kabuslarla dolu...

...

Yoksun...

...

İşte burada da yoksun... Ne odamdasın, ne evimde ne de evinde... Sokakta, caddede, bu sisli şehirde, o uzak kentte, bu lanet ülkede... Sen yoksun... Sen sadece kokunu bıraktın...
Ve...
Gittin...
Şimdi "her şeyinle" koskoca bir "bütün" olarak yoksun... Peki yokluğunla birlikte karşıma dikilmiş, benden ne istiyorsun?

Bak, bıraktıkların... Bunlar, bu delikler yokluğundan kalanlar...

Her yer delik deşik; perdeler, yatak örtüleri, koltuk minderleri, ruhum delik deşik...
Ben var ya... Ben... delik deşik, paramparça, yırtılmış, tam ortasından ayrılmış... Sen daha ne bekliyorsun?

Ben aklının yarısını ilaç kokan koridorlarda diğer yarısını sende bırakmış...
Ben var ya korkak adam; burda bıraktığın küçücük beden ve içine sığmayan koca ruh var ya kalpsiz, acısız, unutkan, bencil...
Ben var ya dünyanın en yakışıklısı; ben sensiz, hiç, boş, solgun...
Ben var ya pazar gününü nasıl sensiz geçireceğimi bilemediğim; ben var ya adını ruhumda taşıdığım; ben var ya ruhumu uğruna şeytana satacağım...
Ben var ya kralım, babacığım ben sensiz yumuşak, sulu bir süngerden farksızım...

Evet, isyanımın sorumlusu benim... Kalbimi böyle inciten benim... Sen bir şey yapmadın, sen sadece gittin... Ben acılarımı ruhumla besledim, beynimde büyüttüm... Kalakaldım... Gözlerim doldu küçücük çocuklar gibi... Uzandım, başımı kaldırım taşına dayadım... Sen sadece gittin...

Habersiz, sessiz soluksuz, adımı başkasına taşıyıp gittin... Gittin ve her şeyi yarım bıraktın...
Daha çok şey soracaktım, daha çok çekirdek ayıklayacaktın... Ellerimi ısıtacaktın... O günkü gibi gözlerime bakıp, masal anlatacaktın...

Sen var ya... Benim için çok şey yapmalıydın...
Sen beni şeytanın kollarından almalıydın... Beni bunca karmaşaya izin vermeden yetiştirmeli, korkusuzca büyütmeliydin... Pes etmeden, kendim olmayı öğretmeliydin... Kimlik bunalımı yaşadığım o zamanlarda sırtımı dayadığım en sağlam duvar olmalıydın... Kalmalıydın, vakit ayırmalıydın...

Ben aptal, boş, kara gözlerde seni aramamalıydım baba. Tanımadığım adamlara sormamalıydım seni, uzanmamalıydım yanlarına korkusuzca... O gün seni gördüm sanmamalıydım...
Ben seni görmeliydim baba...

Pazar...
İşte yine o aptal pazar...
İşte yine en soğuk haziran günü...
Ben yalnız, sen karanlıkta...
İşte yine ayrıyız...
Kaç yıl oldu... Kaç yüz gün... Kaç milyon damla geçti aramızdan baba? Kaç uykusuz gece... Kaç uykusuz ıslak gece baba?
Bu kaçıncı babalar günü uzağından el salladığım, seni andığım baba?

Sen gittin ya baba, bu pazar cehenneme vuracağım kendimi... İçimdeki acı... İçimdeki paylaşamazlık... İçimdeki yoksunluk... İçimdeki kavga...
Sen yoksun ya, bitmiyor işte baba...

Duygularım bir fare kapanına kısılmış, kurtarılmayı bekliyor... İşte yerdeki kan benim, duvarların kızılı tam kalbimden, sensizliğimden... Ve gözlerimdeki ürkütücü bakışlar bundan sonrasına ait baba... Bugünden daha kötülerine, bana verecekleri acıya, korkuya, kimsesizliğime ait... Ben mutlu olmayı bekleyen insanların arasından çoktan çıktım baba...

Dayanma günü geçti artık... Direnmek için çok sebep yok... Sen vardın, şimdi desteğim yok...
Sen vardın...
Vardın...
Ya da yoktun baba...
Şimdi hiçbir şey yok...

Sen ne zaman geldin? Gördüm mü seni yoksa rüya mıydı baba? Kep giyerken kime gülümseyeceğim, bebeğim olunca kime "senin adını koydum" diyeceğim? Sen beni dımdızlak ortada bıraktın baba...

Satışın bu kadarına nasıl dayansın ruhum? Sensiz nasıl geçsin kalan zaman, kime inanayım bundan sonra onca sigara dumanının arasında? Kimseye güvenemezken, varlığına nasıl inanayım; insanlara, gitmeyeceklerine nasıl kanayım baba?

Dön, gel be baba... O kadar mı imkansız? O kadar mı uzak? Nerdesin yaa baba? Terkedişin bu kadarına tahammül... Bu çok fazla...

Cuma, Haziran 15, 2007

yaz

Bu kadar zor olmamalı yazmaya başlamak. Zamansızlıktan ziyade tembellik benimki. Zaman zaman aklıma binlerce –bi parça abartmış olabilirim- yeni fikir çörekleniyor ama ben ne kağıdı kalemi alıyorum elime ne de bilgisayar başına geçiyorum. Sıkılmadım yazmaktan. Ya da yazmak istemiyor değilim. Problem ne tam olarak bilmiyorum.

Şöyle bir hayat istiyorum, balkonuma yayıp ondan sonra elimde yazı yazmamı kolaylaştıracak bir materyalle kulağımdan içeri ruhumun gıdası dolarken geçen günler... Hayatla ilgili kaygılardan sıyrılmak için gerekli asgari şeyleri bir şekilde karşılayabileceğim bir şey de olacak pek tabii. Ama işte ne kadar imkanlıysa o kadar imkansız...

Hani filmlerde filan çılgın insanlar vardır. Cesur. Kendileri için yapacakları şeyler konusunda içlerinde cesaret aramaları gerekmez. O cesaret zaten yayılmıştır bünyelerine. O kadar bütünleşmişlerdir ki varlığının bile farkında olmadan hep onunla hareket ederler. Bazen onlardan olmak istiyorum işte ben de. Bu pek mümkün görünmüyor. Eğer bu mümkün görünseydi hayatımı kendimi mutlu etmek üzere yaşamak dilek/hayal olmaktan çok uzak olurdu şimdi...

Eskiden hırsımı almak için yazıyordum. Hırsımı almak değilse bile kendi kendime dert yanmak, ne kadar üzgün olduğumu söyleyemediğim için içimde daha fazla büyümeden dışıma bu şekilde atabilmek. Ya da başka bir şey, tam olarak bilmiyorum. Sonra bir yerde bir kırılma yaşadım -ne olduğundan emin değilim ama belki de yeterince dert yandığımdandır. Yaşadığım o kırılmadan sonra, dert yanmaktan çok daha gerçek benden –daha doğrusu kişisel problemlerimden, sanrılarımdan vs- soyutlanmış bir şeye dönüştü –aslında burada şey demekten hoşlanmadım ama uygun kelimeyi de bulamadım.

En son yazdığım öykünün üzerinden aylar geçti. Ufak tefek girişimlerim olsa da yarım kaldı. İsteksizlik falan değil. Sadece kendimi ona verecek enerjim yok. Aslında yazmayı çok istediğim birkaç şey var ama neyi beklediğimi ben de bilmiyorum.

Bu durum bende bir rahatsızlık yaratıyor bile sayılmaz aslında. Böyle uzun uzun anlatıyorum ama rahatsızlıktan ziyade ilginç geliyor. Ya da rahatsızlığım rahatsız edici boyutlara ulaşmadı henüz :)

Ama şundan da eminim; bu geçsin istiyorum. Elimdeki, aklımdaki her şeyi kullanmak istiyorum. Üstelik bunun kendimi işe yarar hissetmemi, en azından hayatımda varlığını istediğim bir şeyi yapıyor olduğumu düşünmemi sağlayacağını da biliyorum.

Bir kırılma daha istiyorum kendimden ama mesaj “bana” nasıl ulaşacak bilemiyorum.

love is dead

Nothing ever goes right
Nothing really flows in my life
No one really cares if no one ever shares my care
People push by with fear in their eyes in my life

Love is dead, love is dead

The telephone rings, but no one ever thinks to speak to me
The traffic speeds by, but no one's ever stopped too late
Intelligent friends don't care in the end, believe me

Love is dead, love is dead

And plastic people with imaginary smiles
Exchanging secrets at the back of their minds
Plastic people
Plastic people
Nothing ever goes right
Nothing really flows in my life
No one really cares if this horror's inside my head
People push by with fear in their eyes in my life

Love is dead, love is dead
Love is dead, love is dead
Love is dead, love is dead

And all the lies that you've given us
And all the things things that you said
And all the lies that you've given us...
Blow like wind in my head





brett anderson

mp3

sen beni öldürüyorsun! / n.ö.

Sen Beni Öldürüyorsun…

Ne zaman canım sıkılsa, gitmek isterim uzaklara
Ne vakit seni düşünsem ki düşünmesem olmuyor
Gözlerin gelir aklıma, ah o çocuk gözlerin
Tam göğsüme saplanır, bıçak gibi sözlerin

Ne hayalin terk ediyor beni ne de geriye tek bir umudum kaldı. Yine de ne zaman
bir şiir okusam mısralarındasın. Ne zaman bir şarkı dinlesem hala sözlerindesin.
Bir kitap okuyorum dökülüyor sayfa aralarındaki kurumuş kır çiçekleri. Uzanıp
alamıyorum düştüğü yerden. Ben ölüyorum ve sen bunu bilmiyorsun…

Ne kadar kaçsam kendimden, bir o kadar yakalanırdım
Ne kadar seni istesem, sen hiç yanımda olmazdın
Gözyaşı biriktirdim, gözyaşım ince sızı
Düşündüm de bir zaman, bunu ben hak etmedim

Ne garip bir hayat bu yaşadığım, bir papatya falı gibi; mutluyum/mutsuzum
diyerek koparıyorum hayatımın sayfalarını tek tek. Tüketiyorum yaşamı,
tükeniyorum ağır ağır. Ben ölüyorum ve sen bunu bilmiyorsun…

Her limandan bir gemi, alır götürür beni
Hayal bu ya üstelik, gitmeler üzer bizi
Geçmiyorsam içinden, sevemedim bu fikri
Gidiyorum inadına, al aşkını ver beni

Öyle çaresiz hissediyorum ki kendimi. Yine yağmur olup yağsan diyorum
avuçlarıma, filizlense yine yok olan umutlarım. Yine geceler boyu bıkıp
usanmadan yazsam, duvardaki gölgelerde seni bulsam, gözlerim kapansa senin
sıcaklığın kaplasa bedenimi. Ama olmayacak biliyorum. Ben ölüyorum ve sen bunu
bilmiyorsun…

Sen beni öldürüyorsun
Sen bunu bilmiyorsun
Sen beni öldürüyorsun
Sen bunu hep yapıyorsun

Geceler büyüyor içimde, bir de yalnızlığım. Yıkılan umutlarım, hayallerim de
terk ediyor artık birer birer. Gecenin koyu ve can yakan karanlığına inat bir
tek çocuk bakan gözlerin terk etmiyor beni. Sen beni öldürüyorsun ve bunu hep
yapıyorsun…

Sen Beni Öldürüyorsun…

brett anderson / elegant

brett anderson...
suede evet ama bu defa brett anderson...

"love is dead" güzel olmuş (hatta çok güzel...)
ama bi şarkı var ki...

mp3

uçmak gitmek..
öyle şeyler..

nokia 5300




ben bu telefonu istiyorum..


evet..




hiç de öle telefon melefon takıntım yok ama..


işte güzel bi şi bu :)




Cuma, Haziran 08, 2007

ismail serbest: Bilmemek her zaman daha iyidir ?!

"Perşembe, Haziran 07, 2007

Bilmemek her zaman daha iyidir ?!
Bilmeyen insan mutlu insandır derler; doğru! Bilmezsen kalbin kırılmaz, bilmezsen kıskanmazsın, bilmezsen taraf olmazsın, bilmezsen karşılaştırmazsın, bilmezsen kışkırtılmazsın, bilmezsen sorgulanmazsın, bilmezsen düş kurmazsın, bilmezsen sorumlu olmazsın, bilmezsen fark etmezsin, bilmezsen kafana takmazsın.., bilmezsen olsa olsa safça mutlu ve huzurlu olursun.
Gönderen ...... "


evet...
bazen senin bi şey söylememen da gerekir...
birileri senin yerine zaten söylemiştir...

Perşembe, Haziran 07, 2007

hayır ve teşekkür

bazen duyabileceğiniz en güzel cevap "hayır"dır.
sizi yalnızlığınızdan söküp alacak bir "hayır".

sizi gerçekten bilmek isteyen birinden duyacağınız bir "hayır"...

öncesinin ve sonrasının gerçekliğinden emin ol(a)mamak için sadece o anı ve o "hayır"ın sahibini yaşamak gerekir...
gerisi nedir ki?
bi de yazı okudum,
çok güzel anlatmış bir sürü şeyi...


yazı burada
bazen eskiyi fazlaca özlüyorum. eskiden hissedebildiğim gibi hissetmeyi mesela. insanları eskisi kadar sevebilmeyi. ne bileyim işte türlü türlü güzel huyumu, bana kendimi iyi hissettirebilen ruh halimi...
yaşadığım tonla kötü şeye rağmen bana ayakta kalmak için güç veren yine kendimmişim aslında... onu farkettim...
şimdi bana o güzel zamanları bahşeden "ben", "kendim", "aslım", "özüm" ya da adı her neyse işte o nerde?
arasam bulur muyum bilmiyorum ama aramaya da mecalim yok...

şimdi kötü müyüm? yoo hayır...
ama eskiden hissettiğim gibi hissedebilmeyi çok özlüyorum...

bitmeyen bir baş ağrısını kabullenip yaşamaya öyle devam etmek gibi şimdiki...
rahatsızlık sardı her yanı ama o kadar alıştım ki canım bile yanmıyor artık...

Çarşamba, Haziran 06, 2007

boşlukta yürüyor gibi hissetmek her zaman güzel bir hisse işaret etmez
kimi zaman kaybolmuşluk olur mesela
kimi zaman kimsesizlik...
ne garip, birileri bi şeyler söylese de bi anda çıkıversem bu yerçekimsiz dünyadan diyosun...
olmuyo tabi...
uyanacağın zamanı bekliyosun...

nâzım

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben.
Bahtiyarım.

Salı, Haziran 05, 2007

hazımsızlık

hiçbi şeyin olmasa da karakterin olsun hayatta di mi
yani "adam olun kardeşimmmm" :)

cidden hazmetmek lazım hayatı...
demek ki hazmedemeyince sancı çekiyo insan evladı...

ismail serbest: Kimseye "Seni çok iyi anlıyorum" deme !

ismail serbest: Kimseye "Seni çok iyi anlıyorum" deme !


önce kendini anlamak gerek...
becerebilirsen günün birinde o zaman başkasına geçersin...
bugüne dek kendimi anladığımı hiç düşünmedim...
bu kötü mü iyi mi bilmiyorum ama...


ya yıllar öncesinden...
d.'den bi kaç cümle hatırladım...
kafana balyoz yemiş gibi hissetmen için kafana balyoz mu yemen gerekir?
belki de...
yani birini tam anlamıyla anlamak mümkün değil...

ama tabii, anlamaya çalışmak en önemlisi...
anlamaya çalışmak bi çeşit erdem belki...

Pazartesi, Haziran 04, 2007

haziranda ölmek zor

işten çıktım
sokaktayım
elim yüzüm üstümbaşım gazete

sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sokakta tomson
sokağa çıkmak yasak

sokaktayım
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

havada tüy
havada kuş
havada kuş soluğu kokusu
hava leylâk
ve tomurcuk kokuyor
ne anlar acılardan/güzel haziran
ne anlar güzel bahar!
kopuk bir kol sokakta
çırpınıp durur

çalışmışım onbeş saat
tükenmişim onbeş saat
acıkmışım yorulmuşum uykusamışım
anama sövmüş patron
ter döktüğüm gazetede
sıkmışım dişlerimi
ıslıkla söylemişim umutlarımı
susarak söylemişim
sıcak bir ev özlemişim
sıcak bir yemek
ve sıcacık bir yatakta
unutturan öpücükler
çıkmışım bir kavgadan
vurmuşum sokaklara

sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
dallarda insan iskeletleri

asacaklar aydemir'i
asacaklar gürcan
belki başkalarını
pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
dökülüyor etlerim
sarı yapraklar gibi

asmak neyi kurtarır
sarı sarı yaprakları kuru dallara?
yolunmuş yaprakları
kırılmış dallarıyla
ne anlatır bir ağaç
hani rüzgâr
hani kuş
hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?

asılmak sorun değil
asılmamak da değil
kimin kimi astığı
kimin kimi neden niçin astığı
budur işte asıl sorun!

sevdim gelin morunu
sevdim şiir morunu
moru sevdim tomurcukta
moru sevdim memede
ve öptüğüm dudakta
ama sevmedim, hayır
iğrendim insanoğlunun
yağlı ipte sallanan morluğundan!

neden böyle acılıyım
neden böyle ağrılı
neden niçin bu sokaklar böyle boş
niçin neden bu evler böyle dolu?
sokaklarla solur evler
sokaklarla atar nabzı
kentlerin
sokaksız kent
kentsiz ülke
kahkahanın yanıbaşı gözyaşı

işten çıktım
elim yüzüm üstümbaşım gazete
karanlıkta akan bir su
gibi vurdum kendimi caddelere
hava leylâk
ve tomurcuk kokusu
havada köryoluna
havada suçsuz günahsız
gitme korkusu
ah desem
eriyecek demirleri bu korkuluğun
oh desem
tutuşacak soluğum

asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi
yaşatmaktır önemlisi
güzel yaşatmak
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak

ah yavrum
ah güzelim
canım benim / sevdiceğim
bitanem
kısa sürdü bu yolculuk
n'eylersin ki sonu yok!
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

nerdeyim ben
nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz siz
kimsiniz?
ne söyler bu radyolar
gazeteler ne yazar
kim ölmüş uzaklarda
göçen kim dünyamızdan?

asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi?
yolunmuş yaprakları
ve kırılmış dallarıyla bir ağaç
söyler hangi güzelliği?

kökü burda
yüreğimde
yaprakları uzaklarda bir çınar
ıslık çala çala göçtü bir çınar
göçtü memet diye diye
şafak vakti bir çınar
silkeledi kuşlarını
güneşlerini:
«oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, memet,
memet!»

gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
üstümbaşım elim yüzüm gazete
vurmuşum sokaklara
vurmuşum karanlığa
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

bu acılar
bu ağrılar
bu yürek
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
bu geceler niçin böyle insansız
bu insanlar niçin böyle yarınsız
bu niçinler niçin böyle yanıtsız?

kim bu korku
kim bu umut
ne adına
kim için?

«uyarına gelirse
tepemde bir de çınar»
demişti on yıl önce
demek ki on yıl sonra
demek ki sabah sabah
demek ki «manda gönü»
demek ki «şile bezi»
demek ki «yeşil biber»
bir de memet'in yüzü
bir de güzel istanbul
bir de «saman sarısı»
bir de özlem kırmızısı
demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı
geride kalanlara

nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz?

yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına
3 haziran '63'ü

bir kırmızı gül dalı
şimdi uzakta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
yatıyor usta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
okşar yanan alnını
bir kırmızı gül dalı
nâzım ustanın

gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
bir basın işçisiyim
elim yüzüm üstümbaşım gazete
geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
şuramda bir çalıkuşu ötüyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

Hasan Hüseyin Korkmazgil

baş bağlama sanatı

bi kuzenim daha evlendi...
çok çok çok yakışan süper tatlı bi çift oldular...
darısı başına dileklerini geri çevirmedim:)
kısmet meselesi tabii:)

iki gün boyunca düğün dernek vesile oldu diye sık sık "ee sizi ne zaman görücez", "mersin'e ne zaman gidiyoruz" sorularını "hayırlısı" diye yanıtlamış olmam, kahve yapmama uzun süre kaldığı anlamına gelmiyordu...
ama tabii bunu soran kimse cevabın ne demek olduğunun farkında değildi :)
temmuzu bekleyelim diyorum :)