Salı, Mayıs 29, 2007

haziran ayında bir pazar

daha nasıl söylenir bilemiyorum. daha fazlası nasıl olur da söylenir. erken oldu... hiçbir şey biriktiremeyecek kadar erken... şimdi yine senin o iki kötü vaktinden biri geliyor... biri gidişini hatırlatıyor diğeri yokluğunu... özlemek en fazla ne kadar zor olabilir?



-------------------------

Baba
31.05.2005 20:14:59
kimi zaman;
yokluğunda acıdan acıya koşulan,
özlemek, sevmek, büyümek gibi kelimeleri baba'yla aynı cümle içinde kullanınca iç sızısına sebep olan,
"ne kadar çabuk geçti zaman, ne çok büyüdün" cümlesini ağzından duyabilmenin bi hayal olduğu,
eğer olsaydı, hayattan ve tanrıdan hesap sormanı isteyip istemeyeceğinden emin olunamayan,
siyah beyaz fotoğrafları cüzdanında saklı,
seni her görenin ne kadar da benziyor dediği kişidir baba...

bazen de sırtına çıkıp şeker yenen, şımarıklık yapınca "sadece" gülümseyen, genç adamdır baba.

---------------------------

Babanın kanser olması
06.07.2005 12:45:38
haber ilk alındığınızda elleriniz soğur, dizleriniz çözülür... bulunduğunuz yere çöker, ayağa kalkamazsınız bir süre...

ağlayamaz, tutulur, durulursunuz... her şey silikleşir, anlamsızlaşır... kanser gelmiş ve gitmiştir... hayatınızın bir dönemini silip, öyle gitmiştir... anlayamazsınız...

suçu bir şeylere atmaya çalışırsınız, başarılı olamazsınız. yorulursunuz, ağlarsınız. tıp mı, insanlık mı, hızla gelişen teknoloji mi? ne yetmemiştir de bu aptal hastalık her şeyi alıp götürmüştür... bilemezsiniz...

-------------------------

Babanın ölüm haberi
06.07.2005 13:00:54
baba hastanede yatmaktadır. son birkaç ay içinde yalnızca bir kez görülmüştür onda da baba ilaçlar yüzünden bilincini toparlayamadığı halde hastaneden kaçmış eve gelmiştir. evlat babaya koşar, sarılır. baba gülümser ama tanımaz. evladın içi acır, küser babaya.

7. yaşın dolmasına 14 gün (tamı tamına 2 hafta) vardır. * baba olmadığı için anneyle beraber yatılmaktadır. bigün uyanılır, anne yoktur, koca dada tek başına uyumaktadır çocuk. kalkar antreye çıkar. antreye açılan bütün kapılar kapalıdır. ama içeri yoğun bir uğultu gelmektedir. önce salonun kapısına dayanır küçücük kulak, kalın, boğuk erkek sesleri gelmektedir. anlamaz çocuk. sonra oturma odasına gidilir parmak uçlarında, yine aynı küçücük kulak dayanır kapıya. ağlama sesleri gelir kulağa, televizyon sanılır önce sonra annenin sesi gelir.

kapı aralanır... içerde binlerce, onbinlerce kadın vardır sanki... yüzbinlerce kadın... hepsi çirkin, hepsi asık suratlı... annenin kucağına sığınılır. herkes evlada bakar, daha çok ağlar "vah" çeker... zaman geçmez...

annenin kucağından almak ister birileri pijamalarını değiştirmek bahanesiyle... anne bırakmaz, iyi ki de bırakmaz... anne sarılır, ağlar... çocuk ağlar annesinin gözyaşlarına... sarılırlar... ağlarlar... bitmez...

abi gelir, henüz kocaman değildir. küçücüktür onun da elleri, gözleri masmavidir yine... kızarmıştır. sarılır kardeşe... ağlar o da... sonra kardeş abisinin gözyaşlarına ağlar... sarılır... ağlarlar... bitmez...

anne ikisini ellerinden tutup odalarına götürür. sonra şu cümleler duyulur uğultuların arasından:

-babanız artık gelmeyecek, gelemeyecek... uzağa, çok uzağa gitti...

abi ağlar, anne ağlar... çocuk susar... sonra abisine ve annesine ağlar... babası gelecektir, zihni bunu sayıklar... sarılır ağlarlar.... bitmez...

-------------------------

Babanın ölüm haberi
23.08.2005 01:15:58
yıllar geçince üstünden, bir başlıkla hatırlanınca tekrar tekrar ağlatabilecek haberdir bu. haberi veren düşman gibidir, her bakışınızda görüşünüzde onu hatırlarsınız uzunca bir süre. gün gelir o da gider, sonra da onun haberini veren...

-------------------------

Babanın ölüm haberi
10.09.2005 23:31:40
duyulduktan yıllar sonra kabuslarla çıkar gelir tekrar tekrar. ağlatır. dayanamadığını söyler durur dil. geri dönsün diye dua eder zihin farkında olmadan, yeniden... gelmez...

------------------------

Babanı kaybetmek
31.05.2005 20:32:02
eğer küçük yaşta kaybettiysen gittiğinin farkına varman, inanman uzun sürebilir. gidişinden sonra geriye klalan tek şey sensen yapabileceğiş şey basittir, aynaya bakmak. varolan acının onun olmadığına inanmana sebep olmasına izin vermeden varlığının da gidişinin de gerçekliğini kabullenmek önemlidir.
unutmamak lazım, aradabir çiçekle yanına uğramak, kuşlar için yapılan suluğa su koymak, çiçeklerini sulamak lazım.
"bi şekilde görüyordur en azından" diye ummak lazım.

--------------------------

Babanı kaybetmek
14.10.2005 21:59:09
ne kadar zaman geçerse geçsin üstünden, o ilk an çınlar her yıl dönümünde beyinde. ilk duyuşta anlaşılamayan haber * sonra sonra iyice işler içerde bir yerlere... her yıl biraz daha derine, biraz daha derine... sonra "derinim balık kaynar, derinim kanımı kaynar" * uğuldar kulaklarda.

gider, gittiğiyle kalmaz bir de soğuk nefes üfler. kirpiklerdeki nem, buz tutar soğuk nefesle. kan kıpırdamaz olur. zaman akar, geçer... beden durur, gözler durmaz, ruh darmadağın olur, ayaklar külçe gibi çakılır kalır, kalp kaçmaya, gitmeye çalışır, bir şeyler seni o evde o fotoğrafların arasında tutar. ağlayamazsın, bağıramazsın, soramaz, arayamaz, sarılamazsın. zaten bunların hiçbirini yapmayı düşünemezsin bile... sadece durursun... durur ve beklersin. birileri uyandırsın, sallasın, sarssın, yumruk atsın, tekmelesin ama gerçeğe döndürsün, bir şeyler söylesin, öyle olmadığına inandırsın diye beklersin...

evet, dedim ya beklersin... yıllar geçer ve sen beklersin. 15 yıl geçer ve sen beklersin. sonra 15 yılın "çocukluk" olduğunu, "gençliğe taştığını" farkeder ve dişlerini sıkarsın. sonra kafanı hava sızdırmayacak şekilde yastığına dayarsın. gözlerin akar, akar, akar... sonra...

en çok özlersin... çok özlersin...

--------------------------------

Babam
31.05.2005 20:33:36
sarılmayı böyle dileten, biraz gelse, başımı okşasa diye yalvartan tek kelime. baba'm.

--------------------------------

Babam
26.11.2005 01:11:37
bir rüyada, çoğunlukla karanlıkta koşar çocuk. uzun bir tünelden, kocaman bir ormandan geçer. uzaktan hep ince bir ışık sızar gözere. tünelin sonundan, ormanın sınırından, uzaktan, çok uzaktan... ulaşılamayan...

soğuk vurur surata, çatlatır dudakları, dondurur yanakları. ısıtacak ellere koşar. uzakta, çok uzakta bekleyen kucağa... ulaşılamayana...

aşk en hırçın haliyle gelip çarpar tokatını. bir morluk oluşur kalpte kocaman, kalpte küçücük kangren... sığınacak bir yastık, saklanacak bir yorgan... kavuşulamayan...

sessiz bir gece. bomboş bir ev, bir albüm dolusu fotoğraf... bulunamayan anlamlar... bilimeyen zamanlar... kaybolan...

*

----------------------------

Sizin hiç babanız öldü mü
27.01.2006 02:45:56
eğer öldüyse hiç olmadık bir gece, olmadık bir sevinç ertesinde ya da gözyaşlarınızın hemen ardından hortlayıverir özleminiz aniden. özleminizin karşısında durabilen tek şey uzun yıllar sonunda oluşturabildiğiniz zırhınızdır. zırhınızın içinde erir gider gözyaşlarınız, küfürleriniz çarpar kalır kalın kabuğunuza, öylece oturur ve güneşin yeniden doğmasını beklersiniz.
bazen zırhınızın içi doluverir hasretinizin dışkılarıyla * ve o zaman adım atamazsınız kalıbına yapışıp kalmış ayaklarınızla. önce kurumak, sonra kuruyan zifti döküp, boşaltmak gerekir. yeniden içi doldurulana kadar temizdir artık kabuğun içi...
sonra tertemiz zırhınızla/kabuğunuzla yeniden bir yerlerde bir başka şiire çarparsınız kafanızı, yine olmadık bir gecede, olmadık bir ruh haliyle... yorgun, uykusuz ve kimsesiz hissederken bir soru seriliverir önünüze... cevap verirsiniz kimse uyanmasın diye fısıldayarak.

öldü, içimde defalarca daha öldü...

-------------------

Babalar günü
12.06.2005 00:11:35
her yerde baba sevgisi, ailenin kutsallığı gösterileri yapılırken kaçmaya çalıştığım, bütün gün televizyonu açamadığım, dışarı çıkamadığım zaman dilimi.
babalarının kıymetini bilmeyenlerin, gömlek ve kravatları paketlettiği, böylece kutsal bir iş yaptıklarını zannettikleri gün.
aslında varolmayan, takvimden silinmesi gereken gün.

---------------------

Babalar günü
18.06.2006 01:35:06
televizyon açık, herkes ne kadar da mutlu. gülücükler doluyor televizyon ekranına, doluyor hatta sığmıyor taşıyor. formalite icabı da olsa alınmış hediyeler veriliyor, öpüşülüp koklaşılıyor bir yerlerde. öyle güzel ki dışarıda her yer, vitrinler doldurulmuş hediye olabilecek her şeyle, birileri son dakika hediyeleri için koşturuyor. vitrinleri babalar "gününüz" kutlu olsun yazıları kaplıyor. ve ben durup düşünüyorum, "babalar gününüz."
"gününüz", günümüz yani? biz?
kim biz? ya da biz kimiz?
babam ve ben.
biz?

daha çok küçük olduğum zamanları hatırlıyorum. yemek masasının başında oturmuşuz babamla * çekirdek yemeye çalışıyorum ben. yarım yamalak dişlerimle siyah beyaz çizgili, uzun ince çekirdekleri kabuklarından ayıramıyorum. babam * ayırıyor o aptal kabukları güzel çekirdeklerimden. biriktiriyor içlerini bir kenarda, avuç dolusu çekirdek içim oluyor, hepsini dolduruveriyorum ağzıma, gülüşüyoruz... evet biz gülüyoruz. o an bizden başka hiçkimse yok, bizden daha mutlusu yok, daha güçlüsü olamaz bile. o an biz babalar günümüzü kutluyoruz çekirdek eşliğinde. güven duyuyorum sonuna dek, hatta güven duyduğumun bile farkında olamayacak kadar huzur içindeyim. her şey tam, yerli yerinde o adam * karşımda oturmuş gözlerime bakıyor, ne sorsam cevaplıyor. uyuyakalıyorum kucağında sonra; muhtemelen o anın bozulabileceğini aklıma hiç getirmeden. uyuyorum ve o huzuru bir daha asla bulamayacağımı ama hep özleyeceğimi farkedemiyorum bile...

aradan daha bir sene bile geçemeden istanbul'da bir sokak arasında kuzenimle bir merdiven kenarında oturmuş, ellerimizi, ağzımızı boyayan kapkara, tombul çekirdekleri yemeye çalışıyoruz. babam çoktan uzaklaşmış şehrimden, ülkemden, dünyamdan * *. her yerimiz boya oluyor ama ben bir türlü beceremiyorum çekirdekleri kabuklarından ayırmayı. denedikçe kirleniyor yüzüm gözüm, kuzenim * yardım edemeyecek kadar çocuk, yardım etmeyecek kadar bencil. uğraşıyorum dakikalarca olmuyor. çekirdekleri kabuklarıyla beraber ağzıma doluşturuveriyorum ben, gülmüyoruz...
bekliyorum ama bir türlü gülemiyoruz, ağzıma, boğazıma yapışıveriyor kabuklar. gözlerim doluyor. ağlamaya başlıyorum. ağzımda boyalı kabuklarıyla çekirdekler, yüzüm gözüm kapkara sessiz ağlamaya başlıyorum. annem geliyor neden sonra, anlamıyor da "bir çekirdeğe değer mi? çıkar onları ağzımından" deyiveriyor. gülmüyoruz... gülmüyoruz hala ve ben ağlıyorum. o ana dek o kadar özlediğimi farkedemeden ağlıyorum. babalar günü filan değil sonra da gelmiyor zaten o gün...

birileri bir yerleri alamsız sözcükleriyle dolduruveriyor ama o gün gelmiyor. sadece burukluk, sadece hissizlik denemeleri belki... ama bir daha babalar günü gelmiyor. ve bu aptal kuru çekirdek parçalarını hatırlatıp içimi dağlayacak kadar acı veriyor. sürekli açılan bir yara her haziranda, nedensiz kötü bir gün oluveriyor. soranlara "havadandır" dedirtiveriyor.

----------

Babaya çiçek almak
05.12.2006 01:41:54
bazı çocuklar * gerçekleştirecek kısacık bir zaman aralığından yoksun kalmıştır. *

----------

Babanın ölmesi
28.10.2005 00:35:58
milattır kimileri için. öncesi ve sonrasıyla, onlarca değişik sözcük ve yüzlerce çığlıkla, sessizlikle ve gözyaşıyla harmanlanmış; güçlü olmayı ve güçlü kalmayı, ağlamayı ama inanmayı, acı çekmeyi, acı çekmeyi, acı çekmeyi ve hatırlamayı * hayatın en acıtan karlı yüzünü ve dahasını taşıyan "an"dır sadece.

öyle ki bazen, hiçbir şey yokken sadece eski bir anının geçtiği soğuk bir hanın karşısında dururken tekrar yaşanır. tekrar yaşanır ama kimse farketmez. bir devir daha kapanır. kapanan devirden sonra bir süre karanlık çöker ardından kapılar tekrar içeri kayar ve yeni bir ışık demeti süzülür içeriye. o an kişi anılarını taşıyan hanın içnde bulur kendini. hatırladığı tek gerçek anının ortasında, babasının gölgesi kendisinin küçücük elleri arasındadır her şey. uzun uzun yıllar öncesine açılan, hatırlamayı becerebilen temiz bir zihne sahiptir kişi. babasının ölümünden öncesine sahiptir o an.

bütün hana sinmiştir boya kokuları ve boya kokuları arasında bulur o küçücük dükkanı kaybeden. sarılışlar, çikolatalar, rengarenk boya katalogları, fırçalar... anılar... anı... sadece bir anı...

"sarıl hadi babaya... hiç bırakmayacak gibi sarıl... gitmesin diye sarıl... sarıl ve sev sonsuza kadar... unutma... bal çıkar, sarıl..."

bir gün, sımsıkı bir sarılışla özetlenebilecek kadar uzundur ve o anı sonsuza dek sürebilecek bir andır. en uzun zaman birimi oluverir birden... sonra hatırlananlarla yepyeni bir çağ açılır...

evet, ölüm hafızaya yeniden yüklenmiştir. her yeni çağda yeniden yükleneceği gibi ölüm varlığını * hatırlatmış, tekrar yaşatmıştır. baba ölmüştür. evet aslında süslü cümlelerden, uzun uzun anlardan ya da kimseyi ilgilendirmeyen anılardan oldukça uzakta, sade, basit ve yalındır her şey... baba ölmüştür ve dönüşü yoktur.

ama ölüm bir babaya dokunduysa, geride bıraktığı her hangi bir zihinde basit karşılanamayacak kadar can yakıcıdır. karmaşıklığı "neden" sorusuyla başlayıp "neden" sorusuyla devam edecek ama "neden"lerle asla sonlanmayacaktır.

bir babanın ölümü, kaybeden için sonsuz, kutsal, yakıcı ve kısırdır. ulaşılabilen noktalar * gidişten ötede ama anlamsızdır *. bir baba ölümünden başka bir şey bırakamadıysa hayata, ölümüyle babadır aslında.

(bkz. babanı kaybetmek)

--------------------------------
Babanın ölmesi
20.07.2006 19:23:16
* bazen olduğunuz yerde kalıp,durduğunuz yere bakıp,"olsaydı ne düşünürdü?" demeye sebep...

-------------------------------

Babanın ölüm haberi
06.07.2005 13:00:54
baba hastanede yatmaktadır. son birkaç ay içinde yalnızca bir kez görülmüştür onda da baba ilaçlar yüzünden bilincini toparlayamadığı halde hastaneden kaçmış eve gelmiştir. evlat babaya koşar, sarılır. baba gülümser ama tanımaz. evladın içi acır, küser babaya.

7. yaşın dolmasına 14 gün (tamı tamına 2 hafta) vardır. * baba olmadığı için anneyle beraber yatılmaktadır. bigün uyanılır, anne yoktur, koca dada tek başına uyumaktadır çocuk. kalkar antreye çıkar. antreye açılan bütün kapılar kapalıdır. ama içeri yoğun bir uğultu gelmektedir. önce salonun kapısına dayanır küçücük kulak, kalın, boğuk erkek sesleri gelmektedir. anlamaz çocuk. sonra oturma odasına gidilir parmak uçlarında, yine aynı küçücük kulak dayanır kapıya. ağlama sesleri gelir kulağa, televizyon sanılır önce sonra annenin sesi gelir.

kapı aralanır... içerde binlerce, onbinlerce kadın vardır sanki... yüzbinlerce kadın... hepsi çirkin, hepsi asık suratlı... annenin kucağına sığınılır. herkes evlada bakar, daha çok ağlar "vah" çeker... zaman geçmez...

annenin kucağından almak ister birileri pijamalarını değiştirmek bahanesiyle... anne bırakmaz, iyi ki de bırakmaz... anne sarılır, ağlar... çocuk ağlar annesinin gözyaşlarına... sarılırlar... ağlarlar... bitmez...

abi gelir, henüz kocaman değildir. küçücüktür onun da elleri, gözleri masmavidir yine... kızarmıştır. sarılır kardeşe... ağlar o da... sonra kardeş abisinin gözyaşlarına ağlar... sarılır... ağlarlar... bitmez...

anne ikisini ellerinden tutup odalarına götürür. sonra şu cümleler duyulur uğultuların arasından:

-babanız artık gelmeyecek, gelemeyecek... uzağa, çok uzağa gitti...

abi ağlar, anne ağlar... çocuk susar... sonra abisine ve annesine ağlar... babası gelecektir, zihni bunu sayıklar... sarılır ağlarlar.... bitmez...

--------------------------------------

Ufak çocuğa annesinin ya da babasının vefatını söylemek
18.01.2007 02:30:41
zordur muhtemelen. çocuğun o an hissedebileceğinden daha karmaşıktır söyleyenin hisleri. uzağa gitti der birileri, sonra kapının çalınışını beklemekle geçer yıllar. bu defa haberi veren unutur, keskinleşir çocuğun içindeki bıçaklar.




sherlotte holmes @ privatesozluk

1 yorum:

ali dedi ki...

zamansız zamanlardan olsun.
tarih düşülmese de hayatın alnına atılan çentiklerden.
yazar değilse de 'yazan' ımız herkesler gibi 'kahramanı babası olan bir adam' olsun.
tam burada en büyük korkularından biri dile gelsin. büyük bir koro feridun düzağaç' tan 'beyaz' ı söylesin: 'daha baba olmadan babamı yitirmişim'
sonra 'bir yazın daha sonu' olsun. mavi gözlü bir şehir. atılacaklar arasında babasının o küçükken giydiği bir mont. 'retro' sayılamaz ama 'stil sahibi' bir şey. ve elbette gri oluşunun cazibesi. dile gelsin adam 'ben bunu giymek istiyorum' desin. kurutemizlemeciye verilsin o mont ilk olarak. sonra bozkır ortasındaki o metropolde havanın olmasını beklemeye başlasın. hava olsun sonra. kuşlar dönsün, yapraklar dökülsün. ve o montu giydiği ilk gün kurtuluş parkının içinden geçiyor olsun.
adamın zihninde hayaller.
bu montla siyah beyaz bir fotoğrafa konu olmak. sonra o fotoğrafı postaya vermek. arkasına 'görüyor musun? ne çok sana benziyorum.' notu düşmek. birden bir ağlamaya başlasın adam. kendini tutmaya çalıştıkça daha da çok ağlasın. çok okunan şairlerden birinin yağmura sığınması gibi o da parka sığınsın.
ve sonra kamera yavaşça yükselsin.