Perşembe, Mayıs 31, 2007

çok hastayım
tüm eklemlerim ağrıyor
ve sanırım yavaş yavaş ateşim de çıkıyor
berbat hissediyorum...

Çarşamba, Mayıs 30, 2007

mekansal bazda gariplik

iş yeri o kadar garip bi yerde ki...

sürekli müzik sesi geliyor dışarıdan...
böyle rober hatemo mu istersiniz, ibrahim tatlıses mi kıvamında...
bi taraftani dört yandan gelen ezan sesleri...
sanırım çok küçük bi alan içinde 6 tane filan cami var...
iş yerinin karşısında eski ankara evlerine karışmış gecekondular...
oralara karışmış travestiler...
kesilmeyen ambulans sirenleri...
üniversite öğrencileri...
trafik...
tavanında aşk mesajları yazan yeşil otobüslerin güzergahını gören pencereler...
garip...

hani böyle olur ya...

türk filmlerinde filan olur...
bi balıkçı abi vardır, kurar rakı sofrasını, davet eder sizi de, bi şeyler söylersiniz sonra öyle şiirler okur adını hatırlayamadığınız bi şairden, öyle karşılıklı mehtaba dalarak huzur bulursunuz...
sonra arada bir öyle zamanlarda yanına koşarınız...
sizli bizli konuşuyorum ama olmayan bi şey tabii bu aslında...
keşke olsa, keşke tanısam öyle birini...
hayata bi yanından anlam kattığından şüphe etmediğim birinin varlığı...

en çok da sadri abimiz ya da münir abimiz yakışırdı herhalde o role...
o rol değil tabii bizim hikayemizde o gerçeğe...

Salı, Mayıs 29, 2007

haziran ayında bir pazar

daha nasıl söylenir bilemiyorum. daha fazlası nasıl olur da söylenir. erken oldu... hiçbir şey biriktiremeyecek kadar erken... şimdi yine senin o iki kötü vaktinden biri geliyor... biri gidişini hatırlatıyor diğeri yokluğunu... özlemek en fazla ne kadar zor olabilir?



-------------------------

Baba
31.05.2005 20:14:59
kimi zaman;
yokluğunda acıdan acıya koşulan,
özlemek, sevmek, büyümek gibi kelimeleri baba'yla aynı cümle içinde kullanınca iç sızısına sebep olan,
"ne kadar çabuk geçti zaman, ne çok büyüdün" cümlesini ağzından duyabilmenin bi hayal olduğu,
eğer olsaydı, hayattan ve tanrıdan hesap sormanı isteyip istemeyeceğinden emin olunamayan,
siyah beyaz fotoğrafları cüzdanında saklı,
seni her görenin ne kadar da benziyor dediği kişidir baba...

bazen de sırtına çıkıp şeker yenen, şımarıklık yapınca "sadece" gülümseyen, genç adamdır baba.

---------------------------

Babanın kanser olması
06.07.2005 12:45:38
haber ilk alındığınızda elleriniz soğur, dizleriniz çözülür... bulunduğunuz yere çöker, ayağa kalkamazsınız bir süre...

ağlayamaz, tutulur, durulursunuz... her şey silikleşir, anlamsızlaşır... kanser gelmiş ve gitmiştir... hayatınızın bir dönemini silip, öyle gitmiştir... anlayamazsınız...

suçu bir şeylere atmaya çalışırsınız, başarılı olamazsınız. yorulursunuz, ağlarsınız. tıp mı, insanlık mı, hızla gelişen teknoloji mi? ne yetmemiştir de bu aptal hastalık her şeyi alıp götürmüştür... bilemezsiniz...

-------------------------

Babanın ölüm haberi
06.07.2005 13:00:54
baba hastanede yatmaktadır. son birkaç ay içinde yalnızca bir kez görülmüştür onda da baba ilaçlar yüzünden bilincini toparlayamadığı halde hastaneden kaçmış eve gelmiştir. evlat babaya koşar, sarılır. baba gülümser ama tanımaz. evladın içi acır, küser babaya.

7. yaşın dolmasına 14 gün (tamı tamına 2 hafta) vardır. * baba olmadığı için anneyle beraber yatılmaktadır. bigün uyanılır, anne yoktur, koca dada tek başına uyumaktadır çocuk. kalkar antreye çıkar. antreye açılan bütün kapılar kapalıdır. ama içeri yoğun bir uğultu gelmektedir. önce salonun kapısına dayanır küçücük kulak, kalın, boğuk erkek sesleri gelmektedir. anlamaz çocuk. sonra oturma odasına gidilir parmak uçlarında, yine aynı küçücük kulak dayanır kapıya. ağlama sesleri gelir kulağa, televizyon sanılır önce sonra annenin sesi gelir.

kapı aralanır... içerde binlerce, onbinlerce kadın vardır sanki... yüzbinlerce kadın... hepsi çirkin, hepsi asık suratlı... annenin kucağına sığınılır. herkes evlada bakar, daha çok ağlar "vah" çeker... zaman geçmez...

annenin kucağından almak ister birileri pijamalarını değiştirmek bahanesiyle... anne bırakmaz, iyi ki de bırakmaz... anne sarılır, ağlar... çocuk ağlar annesinin gözyaşlarına... sarılırlar... ağlarlar... bitmez...

abi gelir, henüz kocaman değildir. küçücüktür onun da elleri, gözleri masmavidir yine... kızarmıştır. sarılır kardeşe... ağlar o da... sonra kardeş abisinin gözyaşlarına ağlar... sarılır... ağlarlar... bitmez...

anne ikisini ellerinden tutup odalarına götürür. sonra şu cümleler duyulur uğultuların arasından:

-babanız artık gelmeyecek, gelemeyecek... uzağa, çok uzağa gitti...

abi ağlar, anne ağlar... çocuk susar... sonra abisine ve annesine ağlar... babası gelecektir, zihni bunu sayıklar... sarılır ağlarlar.... bitmez...

-------------------------

Babanın ölüm haberi
23.08.2005 01:15:58
yıllar geçince üstünden, bir başlıkla hatırlanınca tekrar tekrar ağlatabilecek haberdir bu. haberi veren düşman gibidir, her bakışınızda görüşünüzde onu hatırlarsınız uzunca bir süre. gün gelir o da gider, sonra da onun haberini veren...

-------------------------

Babanın ölüm haberi
10.09.2005 23:31:40
duyulduktan yıllar sonra kabuslarla çıkar gelir tekrar tekrar. ağlatır. dayanamadığını söyler durur dil. geri dönsün diye dua eder zihin farkında olmadan, yeniden... gelmez...

------------------------

Babanı kaybetmek
31.05.2005 20:32:02
eğer küçük yaşta kaybettiysen gittiğinin farkına varman, inanman uzun sürebilir. gidişinden sonra geriye klalan tek şey sensen yapabileceğiş şey basittir, aynaya bakmak. varolan acının onun olmadığına inanmana sebep olmasına izin vermeden varlığının da gidişinin de gerçekliğini kabullenmek önemlidir.
unutmamak lazım, aradabir çiçekle yanına uğramak, kuşlar için yapılan suluğa su koymak, çiçeklerini sulamak lazım.
"bi şekilde görüyordur en azından" diye ummak lazım.

--------------------------

Babanı kaybetmek
14.10.2005 21:59:09
ne kadar zaman geçerse geçsin üstünden, o ilk an çınlar her yıl dönümünde beyinde. ilk duyuşta anlaşılamayan haber * sonra sonra iyice işler içerde bir yerlere... her yıl biraz daha derine, biraz daha derine... sonra "derinim balık kaynar, derinim kanımı kaynar" * uğuldar kulaklarda.

gider, gittiğiyle kalmaz bir de soğuk nefes üfler. kirpiklerdeki nem, buz tutar soğuk nefesle. kan kıpırdamaz olur. zaman akar, geçer... beden durur, gözler durmaz, ruh darmadağın olur, ayaklar külçe gibi çakılır kalır, kalp kaçmaya, gitmeye çalışır, bir şeyler seni o evde o fotoğrafların arasında tutar. ağlayamazsın, bağıramazsın, soramaz, arayamaz, sarılamazsın. zaten bunların hiçbirini yapmayı düşünemezsin bile... sadece durursun... durur ve beklersin. birileri uyandırsın, sallasın, sarssın, yumruk atsın, tekmelesin ama gerçeğe döndürsün, bir şeyler söylesin, öyle olmadığına inandırsın diye beklersin...

evet, dedim ya beklersin... yıllar geçer ve sen beklersin. 15 yıl geçer ve sen beklersin. sonra 15 yılın "çocukluk" olduğunu, "gençliğe taştığını" farkeder ve dişlerini sıkarsın. sonra kafanı hava sızdırmayacak şekilde yastığına dayarsın. gözlerin akar, akar, akar... sonra...

en çok özlersin... çok özlersin...

--------------------------------

Babam
31.05.2005 20:33:36
sarılmayı böyle dileten, biraz gelse, başımı okşasa diye yalvartan tek kelime. baba'm.

--------------------------------

Babam
26.11.2005 01:11:37
bir rüyada, çoğunlukla karanlıkta koşar çocuk. uzun bir tünelden, kocaman bir ormandan geçer. uzaktan hep ince bir ışık sızar gözere. tünelin sonundan, ormanın sınırından, uzaktan, çok uzaktan... ulaşılamayan...

soğuk vurur surata, çatlatır dudakları, dondurur yanakları. ısıtacak ellere koşar. uzakta, çok uzakta bekleyen kucağa... ulaşılamayana...

aşk en hırçın haliyle gelip çarpar tokatını. bir morluk oluşur kalpte kocaman, kalpte küçücük kangren... sığınacak bir yastık, saklanacak bir yorgan... kavuşulamayan...

sessiz bir gece. bomboş bir ev, bir albüm dolusu fotoğraf... bulunamayan anlamlar... bilimeyen zamanlar... kaybolan...

*

----------------------------

Sizin hiç babanız öldü mü
27.01.2006 02:45:56
eğer öldüyse hiç olmadık bir gece, olmadık bir sevinç ertesinde ya da gözyaşlarınızın hemen ardından hortlayıverir özleminiz aniden. özleminizin karşısında durabilen tek şey uzun yıllar sonunda oluşturabildiğiniz zırhınızdır. zırhınızın içinde erir gider gözyaşlarınız, küfürleriniz çarpar kalır kalın kabuğunuza, öylece oturur ve güneşin yeniden doğmasını beklersiniz.
bazen zırhınızın içi doluverir hasretinizin dışkılarıyla * ve o zaman adım atamazsınız kalıbına yapışıp kalmış ayaklarınızla. önce kurumak, sonra kuruyan zifti döküp, boşaltmak gerekir. yeniden içi doldurulana kadar temizdir artık kabuğun içi...
sonra tertemiz zırhınızla/kabuğunuzla yeniden bir yerlerde bir başka şiire çarparsınız kafanızı, yine olmadık bir gecede, olmadık bir ruh haliyle... yorgun, uykusuz ve kimsesiz hissederken bir soru seriliverir önünüze... cevap verirsiniz kimse uyanmasın diye fısıldayarak.

öldü, içimde defalarca daha öldü...

-------------------

Babalar günü
12.06.2005 00:11:35
her yerde baba sevgisi, ailenin kutsallığı gösterileri yapılırken kaçmaya çalıştığım, bütün gün televizyonu açamadığım, dışarı çıkamadığım zaman dilimi.
babalarının kıymetini bilmeyenlerin, gömlek ve kravatları paketlettiği, böylece kutsal bir iş yaptıklarını zannettikleri gün.
aslında varolmayan, takvimden silinmesi gereken gün.

---------------------

Babalar günü
18.06.2006 01:35:06
televizyon açık, herkes ne kadar da mutlu. gülücükler doluyor televizyon ekranına, doluyor hatta sığmıyor taşıyor. formalite icabı da olsa alınmış hediyeler veriliyor, öpüşülüp koklaşılıyor bir yerlerde. öyle güzel ki dışarıda her yer, vitrinler doldurulmuş hediye olabilecek her şeyle, birileri son dakika hediyeleri için koşturuyor. vitrinleri babalar "gününüz" kutlu olsun yazıları kaplıyor. ve ben durup düşünüyorum, "babalar gününüz."
"gününüz", günümüz yani? biz?
kim biz? ya da biz kimiz?
babam ve ben.
biz?

daha çok küçük olduğum zamanları hatırlıyorum. yemek masasının başında oturmuşuz babamla * çekirdek yemeye çalışıyorum ben. yarım yamalak dişlerimle siyah beyaz çizgili, uzun ince çekirdekleri kabuklarından ayıramıyorum. babam * ayırıyor o aptal kabukları güzel çekirdeklerimden. biriktiriyor içlerini bir kenarda, avuç dolusu çekirdek içim oluyor, hepsini dolduruveriyorum ağzıma, gülüşüyoruz... evet biz gülüyoruz. o an bizden başka hiçkimse yok, bizden daha mutlusu yok, daha güçlüsü olamaz bile. o an biz babalar günümüzü kutluyoruz çekirdek eşliğinde. güven duyuyorum sonuna dek, hatta güven duyduğumun bile farkında olamayacak kadar huzur içindeyim. her şey tam, yerli yerinde o adam * karşımda oturmuş gözlerime bakıyor, ne sorsam cevaplıyor. uyuyakalıyorum kucağında sonra; muhtemelen o anın bozulabileceğini aklıma hiç getirmeden. uyuyorum ve o huzuru bir daha asla bulamayacağımı ama hep özleyeceğimi farkedemiyorum bile...

aradan daha bir sene bile geçemeden istanbul'da bir sokak arasında kuzenimle bir merdiven kenarında oturmuş, ellerimizi, ağzımızı boyayan kapkara, tombul çekirdekleri yemeye çalışıyoruz. babam çoktan uzaklaşmış şehrimden, ülkemden, dünyamdan * *. her yerimiz boya oluyor ama ben bir türlü beceremiyorum çekirdekleri kabuklarından ayırmayı. denedikçe kirleniyor yüzüm gözüm, kuzenim * yardım edemeyecek kadar çocuk, yardım etmeyecek kadar bencil. uğraşıyorum dakikalarca olmuyor. çekirdekleri kabuklarıyla beraber ağzıma doluşturuveriyorum ben, gülmüyoruz...
bekliyorum ama bir türlü gülemiyoruz, ağzıma, boğazıma yapışıveriyor kabuklar. gözlerim doluyor. ağlamaya başlıyorum. ağzımda boyalı kabuklarıyla çekirdekler, yüzüm gözüm kapkara sessiz ağlamaya başlıyorum. annem geliyor neden sonra, anlamıyor da "bir çekirdeğe değer mi? çıkar onları ağzımından" deyiveriyor. gülmüyoruz... gülmüyoruz hala ve ben ağlıyorum. o ana dek o kadar özlediğimi farkedemeden ağlıyorum. babalar günü filan değil sonra da gelmiyor zaten o gün...

birileri bir yerleri alamsız sözcükleriyle dolduruveriyor ama o gün gelmiyor. sadece burukluk, sadece hissizlik denemeleri belki... ama bir daha babalar günü gelmiyor. ve bu aptal kuru çekirdek parçalarını hatırlatıp içimi dağlayacak kadar acı veriyor. sürekli açılan bir yara her haziranda, nedensiz kötü bir gün oluveriyor. soranlara "havadandır" dedirtiveriyor.

----------

Babaya çiçek almak
05.12.2006 01:41:54
bazı çocuklar * gerçekleştirecek kısacık bir zaman aralığından yoksun kalmıştır. *

----------

Babanın ölmesi
28.10.2005 00:35:58
milattır kimileri için. öncesi ve sonrasıyla, onlarca değişik sözcük ve yüzlerce çığlıkla, sessizlikle ve gözyaşıyla harmanlanmış; güçlü olmayı ve güçlü kalmayı, ağlamayı ama inanmayı, acı çekmeyi, acı çekmeyi, acı çekmeyi ve hatırlamayı * hayatın en acıtan karlı yüzünü ve dahasını taşıyan "an"dır sadece.

öyle ki bazen, hiçbir şey yokken sadece eski bir anının geçtiği soğuk bir hanın karşısında dururken tekrar yaşanır. tekrar yaşanır ama kimse farketmez. bir devir daha kapanır. kapanan devirden sonra bir süre karanlık çöker ardından kapılar tekrar içeri kayar ve yeni bir ışık demeti süzülür içeriye. o an kişi anılarını taşıyan hanın içnde bulur kendini. hatırladığı tek gerçek anının ortasında, babasının gölgesi kendisinin küçücük elleri arasındadır her şey. uzun uzun yıllar öncesine açılan, hatırlamayı becerebilen temiz bir zihne sahiptir kişi. babasının ölümünden öncesine sahiptir o an.

bütün hana sinmiştir boya kokuları ve boya kokuları arasında bulur o küçücük dükkanı kaybeden. sarılışlar, çikolatalar, rengarenk boya katalogları, fırçalar... anılar... anı... sadece bir anı...

"sarıl hadi babaya... hiç bırakmayacak gibi sarıl... gitmesin diye sarıl... sarıl ve sev sonsuza kadar... unutma... bal çıkar, sarıl..."

bir gün, sımsıkı bir sarılışla özetlenebilecek kadar uzundur ve o anı sonsuza dek sürebilecek bir andır. en uzun zaman birimi oluverir birden... sonra hatırlananlarla yepyeni bir çağ açılır...

evet, ölüm hafızaya yeniden yüklenmiştir. her yeni çağda yeniden yükleneceği gibi ölüm varlığını * hatırlatmış, tekrar yaşatmıştır. baba ölmüştür. evet aslında süslü cümlelerden, uzun uzun anlardan ya da kimseyi ilgilendirmeyen anılardan oldukça uzakta, sade, basit ve yalındır her şey... baba ölmüştür ve dönüşü yoktur.

ama ölüm bir babaya dokunduysa, geride bıraktığı her hangi bir zihinde basit karşılanamayacak kadar can yakıcıdır. karmaşıklığı "neden" sorusuyla başlayıp "neden" sorusuyla devam edecek ama "neden"lerle asla sonlanmayacaktır.

bir babanın ölümü, kaybeden için sonsuz, kutsal, yakıcı ve kısırdır. ulaşılabilen noktalar * gidişten ötede ama anlamsızdır *. bir baba ölümünden başka bir şey bırakamadıysa hayata, ölümüyle babadır aslında.

(bkz. babanı kaybetmek)

--------------------------------
Babanın ölmesi
20.07.2006 19:23:16
* bazen olduğunuz yerde kalıp,durduğunuz yere bakıp,"olsaydı ne düşünürdü?" demeye sebep...

-------------------------------

Babanın ölüm haberi
06.07.2005 13:00:54
baba hastanede yatmaktadır. son birkaç ay içinde yalnızca bir kez görülmüştür onda da baba ilaçlar yüzünden bilincini toparlayamadığı halde hastaneden kaçmış eve gelmiştir. evlat babaya koşar, sarılır. baba gülümser ama tanımaz. evladın içi acır, küser babaya.

7. yaşın dolmasına 14 gün (tamı tamına 2 hafta) vardır. * baba olmadığı için anneyle beraber yatılmaktadır. bigün uyanılır, anne yoktur, koca dada tek başına uyumaktadır çocuk. kalkar antreye çıkar. antreye açılan bütün kapılar kapalıdır. ama içeri yoğun bir uğultu gelmektedir. önce salonun kapısına dayanır küçücük kulak, kalın, boğuk erkek sesleri gelmektedir. anlamaz çocuk. sonra oturma odasına gidilir parmak uçlarında, yine aynı küçücük kulak dayanır kapıya. ağlama sesleri gelir kulağa, televizyon sanılır önce sonra annenin sesi gelir.

kapı aralanır... içerde binlerce, onbinlerce kadın vardır sanki... yüzbinlerce kadın... hepsi çirkin, hepsi asık suratlı... annenin kucağına sığınılır. herkes evlada bakar, daha çok ağlar "vah" çeker... zaman geçmez...

annenin kucağından almak ister birileri pijamalarını değiştirmek bahanesiyle... anne bırakmaz, iyi ki de bırakmaz... anne sarılır, ağlar... çocuk ağlar annesinin gözyaşlarına... sarılırlar... ağlarlar... bitmez...

abi gelir, henüz kocaman değildir. küçücüktür onun da elleri, gözleri masmavidir yine... kızarmıştır. sarılır kardeşe... ağlar o da... sonra kardeş abisinin gözyaşlarına ağlar... sarılır... ağlarlar... bitmez...

anne ikisini ellerinden tutup odalarına götürür. sonra şu cümleler duyulur uğultuların arasından:

-babanız artık gelmeyecek, gelemeyecek... uzağa, çok uzağa gitti...

abi ağlar, anne ağlar... çocuk susar... sonra abisine ve annesine ağlar... babası gelecektir, zihni bunu sayıklar... sarılır ağlarlar.... bitmez...

--------------------------------------

Ufak çocuğa annesinin ya da babasının vefatını söylemek
18.01.2007 02:30:41
zordur muhtemelen. çocuğun o an hissedebileceğinden daha karmaşıktır söyleyenin hisleri. uzağa gitti der birileri, sonra kapının çalınışını beklemekle geçer yıllar. bu defa haberi veren unutur, keskinleşir çocuğun içindeki bıçaklar.




sherlotte holmes @ privatesozluk

yann tiersen

bir mektup yazmıştım. göndermemek, kendime saklamak, gerçeklerle gerçek olmayanları kırmaktan uzak tutmaktı. pişman olmadım.

bu adam geçmişten bir sürü güzel duyguyu taşımayı becerdiği gibi mutluluk da dağıtıyor ruhuma...

iyi ki var...

bu şarkı da iyi ki var...

gün gelir...

gün gelir...
bazen hep aynı gün gelir...
o gün, daha bir hafta önceden gelir mesela...
ya da bir ay...
önceden gelir acısı, sıkıntısı, sinir bozukluğu, mutsuzluğu, haksızlıklara karşı düşman kesiliş, dünyanın adaletinin sorgulanışı, her yerde, her şeyde adaletsizlik olduğuna kanaat getirilişi...
hepsi üst üste gelir...
bir hafta önceden gelir...
bunların hepsi o hafta boyunca kimseye söylemeden hissedilir...
geceleri kuru kalmayan yastıklar, sabahları şişmiş gözler...
bunlar...
çok normal...




18.06.2006 01:35:06
televizyon açık, herkes ne kadar da mutlu. gülücükler doluyor televizyon ekranına, doluyor hatta sığmıyor taşıyor. formalite icabı da olsa alınmış hediyeler veriliyor, öpüşülüp koklaşılıyor bir yerlerde. öyle güzel ki dışarıda her yer, vitrinler doldurulmuş hediye olabilecek her şeyle, birileri son dakika hediyeleri için koşturuyor. vitrinleri babalar "gününüz" kutlu olsun yazıları kaplıyor. ve ben durup düşünüyorum, "babalar gününüz."
"gününüz", günümüz yani? biz?
kim biz? ya da biz kimiz?
babam ve ben.
biz?

daha çok küçük olduğum zamanları hatırlıyorum. yemek masasının başında oturmuşuz babamla * çekirdek yemeye çalışıyorum ben. yarım yamalak dişlerimle siyah beyaz çizgili, uzun ince çekirdekleri kabuklarından ayıramıyorum. babam * ayırıyor o aptal kabukları güzel çekirdeklerimden. biriktiriyor içlerini bir kenarda, avuç dolusu çekirdek içim oluyor, hepsini dolduruveriyorum ağzıma, gülüşüyoruz... evet biz gülüyoruz. o an bizden başka hiçkimse yok, bizden daha mutlusu yok, daha güçlüsü olamaz bile. o an biz babalar günümüzü kutluyoruz çekirdek eşliğinde. güven duyuyorum sonuna dek, hatta güven duyduğumun bile farkında olamayacak kadar huzur içindeyim. her şey tam, yerli yerinde o adam * karşımda oturmuş gözlerime bakıyor, ne sorsam cevaplıyor. uyuyakalıyorum kucağında sonra; muhtemelen o anın bozulabileceğini aklıma hiç getirmeden. uyuyorum ve o huzuru bir daha asla bulamayacağımı ama hep özleyeceğimi farkedemiyorum bile...

aradan daha bir sene bile geçemeden istanbul'da bir sokak arasında kuzenimle bir merdiven kenarında oturmuş, ellerimizi, ağzımızı boyayan kapkara, tombul çekirdekleri yemeye çalışıyoruz. babam çoktan uzaklaşmış şehrimden, ülkemden, dünyamdan * *. her yerimiz boya oluyor ama ben bir türlü beceremiyorum çekirdekleri kabuklarından ayırmayı. denedikçe kirleniyor yüzüm gözüm, kuzenim * yardım edemeyecek kadar çocuk, yardım etmeyecek kadar bencil. uğraşıyorum dakikalarca olmuyor. çekirdekleri kabuklarıyla beraber ağzıma doluşturuveriyorum ben, gülmüyoruz...
bekliyorum ama bir türlü gülemiyoruz, ağzıma, boğazıma yapışıveriyor kabuklar. gözlerim doluyor. ağlamaya başlıyorum. ağzımda boyalı kabuklarıyla çekirdekler, yüzüm gözüm kapkara sessiz ağlamaya başlıyorum. annem geliyor neden sonra, anlamıyor da "bir çekirdeğe değer mi? çıkar onları ağzımından" deyiveriyor. gülmüyoruz... gülmüyoruz hala ve ben ağlıyorum. o ana dek o kadar özlediğimi farkedemeden ağlıyorum. babalar günü filan değil sonra da gelmiyor zaten o gün...

birileri bir yerleri alamsız sözcükleriyle dolduruveriyor ama o gün gelmiyor. sadece burukluk, sadece hissizlik denemeleri belki... ama bir daha babalar günü gelmiyor. ve bu aptal kuru çekirdek parçalarını hatırlatıp içimi dağlayacak kadar acı veriyor. sürekli açılan bir yara her haziranda, nedensiz kötü bir gün oluveriyor. soranlara "havadandır" dedirtiveriyor.

*

değiş tokuş

ne diye bu kadar çabuk ve çok değişiyoruz bazen almıyo aklım.
sevdiklerimden, düşündüklerime, ruh durumumdan, kullandığım sözcüklere kadar her şey her an değişmekte...
evet değişmeyen tek şey değişimin kendisidir falan filan ama...
bazı şeyler de öylece dursa, kalsa, akıp gitmese, aynı his, aynı kişiler, aynı dünya olsa...
bazen öyle olsa...

Pazartesi, Mayıs 28, 2007

bindokuzyüzkırkbeş



gel asırlardan uzan da tut
ellerimi sımsıcak
yoksa bendeki çocuk da
böyle çaresiz kalacak
öfke ile beslenen çocuklar
yalnızdırlar

ve ümitleri çiçeklerden
acıları tarihlerden
senin gibi, benim gibi
onlar da hep insandılar
ve sevgiye inandılar
ve saygıya inandılar
senin gibi, benim gibi

onlar biraz terkedilmiş
biraz küskün çocuktular
sanki biraz incitilmiş
sanki yetersiz sevilmiş
sanki utandılar kavgadan
ve sustular

öp incilenen gözyaşları
kurusun inançlarında
sene bin dokuz yüz kırk beş
onlar da hep insandılar
ve sevgiye inandılar
ve saygıya inandılar
senin gibi, benim gibi

asırlardan uzan da tut
ellerimi sımsıcak
yoksa bendeki çocuk da
böyle çaresiz kalacak
öfke ile beslenen çocuklar
yalnızdırlar

ve asırlardan uzan da tut
ellerimi sımsıcak
yoksa bendeki çocuk da
böyle çaresiz kalacak
öfke ile beslenen çocuklar
yalnızdırlar

bize 2 kişilik bilet lütfen!

hep merak ediyorum
iki ismi olanların 2 farklı kimliğe bürünmeleri/bölünmeleri gibi bir durum söz konusu mudur?
evde başka okulda başka isimle çağırılanlar mesela...
enteresan...

kendime not

bu blogun ilk başlığı kendime not'tu...
bugün gördüm ki ismailcimin de blogunun başlığı kendime not...
ne çok not düşüyoruz kendimize...
not düşünce unutmuyosak mesele yok :)

bu güzel bi tesadüf...
seviyorum canlarımı...

Cuma, Mayıs 25, 2007

takıntı

cyrus jones 1810 to 1913,
made his great grandchildren believe you could live to 100 and 3
a 100 and 3, is forever when you're just a little kid so
cyrus jones lived forever
gravedigger
when you dig my grave
could you make it shallow
so that i can feel the rain
gravedigger

muriel stonewall 1903 to 1954,
she lost both of her babies in the second great war
now you should never have to watch your only children lowered in the ground
i mean you should
never have to bury your own babies
gravedigger
when you dig my grave
could you make it shallow
so that i can feel the rain
gravedigger

ring around the rosy
pocket full of posies
ashes to ashes
we all fall down

gravedigger
when you dig my grave
could you make it shallow
so that i can feel the rain
oh gravedigger

little mikey parsons, 67 to 75
he rode his bike like the devil until the day he died
when he grows up he wants to be mr. vertigo on the flying trapeze
oh, 1940 to 1992

gravedigger
when you dig my grave
could you make it shallow
so that i can feel the rain
gravedigger


---
takıntılar hayatı güzelleştirebilir...

napa

noluyo anlamıyorum...
ben size naptım?
bana napıyosunuz?
canımı yakmak bi çeşit keyfe mi dönüştü...
bana napıyosunuz?

mark ryden - hayranlık


evet gerçekten hayranlık.
kendisine uzun süredir hissetmeyi becerdiğim koca his.
hayranlık.
http://www.markryden.com/
tek problemse şu, kalbim kırık ama kimse bilmiyo...
bilmesinler zaten...
kırıkların arasında onlar da varken kana bulanmasınlar...
ben sadece dilek ve şikayet kutusuyum...
daha fazlası değil...
kıymet bazında kayboluyorum...

ben

istesem dünyanın en iyi insanı olabilirim ama halim yok.

Perşembe, Mayıs 24, 2007

'den-siz

moral bozmak ne kadar kolay...

hele hele densizlik etmek...

ve tabii ne dediğini bilmemek...

çok yazık...

Çarşamba, Mayıs 23, 2007

galata kulesi

6 Haziran 1973
Pırıl pırıl bir yaz günüydü
Aydınlıktı, güzeldi dünya
Bir adam düştü o gün Galata Kulesi’nden
Kendini bir anda bıraktı boşluğa
Ömrünün baharında
Bütün umutlarıyla birlikte
Paramparça oldu
Bir adam benim oğlumdu...
 
Gencecikti Vedat
Işıl ışıldı gözleri
İçi
Bütün insanlar için sevgiyle doluydu
Çıktı apansız o dönülmez yolculuğa
Kendini bir anda bıraktı boşluğa
Söndü güneş, karardı yeryüzü bütün
Zaman durdu
Bir adam düştü Galata Kulesi’nden
Bu adam benim oğlumdu
 
“Açarken ufkunda güller alevden”
Çıktı, her günkü gibi gülerek evden
Kimseye belli etmedi içindeki yangını
Yürüdü, kendinden emin
Sonsuzluğa doğru
Galata Kulesi’nde bekliyordu ecel
Bir fincan kahve, bir kadeh konyak
Ölüm yolcusunun son arzusu buydu
Bir adam düştü Galata Kulesi’nden
Bu adam benim oğlumdu
 
Küçüktü bir zaman
Kucağıma alır ninniler söylerdim ona
“Uyu oğlum, uyu oğlum, ninni”
Bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat
 
6 Haziran 1973
Galata Kulesi’nden bir adam attı kendini
Bu nankör insanlara
Bu kalleş dünyaya inat
Şimdi yine bir ninni söylüyorum ona
“Uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat”...
 
ümit yaşar oğuzcan

bugün


Salı, Mayıs 22, 2007

Pazartesi, Mayıs 21, 2007

running scared




2006 yapımı imiş. türkiye'de gösterildi mi bilmiyorum ama dvd'leri mevcut.

süper bi filmdi. kurgusu, özellikle çocuk oyuncuların yeteneği, görüntüler, sahne geçişleri, senaryo... çok başarılıydı... sadece sonu... işte o biraz... neyse...

dışardan bakınca öyle bildik aksiyon gibi ama bu gerçekten "özgün" bi film. sadece ilk 10-15 dakikasına aldanmamak gerek...

aslında hiçbi şeye aldanmamak gerek...

film'de masalsı öğeler çok baskın olmasına rağmen asla gözünüze sokulmuyor. aksiyonla, dramla ve bir sürü şeyle öyle iyi harmanlanmış ki rahatsız eden hiçbir şey bırakmıyor geride. çok fazla kan olmasına rağmen o bile tadında diyebilirim...

bunun dışında bir de oleg'i oynayan ufaklığa hayran oldum. süper yetenekli ve belli ki çok zeki bi şi. ve muhtemelen çok önemli filmlerde karşılaşırız kendisiyle...

bi de oleg'in bi şekilde düştüğü eve dikkat, bana hansel ve gretel (gratel? nasıl yazılıyor bu?) masalındaki çikolata ve şekerlerden yapılmış evi hatırlattı...

izleyin...

mutlaka...

tanım ve çözümleme

ilginç bir tanımla ve çözümlemeyle karşılaştım bugün köşe tashihi sırasında...

"tanrı (veya doğa) koyduğu kural gereği insanların (ve de hayvanların) bir erkek ve bir kadının genetik materyallerinin birleşmesi yoluyla çoğalmasını öngörmüş"

bu işin tanım kısmıydı, bi de yorum kısmı var...

"bir şeyin anasından hep emin olabilirsiniz ama babalık hep tartışma konusu olagelmiştir. bir şey kimden doğmuş, kimden neşet etmiş ise anası odur ve kesindir. ama baba olduğunu ispat etmek pozitif bi çaba gerektirir..."

hem biyolojik hem sosyolojik bi tespit bence bu... sanırım gerçekten de çaba gerektiriyor... hem de her zaman hak edilmiyor... ne garip....

palavra

herkes yalan söyler. birilerinin birilerine asla yalan söylemeyeceği de yalandır. insanlar kendinelerine karşı bile dürüst değilken, beklentileri yüksek tutmamak lazım.
ya da değil. bilemedim.

not: bu sözler için kendimden yola çıkmadığım gerçeğini atlarsam aldanırım. evet sadece gözlem. en azından şimdilik.

Perşembe, Mayıs 17, 2007

origami

nihayet güzel bi kaynak buldum...
oli!

http://www.origami-club.com/en/

fazıl hüsnü dağlarca söyleşisi

radikal'de okuduğum bu söyleşi biraz huysuz ama çok güzeldi...
imrendim...


Fazıl Hüsnü Dağlarca: Sözcüklerim birer tay

Fazıl Hüsnü Dağlarca: Sözcüklerim birer tay
Koca çınar Dağlarca'yla söyleşi yapmak Bedirhan Toprak için hayli zorlu bir süreçti. Daha ilk sorunun cevabındaki bir kelimeyi anlamayıp "Anlamadım?" deme gafletinde bulununca, "Anlamadıysan çık git!.." tersleyişiyle alenen kovuldu. Ama pes etmedi. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
Fazıl Hüsnü Dağlarca için sözcükler, konuşurken de yazarken de birer 'tay'... Dille ilişkisini 'Onları ilkin ıslıklarımla çağırıyorum, geliyorlar, gidiyorlar, siz buna konuşma diyorsunuz' diye anlatan Dağlarca, çocukken dinlediği, bir sözcükle dağın kapısını açan Kırk Haramiler masalını düşüne düşüne şiire varmış

BEDİRHAN TOPRAK (Arşivi)

Türk şiirinin 93 yaşındaki büyük ustası Fazıl Hüsnü Dağlarca'yla şair, yazar Bedirhan Toprak konuştu
İSTANBUL - Öğrenmenin yaşı yok; epeyce eskide kalmış tanışıklığımızdan ve 90'ı devirmiş yaşından dolayı ne kadar hazırlıklı olursam olayım, 'evdeki hesabın çarşıya uymadığını' koca çınar Fazıl Hüsnü Dağlarca sayesinde bir daha öğrendim:
Sesimi işittirmek bir yana, ilk cevabındaki bir kelimeyi anlayamayıp da "Anlamadım?" diye itiraf etmek gafletinde bulununca, "Anlamadıysan çık git!.." tersleyişiyle alenen kovuldum; hemen sonra ne 'kapitalist'liğim kaldı ne 'kitabi'liğim; bir ara hatırladı, "Konuşmamız bitince oku da ağzımızdan kaçmış eski sözcükleri Türkçeleştirelim!" diye talimat verdi; daha sorularımın 10'da birini sormamışken "Yeter, ben yoruldum!" deyip ortada kalmışlığımı hiç mi hiç umursamadan kendince bitirdi söyleşiyi... Ama az sonra Muhsin Akgün'ün gelişiyle "Hadi bi soru da fotoğraflar hatırına sor bakayım!" diyerek lütfetti yüksek perdeden. Öylece yüz bulup bir cevaba da ben 'kandırdım' ve "Tamam, yeter artık, doldurursun sayfayı... Boş kalan yerlere de şiir koy!" deyip de 'söyleşimizin' bittiğini resmen ilan ederken son derece sevimsiz bir işten kurtulmanın rahatlığıyla, "boşver edebiyatı!" dedi.
Memleketin, iktidarın, muhalefetin ahvalini konuştuk, Atatürk'ü andık; öylece neş'esini de buldu, "Biliyor musun, iyi ki Dağlarca'dan önce gelmişim ben, Dağlarca'dan sonra gelmiş olsam Dağlarca adındaki bu şairin yazmış olduğu onca kitabı okumak zorunda kalacaktım" dedi kıs kıs gülerek; "Bunları yazma!" diyerek 'sözcükler'den söz etti sonra uzun uzun; çok güldü, çok eğlendi. 'Mutlu'ydu hatta. Gün, 11 Mayıs Cuma'ydı; 15.30'dan 18.00'e iki buçuk saat kalmıştım yanında; "Kimse tutmuyor sözünü" deyince, Muhsin Akgün'den alacağım fotoğrafları 'Bizzat getireceğim' sözü vererek vedalaşmış, sigarama kavuşmuştum...
Dağlarca'nın, tıpkı İlhan Berk gibi, Şiir'den başka hiçbir şeyi önemsemediğini zaten biliyordum da... Şiir'i neden önemsediğini, gene öğrenememiştim. Olsun, ben dağlarca, denizlerce, derinlerce helal ettim Dağlarca'ya.
16 Haziran 1990'da, Yeni Düşün dergisinin son sayısında yayımlanacak şiirinizle beraber bir de şiir üstüne, sizin şiiriniz üstüne bir cümle almıştım sizden; "Şiirlerim sanki düzyazılarımdır, benim yazmak istediklerimse daha yazamadıklarım" diyordunuz... Hâlâ böyle mi düşünüyorsunuz?
Kişilerin yanıtları başka kişidir. Sorunun boşluktaki durumunu boşluktaki ısıyla sezerler. Sorular kendi kendilerine öylesine kümeleşirler ki soru soran dışarıda kalır. İşte, okuyucuların o konuşmadan aldıkları tat da burada başlar; iki kişinin karşılıklı konuşmasından yavaş yavaş uzaklaştıkları kendilerince de anlaşılır, artık kâğıtta kalan soru ile okuyucudur.
(Satır başı!..) Yaptığım konuşmalarda, iki kişiyle başlayan bu küçük toplantının çok kişiyle sürdüğünü, daha çok kişiye ulaştığını gözlemliyorum. Bu olay, sözün, 'olduğunda' durmadığını, 'olacağına' dönüştüğünü duyurur bize. Konuşmalarım böyle başkalaşmalarla sanki başkasına adanmış gibidir. Sanıyorum ki kişinin sözleri de düzeltilmiş yeni baskılarla ayrı ayrı sürelerde yayımlanmış yapıtlara çok benzer. Anlamın doğurganlığı yanıtlarımızı öylesine yeniler ki hangisi bizimdir, hangisi değildir bilemeyiz. Ben çok konuşmak istemem; bir kişi iken bile çok kişilik konuştuğuma göre, çok konuştuğum sürelerde aşırı kalabalık olmak tedirgin eder beni. Bu duygu yaşlandıkça artmakta. Yaşlandıkça konuşmamak isterim. Ne ki ben yaşlandıkça benden konuşmamı isteyenler çoğalıyor. Bunu da üzülerek şöyle yorumluyorum: Biraz bile istemediğim bu duruma nasıl vardım, nasıl ulaştım diye düşününce anlıyorum ki, ben sözü eğitimim altına almak isterken.. üzülüyorum, sözler egemen kesildiler bana. O söz, geçmişte size söylemiş olduğum söz yuvarlak; yine öyle düşünmüyorum. O günden bugüne gövdemin bütün hücreleri kim bilir kaç kez değişmiştir; yaşama sevincim, ülkemin durumu, yeryüzü, gökyüzü değişmişlerdir; dilimizin özgünlüğü, çok şükür biraz daha artmıştır; bu nedenler, kuşku yok ki eski tümcelerin içinde olmadığımızın değişik nedenleridir. Kişi, anlatımıncadır. O günden bu güne bir olayı daha yakından, daha çok anladığıma göre, kendimi de daha çok açıklayabiliyorum; bendeki beni topluma daha yakın kılabiliyorum.
Burdan başa dönelim: İlk şiiriniz yayımlandığında henüz 17 yaşındasınız; sizi şiire uyandıran neydi... Ne oldu, nasıl oldu da başka hiçbir şeye benzemeyen 'şiir' diye bir dili fark ettiniz?
Bu sorunuz sizin bir kapitalist olduğunuzu gösteriyor!.. Bütün düşüncelerinizi soruşturma yaptığınız kişilerden bir bir toplamaya alışmışsınız çünkü. Bu sorunuzu 150'yi geçmiş yapıtlarımı okuyarak, içindeki binlerce değişikliği saptayarak aramanız, bulmanız size düşer. Bir kapitalist gibi her şeyi karşınızdaki yazara bırakmayınız. Böyle konuşmalar, bilgisayarla konuşmalar gibi makinece olmamalıdır.
Etkilendiğiniz şairleri, esin kaynaklarınızı sormuyorum sayın Dağlarca, dil olarak 'şiir'i soruyorum: 'Şiir dili' dediğimiz şeyin bildiğimiz tüm dillerden farkı neydi ki sizi kandırabildi, sözcüğün her iki anlamında soruyorum: Hem avuttu, hem doyurdu?
Bu sorunuz eski deyimle çok 'kitabi'... Ben Anadolu'da yetişmiş bir Türk çocuğuyum. Elime geçen olanaklarla Türk yazarlarını en küçük yaşlarımdan başlayarak izledim. Bu etkilenme bana dil sevinci aşıladı. Sevinmek için yazmaya başladım, yazdıkça sevindim. Öylesine uğraştım ki kendimle, yere düşen bir buğdayın ilk filizini, filizin biraz büyümesini, başağa güreşmesini, taneye dönüşmesini gözlerimle görürcesine izledim. Bu, minicik başarılarla beni çağırdı; onlara gittim, beni yetiştirdiler; bana, neyin neden güzel olduğunu, nasıl güzel olduğunu, güzelin son sınırlarına nasıl varılabileceğini değişik biçimlerde gösterdiler. Her dizenin tek başına bir bilimi vardır; bunu güneş ışığıyla gösterdiler bana, göstermekteler bana.
Şiir dilinin... Şiir yazmanın, okumanın ya da şiir mantığıyla kurulmuş bir dünyanın, hemen hemen tümüyle imkânsızlık ve yalnızlıkla dolu olan 'bu dünya'ya bir yaşama-algı alternatifi sunduğundan söz edilebilir mi?
Ben bu dünyada da yalnız değilim!.. Bu sizin anlatımınız, dışarıdan bakıştır. Oysa sanat, tümüyle bir içeri bakıştır. Bir çocuk vardır, boş sandalı dolu görür; bir başka çocuk tersini yaşar, dolu sandalı boş görür; bir üçüncüsü, sandalı görmez; bir dördüncüsü, denizi de görmez, ırmağı da görmez; bir başkası kendini görür Atlantik'te yüzerken; bir başkası, Beşiktaş'taki o küçük parkta kendini Barbaros görür... Şiir o çocuktur. O çocukların teker teker hepsidir şiir. Şiire küçükten başlayanların belli bir öğretmeni yoktur; onun kendi öğrenmesi vardır, bitmez tükenmez öğrenmesi!.. Öğrenmek, yeryüzünün tek mutluluğudur. Her eylem öğrenmekten başlar. Fransız Devrimi, kişi acısının yine kişiye görünmesinden başka nedir? Mustafa Kemal, bizler için, geri kalmış ülkeler için yeryüzünce ulaşılmamış o insan kavramının hepimize ayrı ayrı görünmesinden başka nedir?
Peki, şiirin bittiği bir yer var mı?
Olamaz!.. Şiirin bittiği yer düşünülemez bile. İnsanın bittiği yer olabilir ama şiirin bittiği yer olamaz!
Çocukluk biter mi peki?.. Kalbi, algısı, duyarlılığı yaşlanmayan biri ne vakit büyür?
Çocukluk, insanın özel ısısıdır; kimisi ekmek kavgasından alır bu ısıyı, kimisi hastalıktan. Mesela evliler, hem evlendikleri zamanki, hem tanıştıkları, hem daha evvelki çocukluklarını yaşarlar evliliklerinde. İnsan her gün bir yaprak çevirir hayattan. Çünkü hayat, insanın tek başına kurduğu bir yapı değil. Mesela, siz mutlusunuz ama diğerleri değil.
Çocuk ve çocuklukta kalalım biraz... kalalım, çünkü 'Çocuk ve Allah'a gelmek istiyorum: Şiir yolculuğunuzun başlangıcından bugüne size eşlik eden 'çocuk-çocukluk' kavramının ne kadarı eskide bıraktığınız çocukluğunuza, ne kadarı içinizdeki çocuğa, ne kadarı genel olarak çocukluğa ve çocuklara yönelik?
Bu soruya kimse cevap veremez... Çünkü kimse bilemez. Bu, tartılabilir, ölçülebilir bir şey değildir çünkü. Şöyle diyelim: Kişi nice kendiyse onca var olmuştur. Kişiliği olmayanlar, yaptıkları işte de, yazdıkları dizelerde de, tümcelerde de, evlerinde de, baba-anne olmalarında da, yurttaş olmalarında da, yaşamalarında da eksiktirler. Onlardan bir başarı beklenemez.
Aslında, 'Çocuk ve Allah'tan yola çıkarak Dağlarca şiirindeki 'mistik algı'ya gelmek istemiştim... Dağlarca, şair Dağlarca, maddenin, 'eşyâ'nın ardında ne görüyor?
Ben, eşyanın ardında yaşamaktan başka bir şey görmüyorum. Kişi, yazarken şu kuralı gözden kaçırmamalıdır, bu gerçeği ben yıllarca önce düşünmüş, bulmuş, birkaç yerde de söylemiştim: Kişi, hem bir saat gibi, içinde bulunduğu 'sürez'i yazmalıdır, hem bir pusula gibi, varılması gereken yeri göstermelidir. Bu iki gerçek, yazarın yapay olarak edindiği bir güç olmamalı, bu, aslında duyduğu bir yetenek olmalıdır. Yazınımızı bu ölçüyle incelerseniz şaşıracaksınızdır. Bu ölçüye uygun yapıtların nice az olduğunu görerek şaşıracaksınızdır. Okuyucular bu tümcemi duyar duymaz beğendikleri yapıtları anımsasınlar isterdim: hangisi o anlatıma uyuyor, hangisi uymuyor; aynı tümce içinde bu iki başlı gerçeği gösterebilen var mıdır, yok mudur, bulsunlar isterdim. Yeter, ben yoruldum... Kaç soru var daha?
Çok var, daha hiçbir şey sormadım...
Yeter, sorma artık. Boşver edebiyatı. Ayrıca, bir yazarı tanıtırken 10 bin soru gerekmez, 10 soru yeterlidir bence. Sorular bileşik kaplara benzer. Birisi dolarken öteki de dolar. Nitekim deminden beri sorduğunuz bütün sorular, sormadığınız soruları da yanıtlamakta.
('Fotoğraflar hatırına' son soru) İlk soruyu hatırlatarak soracağım: Şiir üstüne bir söz söyler misiniz bize?
Ben şiiri adım gibi saydım. Yalnız bana özgü, mektuba benzeyen, yanıtı alınmayan, 'sesleniş'i andıran bir güç sandım şiiri; 'güç' sözcüğünü yineliyorum!.. Çok küçükken duyduğum bir masal, o masala inanmak böyle düşündürdü beni: O masalda 'Kırk Haramiler' evlerini bir dağın arkasına yapmışlardı ('kırk harami'yi çocuklar da anlasınlar diye düzeltelim: 'kırk hırsız-uğursuz'). Kırk harami, evlerinin bulunduğu dağın önüne gelip "Açıl susam açıl!.." diyorlar, dağın üzerindeki saklı kapı açılıyor, o kırk harami atlı olarak içeri giriyor, kapıyı "Kapan susam kapan!.." diyerek yine sözle kapatıyorlardı. Bu küçük görüntü düşüne düşüne beni şiire ulaştırdı. Bu benzerliği, belki şiirin de sözcüklerden, sözden kurulu olması yaratmıştır. Söze, sözcüğe böylesine inanç duydum. Yeri gelmişken söylemeliyim: Ben gençken, 15 yaşıma kadar, şiir yazarken çok terlerdim; şiir bittikten sonra, gömleğimi sıktığımı, teri gömleğimden akıttığımı bugün bile anımsarım. O kadar zorlanmamın nedenine gelince... Çözemem, anlatamam. Belki, yazdığıma inanırdım, ondan sanıyorum. Şöyle: Ben bir adayı yazarken ayaklarımın altında ada olurdu; dağ yazarken dağ vardı; elleri yazarken ellerim karşımdakinin elleriyle dolardı, sıcaklardı. Bugün bile biraz öyledir. Ben şiire inanırım. Şiirde yalan söylemediğime isterim ki okuyucularım da inansınlar. Kısaca, ben yazdıklarımın bir parçasıyım. Yazdıkça, her şiirin birazı gitmişse de benden birazı kalmıştır.
Bir de şu var: Şiir bende mayalanıyor. Maya gibi oluyor. Sözcükler beynimde çiftleşiyor sanki. Bir bakıyorum iç içe çoğalıvermişler. Yazmasam belki bin kişi olacaklar; yazarak azaltıyorum onları. Yolculuk gibi bir şey biraz da: Yola çıkarıyorum onları ve onlar bir yerde, inecekleri durağa geldiklerinde iniyorlar. Ki asıl demek istediklerim bunlar değil, bunlara benzer sözcükleri siz düşününüz, siz bulunuz. Sözcükler, belki, konuşurken de, yazarken de birer 'tay'... Taylara benziyor hepsi; onları ilkin ıslıklarımla çağırıyorum, geliyorlar, gidiyorlar, siz buna konuşma diyorsunuz!
'Son kitap' dediğiniz, öyle tasarladığınız bir kitap var mı?
Allah göstermesin!.. Allah bana son kitabımı göstermesin. Hem, ben ne kadar uğraşsam da bazı kitaplar var ki onları bitiremem. 'Son kitap' diye bir tasarım yok, benden sonra ne olacak bilmiyorum ama benden sonra sağlam 10-15 kitap daha çıkar.
Bedirhan Toprak: Gece Dili, Anahtar Âyini ve Su Yazısı (Tek Yakalı Irmak / Sonsuz İçin Üç El Ateş) adlı üç şiir kitabı bulunan Bedirhan Toprak'ın, Dün Gördüm Gece Bir Rüya, Fanfa ve Köpek ve Şairi adıyla üç de romanı var.

asker

dirimingveyl askerden dönüyo. ne kadar uzak görünmüştü gözümüze bu günler... ama tabii asla imkansız değil...
ben dirimingveyl'e hep inandım. çok büyük şeyler atlattı. şimdi bissürü güzel şey olucak.

Çarşamba, Mayıs 16, 2007

saat


bugün fakettim...

çevremdeki herkesin saati ya 5 ya da 10 dakka ileri...

hepimiz geç kalmaya korkuyoruz sanırım...

niye acele ediyoruz? ayrıca nereye yetişiyoruz...

Cuma, Mayıs 11, 2007

denizatı


bir denizatım olsun istiyorum...

bir denizatı olmak istiyorum...

evet...



ben dün...

ne kadar sıkıcı olduğunu düşünüyodum, bi de herkesin bi şeyler yapmaya çalıştığını ama kimsenin fark etmediğini. kimsenin kimseyi fark etmediğini düşünüyodum bi de...
sonra bi şey oldu...
masamıza geldi azcık mahcup "biz bi fanzin çıkarıyoruz da..." dedi...
"tamam" dedim...
"biz de bi dergi çıkarıyoruz biliyo musun?"
heyecanlandık sanırım ikimiz de...
"aa ne güzel ya"...
sonra bana bir de şiir kitabı verdi, "dergide degerlendirirsiniz belki" dedi...
hediye...
çok sevindim...
o da sevindi...
haberleşmeye karar verdik.

sonra düşündüm... fark ediyoruz aslında...
yani yaptığımız, yapmaya çalıştığımız şeyleri, birbirimizi farkediyoruz...

kendime not: ömer'e mail at, adres iste, dergi yolla...
sonra fanzin için bi şeyler yaz, yolla...
değerlendirirler belki...