Salı, Mayıs 29, 2007

gün gelir...

gün gelir...
bazen hep aynı gün gelir...
o gün, daha bir hafta önceden gelir mesela...
ya da bir ay...
önceden gelir acısı, sıkıntısı, sinir bozukluğu, mutsuzluğu, haksızlıklara karşı düşman kesiliş, dünyanın adaletinin sorgulanışı, her yerde, her şeyde adaletsizlik olduğuna kanaat getirilişi...
hepsi üst üste gelir...
bir hafta önceden gelir...
bunların hepsi o hafta boyunca kimseye söylemeden hissedilir...
geceleri kuru kalmayan yastıklar, sabahları şişmiş gözler...
bunlar...
çok normal...




18.06.2006 01:35:06
televizyon açık, herkes ne kadar da mutlu. gülücükler doluyor televizyon ekranına, doluyor hatta sığmıyor taşıyor. formalite icabı da olsa alınmış hediyeler veriliyor, öpüşülüp koklaşılıyor bir yerlerde. öyle güzel ki dışarıda her yer, vitrinler doldurulmuş hediye olabilecek her şeyle, birileri son dakika hediyeleri için koşturuyor. vitrinleri babalar "gününüz" kutlu olsun yazıları kaplıyor. ve ben durup düşünüyorum, "babalar gününüz."
"gününüz", günümüz yani? biz?
kim biz? ya da biz kimiz?
babam ve ben.
biz?

daha çok küçük olduğum zamanları hatırlıyorum. yemek masasının başında oturmuşuz babamla * çekirdek yemeye çalışıyorum ben. yarım yamalak dişlerimle siyah beyaz çizgili, uzun ince çekirdekleri kabuklarından ayıramıyorum. babam * ayırıyor o aptal kabukları güzel çekirdeklerimden. biriktiriyor içlerini bir kenarda, avuç dolusu çekirdek içim oluyor, hepsini dolduruveriyorum ağzıma, gülüşüyoruz... evet biz gülüyoruz. o an bizden başka hiçkimse yok, bizden daha mutlusu yok, daha güçlüsü olamaz bile. o an biz babalar günümüzü kutluyoruz çekirdek eşliğinde. güven duyuyorum sonuna dek, hatta güven duyduğumun bile farkında olamayacak kadar huzur içindeyim. her şey tam, yerli yerinde o adam * karşımda oturmuş gözlerime bakıyor, ne sorsam cevaplıyor. uyuyakalıyorum kucağında sonra; muhtemelen o anın bozulabileceğini aklıma hiç getirmeden. uyuyorum ve o huzuru bir daha asla bulamayacağımı ama hep özleyeceğimi farkedemiyorum bile...

aradan daha bir sene bile geçemeden istanbul'da bir sokak arasında kuzenimle bir merdiven kenarında oturmuş, ellerimizi, ağzımızı boyayan kapkara, tombul çekirdekleri yemeye çalışıyoruz. babam çoktan uzaklaşmış şehrimden, ülkemden, dünyamdan * *. her yerimiz boya oluyor ama ben bir türlü beceremiyorum çekirdekleri kabuklarından ayırmayı. denedikçe kirleniyor yüzüm gözüm, kuzenim * yardım edemeyecek kadar çocuk, yardım etmeyecek kadar bencil. uğraşıyorum dakikalarca olmuyor. çekirdekleri kabuklarıyla beraber ağzıma doluşturuveriyorum ben, gülmüyoruz...
bekliyorum ama bir türlü gülemiyoruz, ağzıma, boğazıma yapışıveriyor kabuklar. gözlerim doluyor. ağlamaya başlıyorum. ağzımda boyalı kabuklarıyla çekirdekler, yüzüm gözüm kapkara sessiz ağlamaya başlıyorum. annem geliyor neden sonra, anlamıyor da "bir çekirdeğe değer mi? çıkar onları ağzımından" deyiveriyor. gülmüyoruz... gülmüyoruz hala ve ben ağlıyorum. o ana dek o kadar özlediğimi farkedemeden ağlıyorum. babalar günü filan değil sonra da gelmiyor zaten o gün...

birileri bir yerleri alamsız sözcükleriyle dolduruveriyor ama o gün gelmiyor. sadece burukluk, sadece hissizlik denemeleri belki... ama bir daha babalar günü gelmiyor. ve bu aptal kuru çekirdek parçalarını hatırlatıp içimi dağlayacak kadar acı veriyor. sürekli açılan bir yara her haziranda, nedensiz kötü bir gün oluveriyor. soranlara "havadandır" dedirtiveriyor.

*

Hiç yorum yok: