Pazartesi, Aralık 31, 2007

yıllanmak




"hadiiii yapma yeni yılsa yeni yıl. kendimizi kandırmayalım bi şeyin değiştiği yok, yarın aynı uyanacaksın işte" deme lütfen. tamam aptal gibi aslında böyle olmadığını söyleyip "aman da yeni yıl, yeni umutlar hobaaa" demeyeceğim. ama bunu şöyle düşün, diyete pazartesi günü başlamak gibi bi şey bu. yeni bi hayatı kurmakve sürdürmek için bi milat belirlemek gibi... öyle düşün...
hatta dur bi, dur... şunu da ekleyeyim de tam olsun; ben pazartesi günü başlayan diyetlerin hemen o gün sonlanmayabileceğini deneyimlemiş biriyim... hiçbi sözüme güvenmemiş ya da güvenmiyor olabilirsin ama bu milat belirleme hakkındaki sözlerime gönül rahatlığıyla inanabilirsin.

kimseye boş hayaller sunmam, kurdurmam, kurmalarına da kolay kolay göz yumamam. umut etmenin yeterli olmadığını ve harekete geçmek gerektiğini de bilirim. yine de umudun ilk basamak olduğunu inkar etmen aptallık olur, bunu da demiş olayım. tamam, kabul! yarın sabahki koşullarını gözden geçirince bi şeyin değişmemiş olduğu sonucuna ulaşacaksın elbette. yine de "sen", sen hepsinin, başı, sonu, ortasısın. hani istediğin yerde durup sonrasını çizebilecek hareket noktasısın. şimdi anlaşalım. bir noktada bırak kendini. sonra yarın uyandığında oradan devam et yürümeye. kolay olacağını söyleyemem. hiçbir şey kolay kolay bırakmayacak peşini, yakanı... yine de silkinip kurtulabilirsin kimisinden. kimisi de kuruyup düşer elbet bin-bin 500 adımdan sonra. bilmem anlatabildim mi.

özet: yeni yılın nesi yeni demek yerine bu yıl kendimi seviyorum demeyi öğren mesela. bi dahaki yılbaşında dönüp bakınca "evet yeni bir yıldı" dersin böylece. benim kendime öğüdüm olsun bu da. dileyen üzerine alınsın. dileyen "bi siktir git" ya da "sevgi pötürceği misin lan allahsız" desin.




son derece ilgisiz not: 2007'nin mayıs ayında başlamışım bu blogu karalamaya. ama çok geveze olmalıyım ki 243 girdim var... 243... vay be...

Çarşamba, Aralık 26, 2007

huzurzamanhalka

canını sıkan her şeyi tek tek keşfeden kişi, bu her şeyi netleştirdiği vakit kendini daha iyi hissediyormuş. çünkü atılacak hiçbir adımın kayıp olmayacağına ikna oluyormuş. nitekim bende de öyle oldu.

aceleci davranmamak gerek, sakin olmak gerek ama neyi sevip neyi sevmediğini, kimleri öldürüp, neleri kırmak istediğini bilmek de gerek.

ciddi anlamda canımın sıkıldığını düşünecek kadar vakit bulamıyorum. vakit bulduğumda da bu tespitleri yapmış olmaktan mutluluk duyuyorum. böylece neye çözüm bulacağımı biliyorum. en güzeli bu. sorunu bul, kökünden kazı. oh be...

***kararlarımı huzura bağlayan çok sevgili anneciğe,
biradere ve sevdiceğe
teşekkür ediyorum
huzurlarınızda.


başka bir husus da şu, bir süredir aklımı feci halde taktığım orada burada arayıp bulduğum gördüğüm bi mevzuu var. stencil graffiti... benim çalışmalarını çok beğendiğim bi adam varmış. varmış diyorum zira sevdiğim çalışmaların hepsinin aynı adama ait olduğunu bilmiyordum. öğrenince mutlu huzurlu bi insan oldum. kendisini banksy olarak tanıyorum bundan böyle. ve evet hastası oldum iyiden iyiye sitesini gezince.

***bu keşfi sağlayan nisa hanıma ve zynp hanıma
teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum
huzurlarınızda.




sonra dün akşam bi film izledim cnbc-e'de "c.r.a.z.y." belki etkilenmem gerekenden fazla etkilendim ama... öyle güzeldi ki... burada da söylemek istedim. bununla beraber ben bi kim ki duk hayranıyım. ciddi anlamda... ve bu akşam yine cnbc-e'de "shi gan" isimli pek bi güzel başka bi filmi gösterilecek... ve ben bu hususta son derece mesudum... cidden...

***bazen içimi açan cnbc-e'ye de
teşekkür etmeliyim
yine huzurlarınızda.

Pazartesi, Aralık 24, 2007

göç-ük

en uzun gece, atlatamayacağıma iyice ikna olmuşken bitti (ve hatta) geride kaldı neyse ki. her şey yolunda gider gibi görünürken kime, neyi, nasıl anlatırım bilemiyorum. aslında her şey yolunda gider gibi görünüyor dedim ya, bu "bana bile" yalan. her şey apaçık yolunda işte. kimi sorunlar var birkaç sene diş sıkmayı gerektirecek, ama onlar da geçecek bunu da biliyorum. ama aklımda, içimde bir yerler çöküp duruyor sanki. ben koşuşturup harç karıyorum, çatlakları sıvayıp gizleyip, iki tuğlayla duvarları yükseltiyorum. problem nerede tam olarak bulamıyorum. tamamen yıkıp yeniden mi atmalı temeli, daha derin ve daha sağlam olsa çözülecek sanki.

bir süredir canımı benden başka yakabilen kimse yok. "herkes aynı, sokmuşum hepinize" ruh halim iyi mi geliyor kötü mü bilmiyorum. gerçekten var olmayan insanların, benimle var olmayan problemlerine hakikaten sırıtarak bakıyorum. hattası şu ki yakında, yakınımdan gelecek bir "sen bi bok bilmiyon, anlamıyon, kötüsün sen" böğürtüsüne "öyle mi oh be rahatladım allah seni inandırsın, gülü gülüüü" diyeceğim gibi geliyor. ki bilen bilir veda zordur bizim buralarda. o değil de hakikaten lan kimsiniz siz? madem öyle allahaşkına yormayın kendinizi, ben siktiri çekmeden bi zahmet uzayın...

biliyorum şimdi bi tek tık, bi tek pıt yetecek tüm taşları devirip yenilerini dizmeye başlamaya. fakat sabrın sonu selamet mi değil mi onu test ettiğimden devam devaaaam diyorum mütemadiyen. bakalım sabrın sonunda ermiş/derviş olacak mıyım? olamasam ne kaybederim? hiçbi şey, o zaman da her şeye yeniden başlayabilme gücüme ikna olurum. fiziksel koşullarımı temel düzeyde temiz bi şekilde kurduğumda, en çok zevk aldığım işin başına döndüğümde o zaman daha da ikna olacağım aslında hiç var olmadığınıza. ki o zaman söylediklerimi ciddiye alan muhataplar bulmak da mesele değil bana...

ben bu kadar çok şey dedim ya. feci bi özgüven yıkımı yaşadığım bir zamanın ardından acayip bi kendine inanç pompaladı bünyem. abicim her şeyi hallettim bi hayat mı bana koyan. kimi kandırıyorum? tüm malzeme serilmiş ayaklarımın altına, seçmek, takmak, dikmek, boyamak mı zor gelen? güçlü hissedemesem de yorgun değilim. ne kadar kötü görünürsem görüneyim, aslında o kadar da kötü değilim.

neyse mesele değil işte bunlar. asıl mesele kitaplarımı, notlarımı, ıvır ve de zıvırımı toparlamaya başlamam gerektiği. koli lazım bana. üç beş sağlam koliyi yavaş yavaş doldurmaya başlamam lazım. göç içün benimle gelecekleri sınava tabi tutmam gerek. sınavı geçenler arasından kurayla belirlenecekler benimle gelecek, gerisi baba ocağında yanacak sanırım. neyse dediğim gibi koli lazım bana, üç beş karton kutu ama kocaman...

Cuma, Aralık 21, 2007

joker

kendimi anlatmaya çalıştığımda çuvalladığımı sanırım artık hepimiz biliyoruz. kendimle ilgili "doğruyu söyleyen" bi cümle kurmaya kalkıştığımda ya ağlamaya ya da çirkinleşmeye başlıyorum. sebep yüzleşmeyle ilgili korku mudur bilmiyorum ama bazen pause düğmesi arıyor ellerim. böyle vakitlerde her şey dursun, ben de o durağanlığa eşlik edeyim istiyorum. o kadar yorgunum ki. hayatımı düzene sokma telaşında atladığım bir sürü şey olmasından duyduğum korku, sevdiklerim için duyduğum korku, yoluna girmemiş ve girmeyecek olmasından endişe ettiklerim için duyduğum korku ve bu korkuların yarattığı kaos... baş edemiyorum sanırım. aslında baş ediyorum, bunu çok iyi yapıyorum ama bazen yorgunluğum yüzünden düşünememeye başlıyorum. hani uykusuzluğunun algını yamultması gibi bi şey işte. doğrusu mütemadiyen bir panik içindeyim. paniğimi gizlemek için harcadığım eme görmezden gelinemeyecek kadar yoğun, yine de ben bunu iyi beceriyorum. kimsenin ruhu duymadan sürekli bu nasıl o nasıl ve şu nasıl olacak diye düşünüyorum. yoluna girer diye umuyorum.

bi de son zamanlarda rahat vermeyen migrenimden kurtulmak istiyorum. bir vakitler botox iyi geliyor diyolardı. doğruysa eğer hem güzellik hem de ağrı meselesini aynı kefe içinde halledebilirim diye düşünüyorum. bi de majezik güzel bi şey fakat işe yaramadığı da oluyor.

bi yorumda demişim ki "Life is joker, but no joking matter"...
sonra bunu sevmiş Caón. ben de burada bi daha diyeyim dedim...



***
ziyaret-i şahane
sadece hoşgeldin yazısını okuyunca buraya yazamadığım tüm kelimelerin sebebini okumadan anlayacaksınız. bu ne güzellik, blog dünyası ağırlamaktan gurur duyacaktır eminim...
kuvvetle muhtemel nurgül'ün sitesi...

Cuma, Aralık 14, 2007

yılalmak

her şeyin aynı olması son derece rahatsız edici. öyle ki "her şey aynı, herkes aynı, her gün bir diğerinin aynı" yakınmaları bile birbirinin aynı. gidiyoruz bi yerlere döne döne. yuvarlana yuvarlana büyüyoruz. sağa sapmıyoruz, sola sapmıyoruz, dümdüz aşağı gidiyoruz. hayatımız hep aynı renklerin üzerinden geçiyor. ara sokaklara sapmıyoruz. mesela moru, turuncuyu tanımıyoruz. sıkılıyorum. herkes kadar. herhangi biri kadar. bi hareket bekliyorum. tabii ki imkansız olduğunu biliyorum. mutsuz değilim. aksine mut bolluğundan ölmek üzereyim. gel gör ki bu hareketsizliğin bu kadarını görmezden gelmeye yaramıyor. yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl geliyor. ve yeni yıla boktan boktan her yıl gibi boktan boktan giriyoruz.

karbonfobya

  • neden herkes bir şey(ler)den bu kadar korkuyor?


  • her şeyin aynı olması son derece rahatsız edici. öyle ki "her şey aynı, herkes aynı, her gün bir diğerinin aynı" yakınmaları bile birbirinin aynı. gidiyoruz bi yerlere döne döne. yuvarlana yuvarlana büyüyoruz. sağa sapmıyoruz, sola sapmıyoruz, dümdüz aşağı gidiyoruz. hayatımız hep aynı renklerin üzerinden geçiyor. ara sokaklara sapmıyoruz. mesela moru, turuncuyu tanımıyoruz. sıkılıyorum. herkes kadar. herhangi biri kadar sıkılıyorum.

Çarşamba, Aralık 12, 2007

şöyleböyle

  • şimdi yazacaklarım için durup da kendine haksızlık ediyorsun demeyin. ama lütfen evet aynen öylesin de demeyin. başka şeyler söylemek isterseniz, dinlerim...

artık çocuk sayılmam ama yaşlandığımı söyleyemeyecek kadar küçüğüm. yine de şımarık, kaprisli, çoğunlukla huzursuz, olgun davranamayan, kafasını toy story'deki gibi kullanmaktan öteye geçemediği zamanları sık sık yaşayan, bir çocuğun hesapsızlığına, güvenine ve huzuruna yanaşamayan biriyim *o* çoğu zaman gevezeyim. kurduğum 100 cümlenin 78'i gereksiz. cümlelerimin çoğu ciddi anlamda israf, bunların hepsi rahatlıkla gürültü ya da görüntü kirliliği statüsüne girebilir *o* mutlu hissetmeyi, sağlıklı hissetmeyi, huzurlu hissetmeyi çoğu zaman beceremem. ne zaman kendimi iyi hissetsem, durup tuhaflığın ne olduğunu ya da nereden bir darbe geleceğini hesap etmeye çalışırım *o* sahip olduklarımın kıymetini bilemem. eşyalarıma da iyi bakamam. odamı toplayacak enerji bulamam. masamın üzerindeki eşya sayısı "1" bile olsa dağınık göstermeyi başarabilirim *o* bazen ne dediğimi bilmem, söylediğim lafın nereye gideceğini hesap etmeyi denemem *o* bir şeye tutundum mu bırakamam. huzurumu kaçırsa da artık ölmek üzere olduğumdan emin olmadan boynumu saran ipi kesemem *o* karşılık beklememem. sömürülmeye müsait yapımı hemencecik ortaya koyarım. kafama vurulduğunda bağırmam gerekirken ses çıkaramadığım zamanlar olur, kafama vurulacağını hissettiğimde karşımdakine tırnaklarımı geçirdiğim olur. bu ikisinin ortasını bulmayı kimi zamanları saymazsak pek beceremem *o* bir sürü gereksiz şeyi öğrenir, öğrendiklerimi yeri geldikçe birilerine söylemeye çalışırım. sonra insanların söylediklerimi götlerinden anlamalarına göz yumarım *o* bir şeyi çok istesem bile kolay kolay söyleyemem. kimseden kolay kolay bi şey isteyemem *o* haddinden fazla hayal kurar, birilerinin hayal ettiğim şeyleri hissedip gerçekleştirmesini bekler dururum. bunun asla olmayacağını bilsem de ve hatta bu hiç olmasa da aklımdan geçenler gerçekleşmedi diye üzülürüm *o* bir sürü şeyi severim ama sevdiklerimi kimseye söyleyemem. sevdiklerimi saymaya başladığımda onlarla ilgili beklentilerim olduğunun düşünülmesinden korkarım *o* korkağım. bir şey yapacağım zaman yüz bin kez düşünürüm. korktuğum şeyi korkumla birlikte başıma getiririm *o* kendimi sorgulamakta olduğu kadar yargılamada ve hatta kararı verip idama göndermekte sakınca görmem. sakınca görmediğim gibi kendime en büyük haksızlıkları hep ben yaparım *o* dururum, beklerim, bi şey demek isterim diyemem. bi şey desin isterim, demez, demesini istediğimi söyleyemem *o* şikayet ederim. şikayetlerimi bir türlü tüketemem. yapmak istediklerimi asla mükemmel sonuca erdiremem *o*
bir de kendimi yerden yere vurmaya bayılırım...

pıtır

daha önce de söylemişimdir muhakkak. söylemeyi düşünüp de sonra vazgeçmekten, konuşma planlarından, cümle tasarılarından ve dahasından nefret ediyorum. söylemeyi düşünüp vazgeçtiğim çok olsa da nefret ediyorum işte. dahası yok...

uzunca bir süredir taslak olarak kalmaktan öteye gidememiş bir şeyler birikmiş blogumda. hepsi birbirinden alakasız ve kopuk kopuk olsa da varlşıkları beni son derece rahatsız/huzursuz ediyor. o yüzden hepsi birden biraz sonra aşağıdaki yerlerini alacaklar.

oradan oraya atlamaya tahammülün yoksa ve gözden geçirmediğim yazılarımın arasından bulduğun manaları başıma kakacaksan bir sonraki blog girdimize beklerim. şimdi izninle...


not: yeniden eskiye... ilk okuduğunun eskisi olduğunu sanma diye...



*********************************************************************************
bazen içim içimden taşıyor. ne yazsam ne anlatsam, hangi birinden başlasam kelimelerin bilemiyorum. mutlu, mutsuz ya da başka bi şey değilken, böyle manyakça, delice bi şekilde bağırmak istiyorum. bazen yazmak istiyorum. tutamıyorum aklımdan geçenleri bir ucundan. şimdiki de öyle bir şey.



*********************************************************************************
hayatımda beklemediğim kadar güzel şeyler, oldu, oluyor, olacak... gel gör ki bunların hiçbiri insanoğlu oluşumun şımarıklığını engellemiyor.



*********************************************************************************
bir kez daha dürüst olma oyunu oynayalım...

inandıklarım, düşündüklerim, hissettiklerim çok çabuk şekil değiştiriyor. o kadar hızlı değişip sonra hiçbir şey yokmuş gibi eski haline dönüyor ve yine bozuluyorlar ki ben bile anlayamıyor, -birazcık- korkuyorum -bazen. bunu fark ettiğim zamanlardaysa kendime önce şaşırıp, sonra kızıyorum. bu karmaşanın içinde kendimi -hayatım boyu hep yaptığım gibi- sorgulamaya başlıyorum. rahatsız edici bu hal. yine de bir yandan ruhumun dümdüz yürümesi istemiyorum.



*********************************************************************************
dünyanın en güzel insanlarını dost edinebilmişim. kendime söylediğim tüm kötü sözleri geri alıyorum.



*********************************************************************************
tamam dürüst olmaca oynayalım. mutsuzuz feci halde. çaresiz hissediyoruz. kimsesiz de hissediyoruz ama bunu söyledikçe ağzımızın ortasına çarpıyorlar bir tane. peki o zaman onlar bunu göremezken bana nasıl kanıtlayabilirsiniz kimsesiz olmadığımı?



*********************************************************************************

bilge ve hatta "tek" bilge olduğunu düşünmeyen bir kişi bile tanımadım.
oysa bir tek bilge var,
o da benim.
ironik
trajik



*********************************************************************************
ay demir gök bakır

Onların dediğine göre kaçacak bir yer kalmamış. Gökleri kaplamış bakır, yerleri kaplamış demir, dört duvar örülmüş hepimizin çevresine. Mutsuzluklarımızla kilitlenmişiz bu kirli meskene.

Uçamayacağımız kadar kısa yerle göğün arası, üzerimize kaplanmış bakır iyice sıkıştırıyor hayatı. Tepede demirden bir ay beliriyor. Demir, bakırın üzerinde iyiden iyiye parlıyor. Dediklerine göre bu kez bir çıkış yolu beliriyor...

Yer toprak, gök bakır, ay demir... Sıcacık toprak ayaklarımızın altında uzanıyor. Öldürmüyor toprağımızı demirin soğuk yüzü... Toprağın nemli kokusu sarıp sarmalıyor etrafımızı, biz yerin altına, en dibine saklanıyoruz...



*********************************************************************************
son bikaç gündür, haftadır belki de, sürekli "yazmak" üzerine düşünüyorum. yani "bunu yazmalıyım" gibi değil. yazma eyleminin kendisi üzerine. daha doğrusu bu "eylemle ilişkime"/"eylemin benimle ilişkisine" fazla fazla kafa yoruyorum. ne yapıyorum, ne yapmak istiyorum, ne istemiyorum, deli miyim, durmalı mıyım, harekete geçmek mi gerek, n'erdeyim, nedenim gibi...

bunları düşündükçe ve çok sevgili "zihnimin, ruhumun, sağ duyumun sesi" kişisiyle konuştukça kafamda şekilleniyor bundan sonrası. bir de manyakça her şeyi bir işaret olarak görmeye başlıyorum (serendipity'i izlemiş miydin?)...



*********************************************************************************
sevgili ...
bu üç noktayı doldurmak sana kalmış. yaşadığımız onca şey, paylaştığımız bir sürü ya da belki çok az an ve benim sana söylemeyi sevdiğim kelimeler, harfler, cümleler... elinde, bu üç noktayı silip yerine yeni bir şey yazabilmek için çok fazla veri var. sen seç, ben sana ayak uydurmakta zorlanmayacağım emin ol.
bu mektubu sana hitap eder gibi yazıyor oluşum, senin de okuyor oluşun yanıltmasın kimseyi... sevgili ile başlayan bir hitabı paylaşabileceğim herkese bıraktığım nottur bu. benim için yazdıklarımın kıymetini azaltmayan bu özellik, senin için de azaltmamalı okuduklarının kıymetini.
kimbilir belki de çok iyi tanıdın beni, çözdün. ben kimsenin beni bilip bilmediğinden emin olamazken, sen şu satırlardaki anlamı tek tek çözüp çıkardın belki. yine de emin olamıyorum işte, açıklama gereği duyuyorum yaptığım her şeyi. işte bu yüzden mazur gör şu aptal sayıklamalarımı.
onca zaman sürdürdüm hayatta kalma çabamı. bir gün bir şekilde bitiyor işte insan. ben o bitişin nasıl olacağından emin değilim. her gün evden çıkıp, trafiğe karışıyorum, susuz kalıyorum ya da kirli sulara maruz kalıyorum, ne bileyim tavuk döneri de çok seviyorum... her an bir yerde bir kazaya kurban gidebilir ya da zehirlenebilirim rahatlıkla... işte o yüzden yadırgama okuduklarını...
yani diyorum ki, bitmeden bittiğimi görerek yazmak ihtiyaç sanırım...
yani diyorum ki işte "sevgili"...
bitmeden, bil istedim sevdim...



*********************************************************************************
bir sürü insana seslendim şimdiye dek...

ve seslendiğim insanların bir çoğunu göremiyorum uzun (kimileri içinse çook uzun) zamandır...
bazılarının varlıklarını hatırladığımda iyi hissediyorum mesafelere, uzaklığa, kimileriyle kalplerimizin uzaklığına bile aldırmadan...
bazılarıysa kırgınlıklarımla ya da kırgınlıklarıyla baki...
herhangi bir sıralama/sınıflama çabasına girişmeden uzaklar..

g.m
..hayatıma bir sürü güzel şeyi soktuğuna şaştığım bi adamın ego tatmin aracı aracılığıyla silinmesi güç bir yere yazıldın hayatımda.telepatiye şaşmama sebep olan bikaç durumdan sonra iyice ikna olduk birbirimize.birbirimizi gördüğümüz kısacık zamanlara rağmen birbirimizi sevdiğimizi bilmemiz zor olmadı.kocaman gülümsemene her zaman hayran oldum.yine bi gün belki..

n.l
..şimdi durup düşününce en çok güldüğüm zamanları, en garip zamanları, en ağladığım zamanları, bir sürü şaşkınlığı aynı yere biriktirmiş olmamız ne tuhaf, kaç yıl geçti bilmiyorum, neler kaçırdık birbirimizin hayatından hiçbir fikrim yok.her şeye rağmen şundan emin olmak hiç güç değil "yollar ve yıllar bıraktığımız yerde duruyor. her biraraya gelişimizde beraber devam ediyoruz. zaman bir şeyi götürmüyor"..

b.t
...derin güzel bir bağ. sadece bir tek haftasonu.şimdi nerede olduğunu kestiremesem de hatırladığımda yüzümü en çok güldüren insanlardan olacaksın hep. seni "şakir paşa hava limanı" ile inceliğin ve sıcaklığınla hatırlıyorum..

a.ğ
..kartopuna ve sıcak çikolataya doyuşumuzu,harcanan yüzlerce kontörü ve çılgınca attığımız kahkahaları hatırlamak güzel.nerdesin bilmiyorum.iki çift yeşil göz artık aynı yuvada buluşmuştur sanıyorum

k.a
..kıymetli bir arkadaşlıktı fakat sanırım çok geride kaldı. bu kadar kolay olacağını ummazdım. daha önce ummamamı söylediklerini ummayı bıraktığımda kalbimi kıracağını da ummazdım. neyse ki sadece kalp kırıklığı bunun adı, umutlarım yerli yerinde hala

z.a
..kırkyılda bir karşılaşmalarımızın uzun saatlere dönüşünü bekliyoruz sanırım yine.yıllarca görüş(e)meyip sonra sırlarla bazen gözyaşlarıyla büyüyen arkadaşlık.o çocukluğun ardından ne çok değişti hayat..


kıymet verip kaybettiklerim, kıymet verip hala içimde yanımda aklımda taşıdıklarım, kıymet verip..kıymet verdiğim ama uzakta olanlarım..kimileri sonsuza dek uzakta kalacak artık..yine de bundan sonra yanımda olacaklarla bi daha hiç haberdar olmayacaklarım..hepinize teşekkür ederim..

*güncellenebilitesi yüksek liste

pıtır pıtır

bölüm 2


*********************************************************************************

*yillardir soylenmeyen sozler vol. 1

Su anda icimde yeseren (ki bu kisminin dogru oldugunu soyleyemem)...
Icimde kok salmis bi duygu var. Ne zamandir uzerini orttugum.
Boyle hani koklerini, yapraklarini gorursem uzulecegim turden.
Dikenli filan degil ama hani "olmasa daha iyi olur" cinsinden.

--------------------------Burada aklima gelen soz su "Katrani kaynatsan olur mu seker, cinsini sittigim cinsine ceker" (alakasiz)-----------------------------------

Ne yaziyorum onu da bilmiyorum ama...
Benim bi arkadasim (ki kendisine arkadasim demek bile garip mesela desem ki benim bi yarenim) var. Uzun zaman oldu, yuzyillar gecti belki ustunden tanismamizin. Tanismamiz mesele degil de...
Aydinlik bi gundu. Gunesli piril piril. Ama ben bunu hissedemeyecek kadar kohne bi kosede caktirmadan agliyordum. O kadar iyiydim ki belli etmeme konusunda, gozyasi bile dokmuyordum. Bi an biri farketti ve uzatti sanki ellerini. O zaman hissettigimi minnet sandim. Degilmis...
Minnet degilmis ama o duygunun adi ne hala bilmiyorum...
Sadece guzel cok guzel...

Bana onu hissettirebilen o guzel kizi, o koca gozleri o kadar seviyorum ki. Defalarca kurdugum o cumle, hani kardesim olsa...
Kalbim kendi yukunu tasiyamiyor uzun suredir. Bilen bilir, bilmeyenin bilmesine de luzum gormuyorum (simdi farkettim ki aslinda tek bilen benim)...
Iste o yuk yuzunden o guzel gozlere ne uzak ne de yakin...
Ama hani o gozler boyle kalbime cakili kalmis...
Ne kadar yol girmis araya, ne kadar toz ve duman girmis farketmiyor...

Hani bi gun bana "sittir"i cekse arkasindan su dokup donecegi zamani bekleyecegim kadar safca belki...
Ki bi gun gelecegine inanirim ben...
Arkasindan su dokerken bi kez daha gidisinin acisini yasamak kismina girmiyorum...
O konuda sozcuklerimin yetersiz oldugunu cok onceleri farketmistim cunku...

Her neyse... Aslinda demek istedigim...
Agaci cicegi bocegi sevmek falan filan...
Hayatinizdaki kimi insanlar varliklarini agacsiz ciceksiz hatta corak topraklarla ve hatta hatta dikenlerle, camurlarla, kan, tukuruk -hatta balgam-, meni ne bileyim iste dunyanin turlu kiriyle kabul edeceginiz...
Hatta bu eyleme kabul etmek demeyeceginiz insanlar...
Bazilari gercekten oyle...
benim sahip olduklarimin sayisi cok az artmiyor -ki asla sikayetci degilim- ama azalmayacak da...
Gidis olsa kac yazar...
hani malca bi sarki var tam moron sarkisi
"sen bende ben olursem olursun, sen olursen ben zaten olurum"
aynen oyle bi sey ama bu gercek, yani bu malca degil...

Sadece bazen eller kollar bagli..
Sessiz..
O kadar..

Sevmekse baska bi sey. Simdi anlatmayi denemek yuzyillardir insanlarin dustugu hatalara dusmek olur...
Anlatilmaz yasanir (evet iste bu malca :P )


*********************************************************************************

eskilerden çıkıp gelmiş dokunaklı kelimeler...
"ilk okuduğum an dün gibi hafızamda" demek isterdim...
ama okuduğum her an, ilk okuduğum ana eşit...
senkronize ilerlesin dileklerimiz ve kurtuluşlarımız...
içimde derin bir sızı yardım dileniyor hissettirmeden...
hiçbir şey yokmuş gibi...
usul usul bakışmalar...
yanılmak bazen kurtulmak demek...


Senkronize
ilk kez yanılt beni!

şimdi ben burada, kan çanağı gözlerle,
- ki uyku girmedi gözlerime bütün gece! -
ve sen sanki orada bir yerlerde...
benimle senkronize...
yazacakmışım, okuyacakmışsın...
karşılıklılık esasına dayayacakmışız sırtımızı...
ne alaka?
ama zaten orada bir yerlerdesin ya da burada bir yerlerdesin;
dolanıp duruyorsun işte ortalıkta...

bana ettiğin dualar boşa gider, biliyorsun..
tıpkı annemin ettikleri gibi...
hani tanrıyı da aşkı da insan kendi yaratıyormuş ya,
ikisi de önce verip sonra acımasızca alıyormuş ya...
hangi kitapta okumuş,
birbirimize bakıp öyle susmuştuk sonra?
tanrı bana ne verdi ki neyi geri alıyor anlamamıştım o zaman da...
sanırım beyinsizim...

ve aşk...
minel aşk...
öyle mi?
verdiği küçük kaçamak, sanrı heyecana canımı kurban ettim sanki.
inanmak, inanmak, inanabilmek için kendimi harap ettim.
hoyratça tükettim sanki...
"evet, bu kez yanılmıyorum.”

ve sen, içimdeki paranoyağa bir şey söyle!
beni rahat bırakmıyor, iyi bir ebeveyn değilim.
sanırım babama çekmişim.

büyük gün!
“O Gün”, büyük gün!
en güzel hikayem,
en boktan kabusum,
en sıradan birkaç günüm,
en büyük yalanım,
en anlamsız kaosum,
en çapraşık ruh halim,
en pahalı donum,
en sıcak salya sümüğüm,
en sevimli adamım,
en korkunç canavarım,
en tutkulu aşkım....
hangisiyim?
hangisiyiz?
kendimi dinlemeye bile yetecek mi kulaklarım?
Tanrı'm bana takat ver,
sabır ver
ve
ilk kez yanılt beni...

Didem Akın

Salı, Aralık 11, 2007

pişmaniye

pişmanlıktan bu kadar korkacak ne var anlamıyorum...
"ben kesinlikle pişman olmam. pişman olacaksam yapmam."
hadi be!

bunu gerçekten anlamıyorum. vicdan azabı kötüdür. hatta hayatı çekilmez kılar, buna kesinlikle itirazım yok fakat pişman olabilmek insan olmayı da başarabildiğini gösterir. mesela hatalarını gerçekten görüp tekrar etmeyeceğini. ya da ne bilim ya kusursuz insan olmaya çalışıp, bi türlü başaramamanın yükünü taşımak zorunda da bırakmaz. o kadar bok yiyip sonunda "ben hiç pişman olmam ki" demek kendi kötülüğüne dönük suçu herhangi birinin, boşluğun sırtına yüklemek değil mi? neyse bana ne...

bu arada pişman olacağın şeyler yapmak kötüdür mesela. hakikaten dayaklık olduğunu bile gösterebilir. ama kendini bir kez olsun pişman olup itiraf ederek kurtarabilirsin...
ya da hakikaten bundan bana ne...

Pazartesi, Aralık 10, 2007

yaldızlı bakınız

***dağıldım. ama bu defa mutsuz bir anlam çıkarmaya meyletmeyelim lütfen. düzene sokamıyorum sanki çok basit ama temelde bulunan şeyleri, onun huzursuzluğu sadece. yani o kadar basit şeyler ki, oda toplama meselesi gibi -gibiyi geçtim bu da onlardan biri. kendime yetemiyorum. vakit ve enerji bulup harekete geçmek lazım. bunu da bir yere not düşesim vardı burayı seçtim.

***atakulenin tepesindeki dönen restaurant denen mekan dönüyor olmasından mütevellit mide bulandırmakta imiş, onu öğrendik. fakat oraya çıkan asansörün manzarası gerçekten süper... asansördeki adam -o asansör adamlarının bir adı var mıdır?- sürekli aynı replikleri tekrar ediyor, bunu fark edince şaşırdım (şurada ankara kalesi var ama sisten görünmüyor. size torpil yapalım, biraz duralım, manzarayı izleyin, hem romantik hem ormantik olsun vs.)... bir de sadece o asansöre binip manzarayı izlemek için gelenler de varmış, ücret 2 YTL... mekanın ücretleri de o kadar uçuk değil... yemekler de iyi sayılır...

***aynı mekanda sürpriz bir sözlenme yaşandı. bi hayli sevip yakın bulduğum bi arkadaşım bi haylinin ötesinde sevdiği müstakbel eşi tarafından şoka uğratıldı. bir kadın ne kadar güzel sürpriz yapabiliyormuş onu gördük. çok sevgili arakdaşımı söz kişilerinden biri saydığımızdan konu dışı bırakırsak, yanımdaki iki adamın da olaydan feci halde etkilendiğini gördüm. sonra geyiğe vurdular tabii ama olsun... güzeldi... cidden...

***bi hayli zaman geçti üstünedn ama iki filmi feci halde sevdim... kimi görsem söylüyorum... "paris'te 2 gün" adının düşürdüğü yanılgıdan uzak durulması gereken hastası olduğum, tam da cuk oturan bi zamanda izlediğimden mi bilmiyorum çok etkilendiğim bi film... "küçük gün ışığım" bu da afişinin düşüreceği yanılgıdan uzak durulması gereken hastası olduğum diğer film... hem amerikan, hem aykırı, hem uzaktan hem yakından bakan film... süperdi...

***cep telefonu oyuncak değildir. bırak onu eli(m)den...

Salı, Kasım 27, 2007

boğum


"rue charlot" haddinden fazla anlamli bir resim sanki. stencil graffiti dedikleri olayın güzelliğiyle bu tabelayı birleştirmek... belki de benden başka kimse etkilenmeyecek. üzerime alındığımdan olsa gerek... her neyse...

çok sıkılıyorum. ama öyle bildiğin şımarıklık sıkıntısı değil. beni öyle boğuyor ki zorunlu olarak çevreme yerleşmiş güruh. aynı soruları sorup durma merakları, aynı "sohbet etmek zorundaymışız" duruşları, aynı "aslında ne kadar da iyi anlaşıyoruz" gülümsemeleri -ki bu gülümsemelerin samimi olduğunu iddia etmek ancak mizah duygusu güçlü birilerinin yapacağı bir iş olurdu-, her gün kurulu bir oyuncak gibi "birlikte" aynı hareketleri tekrarlamaları, oturdukları sandalyeyi bile değiştirmenin sohbetin akıcılığını (?) bozmasına cesaret edememeleri, bir de hepsinin içine seni çekmeleri/bunun için çabalamaları ne korkunç...

gerçekten anlayamıyorum, insan neden birbirinin aynı olan günler yaratmaya çabalar bu kadar? yani mesela bir gün olsun değişiklik olsun diye sinir olduğunu gizleme, açık açık kavga et alttan alta laf sokmayı deneyeceğine... bir kez olsun yüzündeki sahte gülümsemeyi sil nasıl hissediyorsan öyle devam konuşmaya... ne bileyim ya da gülümse ama bir kez içten gülümse, seçkin görünmeye çalışma, kendin gibi olmayı dene, bir kez olsun şu adam bizi dikizliyo "üff çok süper ya vücutlarımız" moduna girme de otur oturduğun yerde...

ya d ayokmuş gibi davran. sus, ses çıkarma. öyle durmaya devam et. ben sen ve sen ve sen ve sen ve diğerleri de yokmuş gibi davranayım. bir tek günümü size katlanma enerjisi bulmaya çalışmakla harcamayayım...

boğuluyorum!
buradan çıkmak için aradığım yardımı da bulamıyorum...
cidden boğuluyo olmalıyım ki durduk yere gözüm şişiyo boğazım ağrımaya başlıyo kusuyorum durduk yere... düzelemiyorum... nefretten başka bir şey hissedemeyeceğim anın yakınlığından korkuyorum... bundan kesinlikle korkuyorum...

Pazartesi, Kasım 26, 2007

sapıksapak

tamam bu zamana dek tüm anlattıklarımı toparlayayım,

son iki senede (neden bilmiyorum ama bi zaman belirtmek istedim, belki daha iki sene olmamıştır ve yahut geçmişimdir çoktan o işaret taşını) en iyi öğrendiğim şey "dinlemek" oldu. bunu gerçekten yapabiliyorum. ve bunu yaparken hiç "muş" gibi yapmıyorum. konsantre oluyorum, sonra kafamın içinde topluyorum tüm duyduklarımı. her şeyi anlamak konusunda müthiş bi başarı kaydettiğimi söyleyemem ama deniyorum en azından...

ve son 8 aydır (filan) konuşmayı unuttuğumu fark ediyorum. bu yanlış oldu, konuşma yeteneğim olduğu yerde duruyor fakat ben anlatabilmekle olan kısmını kaybettiğimi hissediyorum. yüz bin tane cümle kurup bir tek şeyi ancak yarım yamalak anlatabiliyorum. bu kötü...

bu blogun özü bu. az önce bunu fark ettim. hatta başka bir şey daha, şu sayfalar bana hep kendimi anlatıyor. ne kadar da "ben"... diyemem tabii ki ama benden olduklarını söyleyebilirim yine de...

bir şeyler ters gidiyor ya da ben yürüdüğüm yoldan saptım bu üç beş sene içinde ama... ne zaman? nereden? neyse...

yıl(gın)dönümü

yirmialtıkasımikibinyedigünlerdenpazartesisaatonüçyirmicivarı.
artık yokmuş ve hiç olmamış gibi yapmayı becerebiliyorum. karşıdan esen rüzgara göre eğilip büküldüğünde kimse hissetmiyor varlığını/yokluğunu, mutlu oluyorlar. sen sadece rüzgarın estiği anı kaçırma. dik durmaya çalışma, başka bir ses çıkarmayı deneme bile. rüzgarın uğultusu nasılsa sen de öyle... yok yere varmışsın gibi yapma... hafızan daha da önemlisi kalbin varmış gibi yapma... çünkü bilirsin hafızan yanıltır, bilirsin kalbin yok... bilirsin onların sağlam sandığı her şey paramparça...

Perşembe, Kasım 22, 2007

ip(ucu)


ne zamandır bakılacak görülecek bir şeylerle gelmiyordum buraya. ama bu resmi görünce hissiyatımın tıpkı şu resmin anlattığı şey olduğunu fark ettim. bu yüzden...

küçük kız bunu neden yapıyor bilemiyoruz tabii ama benim sebeplerim malum. heyecanımı yitirmişim kimi hususlarda, huzura ermek istiyorum, huzursuz etmek istemiyorum, elimdeki, yanımdaki, kalbimdeki kıymetlileri kaybetmek istemiyorum. ve işin kötüsü bunların haklı sebepler olmadığının farkındayım.

bir yük koyuyor birileri sırtınıza, siz de "seviyorum, kıymet veriyorum" ayağına taşıyorsunuz. sonra karşınızdaki tepenize bindirdiği yüklere aldırmadan, iteliyor sizi, düşürmeye çalışıyor, siz onun yükünü taşıyorsunuz ama bunu öyle kabullenmiş bir biçimde yapıyorsunuz ki ona, onun yüğkünü taşıdığınızı unutturuyorsunuz. bunun için durup da yük sahibini suçlamak olsa olsa ahmaklıktır. ve ben bu ahmaklığı ilk kez yapmıyorum.

kabul etmem gerekir ki artık görmezden gelme, onarma, unutma yeteneğim eskisi kadar keskin değil. bunlar, büyüdükçe -aslında yaşlandıkça demek istedim ama yaşım başım müsaade etmedi- daha da zorlaşıyor her şey gibi. üzerine konuşmamayı seçiyorum, anlamamış gibi yapıyorum ama aslında yapamıyorum. madem bunları yapamıyorum elimde çekiştirip durduğum o iplerle o zaman neden bunları yapmaya çalışmayı bırakıp gerçek olanı göstermeye cesaret edemiyorum? işte insanım ya, sıfır cesaret...

canımı yaktığı ve başka bir şey katmadığı halde kaybetmekten korktuklarım bir yanda gerçekten kaybetmekten ölesiye korktuklarım başka bir yanda. ikinci grup için her daim enerjim var tabii ki ama ilk gruba girenlerle uğraşmaktan delicesine yoruldum. buna rağmen yapamıyorum. bırakmak, vazgeçmek, vicdan, sorumluluk hepsi üstüste oturuyor sırtımda. ben de hala taşımaya devam ediyorum. etmesem? atsam sırtımdan hızlıca? "benim de canım yanıyor, ben de yoruluyorum, aloooooo ben de varım burada" desem? desem ne güzel olur biliyorum ama... diyemesem? diyemiyorum ki zaten...

saçmalık. hepsi saçmalık. bir tek içimdeki sevgiyi kör edip, gömüp oradan uzaklaşamıyor olmam saçmalık değil. hepsinin sorumlusu bu olduğuna göre aslında hiçbir şey saçmalık değil. ama... neyse... şu ipler yok mu? ellerimle ayaklarımı kontrol eden, o ipler duygu deiklerimizle mantık dediklerimizi de bir iki hareketle kendine getiriverseler...



-


saçma sapan şeyler yazıyorum ne zamandır farkında mısın? elle tutulur ne söyledim buraya kadar? hiçbir şey söylemedim. hiçbir şey yapmadım. öylece durdum ve sızlandım. sızlanmalarımı kesmeye de söz verdim. hele gevezeliklerim... lütfen artık birisi beni konuşmaktan alıkoyabilir mi? söylediklerimin ardından duyduklarımdan, hiçbir şey söylemediğim halde duyduklarımdan, duyduklarımın tamamından çok yoruldum çünkü. bir de konuşmayınca duymayacakmışım gibi geliyor işte aynı zamanda. duymadıkça da üzülmeyeceğim, hak etmediğimi bildiğim yaftalardan uzak duracağım... bak hala aynı şeyi yapıyorum...

bir..ki..üç

tıp...........

Pazartesi, Kasım 19, 2007

buz1000a

yılın bazı zamanları kendimi gittikçe dibe çöküyor ve nefes alamıyor gibi hissediyorum. öyle zamanların bir an önce geçmesi için arayı güzel meselelerle doldurmaya, o tarihleri unutmaya, sanki hemen geçiverecekmiş/geçivermiş gibi yapmaya çalışıyorum. ekim ve kasım aylarını sevmiyorum. oysa gerisi ne kadar güzel.

sonbaharı seviyorum ama sonbaharı sevmekle kendime ihanet ediyor gibi hissediyorum. sonbahar sadece yarattığı melankoli ile değil bu zamana dek hafızama kazıdığı kötü anılarla da canımı sıkıyor. sadece sıkılmıyorum yanıyorum da elbette. yine de kabul etmeliyim, artık hiçbir şeye eskisi kadar üzülmüyorum. çünkü artık geçmesini, bitmesini istemekten vaz geçtim. çünkü artık zamanı silemeyeceğimi, hayatı durduramayacağımı, geri alamayacağımı, yaşadığım her şeyin yaşadığım her şey olarak kaldığını biliyorum. belki de hayatın boktan yanları söz konusu olduğunda öğrenme güçlüğü çekiyorum. her neyse neticede artık biliyorum.

cumartesi günü 2002 yılından beri görmediğim bir bina kalbime saplandı. ne saçma. bir bina durduğu yerden ne yapabilir insana? ne değil, neler yapabilir bir bilsen... aslında bir şekilde yeniden karşılaşacağımızın farkındaydım. kapısını, ışıklarını göreceğimin. ama bu kadar yakınına gidip duracağımı bilemiyordum tabii.

lacivert ve kırmızı ne kadar yoruyormuş gözleri sadece bir kez bakmakla bile. ne kadar çirkin iki renkmiş onlar, aynalı cam ne kadar sevimsiz bir şeymiş. ne kadar çirkin, ne kadar kötü bir semtmiş. ne kadar pismiş her şey. hatırladığımın ötesindeymiş çirkinliği. ne işim varmış oralarda. kim sürüklemiş beni. hayatımı oraya gömüp nasıl devam etmişim sonrasında. nasıl olmuş da olmuş tüm bunlar. ve ben nasıl güzel, "hiçbir şey yok gibi" yapmışım. hayatımda bildiğim en iyi oyunu oynamışım.

neyse. geçti. artık oyun oynamama gerek kalmadı.

tarihler anılarını da çekiyor kendilerine. takvimin unutmana izin vermeyişi gibi, kader denen ve aslında olmayan zıkkım da senin ayaklarını çekiyor bir yana. ya da daha bildik bir yorumla, sen aklındakilerin canlanmasıyla sanki anıların o vakitlerde diriliyor sanıyorsun. neticede çok fazla şey fark etmiyor. ben olsam takvimsizliği tercih ederdim. güzel yıldönümlerini de bunun için feda ederdim. zaten çok istediğim kutlamaları da hep istemiyor gibi yaparım. olanlarla, olacaklardan korkuyorum sanırım.

bunların hepsi safsata!

sevdiğim adama işkence ediyorum. kendisiyle ilgisi olmayan milyonlarca mutsuz şey anlatıyorum. beni dinlemesini bekliyorum. kahretesin ki dinliyor, kahretsin ki anlıyor, kahretsin ki hak ettiğimden fazla değer veriyor. eziliyorum. bana unutma garantisini veren ilk adamdı. bana unutma garantisi vermeyi öğreten. unutmanın haşmetli karizmasından çok, işe yararlığına ikna eden... unutmak-el uzatmak-omuz uzatmak-koluna girmek... hepsinin birbiri olduğunu bilmek beni hayata yakın bir iki adım atmaya itti... unutmasını istemedim sonra... unutmasını istesem daha mı mutlu olurdum bilmiyorum... ama unutursa yine tek başıma sırtlayacakmış gibi... hayatım boyunca cesaretin kıyınsından geçmedim...

mesele bu değildi tabii ki...

artık omuzlarımı kolay kolay düşürmeyeceğimi hatırlatmak istedim bundan bir hafta sonrasına. asıl mesele buydu. asıl meselenin kardeşi de teşekkürdü... omuzlarımı doğrultan adama, yanımda duran kadınlara ve adamlara...




not: konuyla ilgili ya da ilgisiz gitmiyor kulaklaırmdan bu şarkı...

zamanın eli değdi bize
çoktan değişti her şey
aynı değiliz ikimiz de
zaaflarına bir gece
hatalarına bir nilüfer
sevgisizliğine bir kalp verdim
artık geri ver
geri veremezsin aldıklarını
artık geri ver
geri verilmez hiçbir yanılgı
yokluğuna emanet et sen de benden kalanları
her şeyi al, bana beni geri ver
bir şansım olsun
başka yer başka zaman
sensiz ömrüm olsun...

Cuma, Kasım 16, 2007

gülegüle

çok acayip. bir sürü ölüm gördüm 7 yaşımdan beri. çok yakınlarımı kaybettim. ama üzülmekten başka, en kendimi inandıramadıklarım hep arkadaşlarım oldu. ilk önce neredeyse beraber doğup büyüdüğüm bir arkadaşım lösemiyle saçlarını kaybetti. ben de onu kaybettim sonra. aradan zaman geçince ortaokulda dayak yemesin diye korumaya çalıştığımız bir arkadaşımın vefatını öğrendim. bugün, lisede aynı sıralarda oturup, aynı adamlara gönül koyduğum, aynı havayı soluduğum, çok sevdiğim çok güzel canım arkadaşımın artık olmadığını öğrendim...
hissettiğim şaşkınlıktan çok anlamsızlık... anlam verememezlik... nasıl bu kadar erken ve bu kadar çok. o kadar küçükler ki. neredeyse benim kadarlar. o kadar küçükler ki benden daha fazla yaşayamadılar... bu çok canımı yakıyor işte... gerçekten anlayamıyorum... yılın en kötü iki ayı, ekim ve kasım ayları... bu iki ay bana hep ölümü hep ölümün bitmek/geçmek bilmez tazeliğini hatırlatıyor. kendimi gri hissediyorum. kahverengi bile değil...
ne yapmalıyım bilemiyorum... bu hissettiklerim üzerine konuşamıyorum... aslında deniyorum... birilerine haber vermeye çalışıyorum ama öldüklerini söylemekten bir adım ilerisine geçemiyorum... her şeyi her zamanki gibi geyiğe vuruyorum... böyle durumlarda kendime inanamıyorum, iki yüzlülüğüme...
içimdekileri söylememem için ne gibi bir sebebim olabilir? herkesten uzakta duruyorum sanki... o'ndan bile... tek başıma bir kum tepesinin en ucunda duruyorum, herkes aşağıda, o da aşağıda bana bakıyorlar, beni önemsediklerini sevdiklerini söylüyorlar ve ben onlarla konuşamıyorum ne saçma... aklımda kaybettiğim arkadaşlarımın yüzleri... aklımda biz... bizim dışımızda hiçkimse yokmuş gibi... kafam öyle dağınık ki...

Çarşamba, Kasım 14, 2007

dolan

hayatımın büyük kısmı yalan söyleyerek geçti. özellikle birkaç yılı kimseye doğru bir şey söylemeden geçirdim. ne yiyip içtiğime kadar doğru bir tek şey anlatmadım. şimdi düşünüyorum, bunu neden yaptım? hiçbir sebebi yoktu, kimse beni bilsin istemedim. bilmem, belki deliydim belki de sadece çocuktum.

çok yalan söyledim ama hayatım boyunca hiçbir şeye "ama bu yalan sayılmaz ki" demedim. yani bir şeylerden hiç bahsetmiyor olmanın aslına yalan sayılamayacağını ya da yalanların rengarek olduğunu iddia etmedim. aksine bunu hep bildim. buna rağmen kimileri dışında bir sürü yalanımda vicdan azabı duymadım. oysa hep vicdan azabı duymam gerektiğini düşündüm.

aslında dönüp baktığımda çevremdeki herhangi birine kıyasen çok yalan söylediğimi filan düşünmüyorum. aksine son 6-7 yıldır filan çevremdeki insanlara bakınca yalan söylemiyorum bile sayılabilir. yalanlarımı bir teraziye koyup ağırlıklarını ölçmeye çalışmıyorum. eğer çalışsaydım ağırlık farkıyla kazanabilirdim. ama parça sayısı göz önünde bulundurulacaksa oradan yırtabilirim işte.

yine de hani o hiçbir doğru laf etmediğim zamanlarda o kadar çok yalan söylemişim ve o kadar profesyonelleşmişim ki artık elimde olmadan hissediveriyorum küçüklü büyüklü yalanları. ses etmiyorum, anlamamış gibi yapıyorum ama hepsini bir bir sayabiliyorum kendi kendime... çoğunlukla içimdeki kurt rahat durmuyor bir şekilde yolunu bulup soruyorum sebebini ama özellikle bana yalan söyleniyor olduğunda korkunç bir rahatsızlık duyuyorum. asıl anlayamadığım şey bu işte. o kadar yalan söyle, yalan söylediğini itiraf etmekten çekinme, ondan sonra birisi sana yalan söylediğinde kendini berbat hisset... bu hakkım olan bir şey değil... duymamış gibi yapmam lazım, anlamamış gibi, yemiş gibi, yutmuş gibi. ya da bunların hiçbirini yapmayıp ses de çıkarmamam lazım. hangisini yapmam gerektiğine henüz kararverebilmiş değilim.

tabii şimdilerde, hani şu bahsettiğim bilmem kaç yılda değişti her şey. kolay kolay yalan söyleyemiyorum. söylediğim yalanlar yüzünden gittikçe ağırlaşan yükler taşıdığımı düşünüyorum. ufak tefek şeyler bile rahatsızlık veriyor. işte bunu da anlayamıyorum. biraz abartıyorum gibi geliyor. ama düşününce belki de kotamı doldurmuşum çok eskiden diyorum. kararsızım yani...

şimdi durup bakınca şu an yaptığım şey de çok komik duruyor. sürekli yalancıyım diyen birinin bunu söylüyor oluşu hangi tarafta duruyor? bahsi geçen araf şu an durmakta olduğum yer mi kestiremiyorum. ne yapıyorum, bunu sana neden anlatıyorum, bunları söylemem senin gözünde bir basamak daha aşağıya inmeme sebep olur mu/olmaz mı emin olamıyorum. bir de farkında mısın bilmiyorum bütün anlattıklarım kararsızlık ve çelişki içeriyor. sanırım kendimi ararken iyiden iyiye kayboluyorum. ama tabii ki; ne fark eder?

Perşembe, Kasım 08, 2007

behçet necatigil'i hep çok sevdim, hep çok naif, hep çok ince ama en çok "içten" diye. sevdiklerime dönüp baktığımda daha iyi anlıyorum ki "içten"lik benim takıldığım asıl nokta. ne zaman bir yerde bir samimiyetsizlik hissetsem -geçmişe dönük bir samimiyetsizliğin sonradan keşfi de olabilir bu- irkildim, korktum, uzaklaşmaya başladım.

sevdiğim birinin içten olmanın dışına çıktığını düşündüğümde elimde olmadan kaçmaya başlıyorum ben. içimde bir şey kırılıyor, bu samimiyetsizliği haketmediğimi düşünüyorum, yani duramıyorum orada.

karmaşık bir hikaye değil, aslında herkes için geçerli bu söylediklerim. yine de sanırım ben bu konuya olması gerekenden fazla kafa yoruyorum. öyle ki bir bakış, bir duruş, bir yaşam tarzı oturmuyorsa birinin üzerine ve bir bağ kurduysak aramızda artık o üzerine oturmayan giysilerden uzaklaşsın istiyorum. en azından benimleyken, bizim aramızda böyle samimi olmayan bir taraf kalmasın istiyorum. eğer bir türlü olamıyorsa bu, elim ayağıma dolaşıyor. kafam karışıyor. biliyorum, o benim için doğru yerde değil, varlığından rahatsızım, kendi olmayan tavırlarından da ama pat diye çıkaramıyorum onu hayatımdan. aklımdan çıkarmak daha kolay ama hayatımdan çıkması... olmadık bir zorluk... olmadık bir sevimsizlik...
içimde bir yerde zar zor yer açtığım birinden vaz geçmek kolay olmuyor...


neyse tabii ki asıl anlatacağım bu değildi... behçet necatigil'di asıl sebep...

seni karanlıkta yatırıyorlar
korkuyorsun geceden
bakıp bakıp pencereden
yatağına sokuluyorsun.
ben hep eski yerimdeyim biliyorsun
hava açıkk olduğu zamanlar
beni seyrediyor, seviniyorsun.
ah ne olurdu ben de
sana göründüğüm şekilde
odana gelseydim.
atesböcekleri gibi
küçücük avucunda
yanıp yanıp sönseydim.
seneler geçip gider, buyursun.
bir gün olur, hepsi biter
endişeler, o çocuk üzüntün
hepsi biter.
aydınlanır senin için geceler, güneş gibi görünürsün.
biraz sabır, küçük çocuk, biraz sabır!
ama allah'ın koyduğu yerde
yıldızlar daima yalnızdır.

şimdilik sadece bu şiir..aslında "solgun bir gül dokununca" benim şiirim..ama onu daha önce bi yerlere koymuştum sanırım..neyse dediğim gibi..içtenlik..samimiyet..bi de bu "yıldızlar" bi başka güzel sanırım..neyse..

Salı, Kasım 06, 2007

her şeye hazırım seninle

sürekli bu şarkı...




sevdiklerimizin ve seveceklerimizin adları
ta basindan yazilmistir kalbimize
ve onlari bulana dek savasiriz
bu karmasik tutkular cemberinde
seni ilk kez goruyorum ama
sanki bir yerlerden hatirliyorum

parlak bir atesten cok sonra
arda kalan kuller olsak da
her an ölmek icin yasasak da
kıyısında sarp bir ucurumun
ucmaya hazirim inan seninle

zincirledin beni sevdama
ask lanet yagdirsa viz gelir
acilara yoksulluga tutsak
yeter ki benim olmayi dile
ben savasirim senin yerine

yorgun kanatlar acilsa yeni yolculuklara
ucmak ne guzel, tutunabilmek bulutlara
bir tek ihanetin golgesi dusemez
yaralarımı saran el girse de kanıma
her seye hazirim seninle...

hic hem de hic umrumda degil
bir yarın var mi bizler icin
yarım kalmis bir sarki olalim
kollarımdasin,benimlesin ya
gel de yok olalim su an seninle..

rık/ık

bugün ilk defa ne yaptığımı bilmediğim halde yaptığım şeyden pişmanlık duydum.

hiçbir zaman doğru bir insan olup doğru hareket edemeyeceğimden korkuyorum. kendimi yanlış mı ifade ediyorum, kendimi ifade etmek için yanlış yollar mı seçiyorum yoksa kendimi ifade etmeye çalışmak yerine sadece tavır mı takınıyorum kestiremiyorum.

hayal kırıklığına uğradım. bu defa sadece kendimle ilgili de değil üstelik. bunu neden bu kadar sık hissetmeye başladım? ne oluyor bilmiyorum. yoluna girdiğini sanarken yolunda gitmediğini kanıtlamaya çalışan bir sürecin içinde neler olduğundan nasıl emin olabilirim? (ne kötü bi cümle) .. donup kaldım. hareket edemiyorum. anlatamıyorum. konuşamıyorum. ne yapabileceğimi bilmiyorum. geriye dönemiyorum ilerisini kestiremiyorum. neyi nasıl toparlarım bilmiyorum. elimden bir şey gelmiyor. gerçekten gelmiyor. sanırım yetenek skalam tam da incinmediğini düşünme derecesinde takılıp kalmış. aslında yetenek skalam nereden başlamış emin değilim. çok eksilerden başladığı kesin... eskilerden değil ama... bilmiyorum...

yanlış anladım. tamam biliyorum yanlış anladım. amacından saptırdı benim paranoyak zihnim. ben yanlış anladım. ben yanlış anladım ama başka bi şey anlamadım. doğrusunu bulamadım. tamam aslında benim anladıklarımdan başka şeylerdi. sadece beni anlamaya yönelikti. ama biliyorum bu benim paranoyam. ben kuruyorum, saptırıyorum, ekliyorum üstüne bi şeyler... ben yapıyorum tüm bunları biliyorum. ama başka bi şey yapamıyorum. cinnet geçiriyor filan da değilim. aklıma mukayyet olmaya çalılmam gerektiğini bilecek kadar bilinçliyim... bi daha asla konuşmamalıyım... bunu gerçekten yapabilmeliyim artık...

çok üzgünüm...
yapamadıklarım, bilmeden yaptıklarım, bile bile ısrarla yaptıklarım, uyarı almama rağmen yapmaya devam ettiklerim, yapmamam gerektiğini hiç bilmediklerim, tüm yaptıklarım ve tüm yapmadıklarım, hepsi için herkesten çok özür diliyorum... tüm bunların varlığım/yokluğum dışındaki telafisini bulmaya çalışıyorum... buna gerçekten çalışıyorum... çok özür dilerim; hayatıma giren herkesin hayatını çekilmez kıldığım, herkesi bi şekilde mutsuz etmeyi başardığım için... çok özür dilerim...

Cumartesi, Kasım 03, 2007

hatır

kim olduğumu hatırlayamıyorum bazen. dünyaya o kadar uzaklaşıyorum, hayata o kadar yabancılaşıyorum ki, bir sonraki kelimemin ne olması gerektiğini kestiremiyorum. hani öyle bi nokta ki neresinden tutsam olmuyor gibi. silkelenemiyorum. dökemiyorum üzerime yapışanları. ayaklanamıyorum. beynim içine yığılmış kurşunlarla iyice ağırlaşıyor, algılayamıyorum. çok görüp, çok yaşamadım ama artık şaşırmayacak kadar büyüdüm. buna ikna olmayı bir türlü öğrenemiyorum.

değişmek istiyorum. mesela üzerimdeki bi elbiseyi değiştirir gibi, tüm huylarımı, yüz ifadelerimi, kendimi, hayatımı, dünyayı, önceyi, sonrayı... her şeyi baştan almak ve baştan yaratmak istiyorum. en küçüğünü bile becermiyorum. beceriksizlik değil bu aslında. bu sadece ekstra bir özellik olabilirdi ama bende yok. kaç kişide var ki?

çeki düzen vermem gerekiyor her şeye. dürüst olmam gerekirse önce kendime çeki düzen vermem gerektiğini de biliyorum. ama sanırım bunu bir türlü başaramıyorum. pantolonun bi paçasından içeri sokmaya çalışıyorum iki ayağımı da. olmuyor tabii... olması da gerekmiyor belki...

bazen kendimi teselli edecek bir tek iyi yanımı göremiyorum. kendimi avutamıyorum. öyle zamanlarda bir kutuya girmek, bir dolaba saklanmak istiyorum. küçükken kendimi çok kötü hissettiğimde annemlerin gardrobuna girip otururdum ya da yataklarının altına girip yatardım. o zaman her şey geçecek gibi gelirdi. kimse beni görmeyecek, herkes unutacak, her şey geçecek gibi gelirdi. şimdi sığmıyorum hiçbi yere. ışığı söndürmek de yetmiyo. kendimi unutamıyorum bi türlü.

oysa bi şey olsa, fişi çekince bi süre tüm dünya uyusa. madem ben kaybolamıyorum bi süre dünya yokmuş gibi yapsa. sonra fiş takılınca her şey yenilenmiş olarak devam etse...

ya da ben büyüsem artık olmayacak şeylere olsa demesem... demesem hiçbi şey... sussam...

Cuma, Kasım 02, 2007

ak

aslında hiç büyümüyormuş da hep yerimde sayıyormuşum gibi. aklım ermiyor işte dönen hiçbi şeye...

mor.fin

ölüm yıldönümünden hemen önce, o zaman acılar içinde kıvrandığını ve artık morfinin bile işe yaramadığını öğrendim. bunu yeni öğrendiğim için kendime kızdım, ama daha çok başkalarına. bilmem neyi değiştirirdi? bilmem seni gitmekle suçladığım tüm o zamanı değiştirebilirdi... ya da... yok başkası, ötesi, sadece bilmek... haklısın aslında bilmek iyi gelmedi...

Perşembe, Kasım 01, 2007

velhasılı...

konuşmayı eskisi kadar sevmiyorum. eskiden sabahlara kadar anlatabilirdim. çocukluğumu, hayatı, görmek istediklerimi ya da içimden geçen anlamlı-anlamsız cümleleri peşpeşe sıralayabilirdim. şimdi bunu yapmakta çok zorlanıyorum. kelimelerim birbirini takip edemeyecek, karanlıkta çarpışıp duracak, bir türlü ağzımdan çıkamayacaklar gibi geliyor. ki öyle gelmelerini bir yana bırakırsak artık kendimle ilgili bir şey anlatmaya başladığımda -eğer ciddi bir konudan bahsediyorsam- tekleyip duruyorum. kelimelerin hepsi siliniyor sanki aklımdan.

yazı yazmak daha kolay son zamanlarda. aklımdan geçenleri yazarken durup düşünmekle zaman harcamak zorunda kalmadığım içindir belki. sebebini tam kestiremiyorum ama "kendimi yazarak daha rahat ifade ediyorum"dan birazcık daha farklı benimki. şimdi birisi karşıma geçse ve saatlerce hiç cevap vermeden dinlese beni, feci halde rahatsız olurum ama buradadurum değişiyor sanırım. ama bloga yazma rahatlığının kesintiye uğradığı durumlar da var sanırım.

bir süredir eskisi gibi yazamıyorum. uzun araların ve kişisel metinlerle aramdaki mesafenin sebebi benim için belli. ben birilerinin "ben"i okuduğunu düşündüğümden beri eskisi gibi yazamıyorum. bunu fark edene dek birileri sadece "yazdıklarımı" okuyor gibi geliyordu. şimdi beni okumaları, daha doğrusu okuduklarını sanmaları düşüncesi çok rahatsızlık verici. bu kişisel bir alan değil elbette. kişisel ve kapalı bir alan yaratma amacında olsaydım bir internet sitesini tercih etmem aptalca olurdu. yine de işte bazen...

bunu söyleme gereği hissetmem çok aptalca ama "ben sadece buradaki sherlotte ya da nilay değilim. benim içimde binlercesi, dışımda onbinlercesi var"... canım sıkkın olduğunda daha çok şey söylemek istiyorum. çünkü ben duyguları arasında, hatta duygularının kendi içlerinde denge kurabilmeyi becerebilen biri değilim. iyiyse en iyi -tamam kabul bu pek olmaz- kötüyse de en kötüsünü hissediyorum. kötünün en kötüsünü hissettiğimdeyse elimden akıp gidiyor söyleyeceklerim, kafamdan daha çok şey çok büyük hızla akıyor. ve ben yetişebildiğim kısmını yazıyorum. o yüzden bir sürü kelime, bir sürü satır dökülüyor buraya...

demek istediğim, normalim ve değilim... iyiyim ve değilim... mutsuzum ve değilim... blogumun giriş yazısını dönüp okumak belki bir işe yarayabilir... herkes kadar dengesiz ve herkes kadar dengeliyim... eğer daha fazlasını ve farklısını bekliyorsanız, elimden bir şey gelmiyor maalesef, bunu söylemek zorundayım...

belki de sadece bir çeşit paranoyanın içindeyim. gerçekten bilinmek, tanınmak isteyip istemediğimden emin değilim. hangisi daha iyi/kötü bilemiyorum. o yüzden de kendimle çelişiyorum. bazen açıp şuraya bir şeyler yazmak istiyorum ama sonra diğer yanım "yaa üffff napıcaksın" diyor, ben de çaresiz boyun eğiyorum.

tüm bu satırlara rağmen söylemem gerekir ki, buraya yazmayı çok seviyorum. uzun zamandır içimde taşımadığım bir şey üretme isteğini burası sayesinde yeniden buldum. blog üzerinde herhangi bir üretimde bulunmasam da kafamda hep yeni fikirler, aklımda hep güzel düşünceler, yazmakla ilgili bir sürü fikir birikiyor. belki abarttığımı düşüneceksin ama benbigün kendimle yüzleşip beni mutlu edecek gerçek şeyleri seçme şansı verdi bana... mesela yaşlandığımda kalemim ve kağıdımla başbaşa kalmak istediğimden, sevdiğim ve sevmediğim insanlardan, kötü yanlarımdan, değiştirmem gerekenlerden yazdıkça emin oldum... sen abarttığımı düşünsen de düşündüklerimi yazılı olarak görmek, kendimi karşıma alıp oturup konuşma şansı tanıdı bana...

bir şekilde bir şeyler söylemeyi seviyorum, hepsi buna çıkıyor dönüp dolaşıp...
kendimle başbaşa ve yüzyüze kalmayı da söylediklerim kadar seviyorum...
burayı..bunu bir kez daha söylememe gerek yok, sen de biliyorsun artık...

Çarşamba, Ekim 31, 2007

ayrilik

"Sevgili, Guzel, Karakterli Yalinayak,
Hayatimda bu kadar severek icinde bulundugum bir is var miydi hatirlamiyorum. Cok guzel gunler ve cok guzel anilar paylastik. Cok gulduk, cok konustuk, cok dinledik, cok tartistik, Bugune dek toparlamayi bilmedigimiz hicbir seyin olmadigini dusundum. Her seyin hep "cok"unu hissettim. Bu sozleri nezaket icabi kullanmamayi ogrendim. Guzel insanlar tanidim, guzel cumleler okudum, cok heyecanlandim, cok sevindim, her sayfan ellerimin arasinda defalarca cevrildi. Su soylediklerimin tamamini seninle birlikte hissettim. Guzeldin iste... Guzelsin hala... Seni seviyorum ama artik yaninda olamayacagimi da biliyorum..."


Kendi nasıl hissettiğimi anlatmam çok zor. Bu ayrılığın yaşanacağını hep biliyordum ama bu söleri söylediğimde bu kadar üzüleceğimi tahmin edemiyordum sanırım. "Keşke" demek gibi bir şey değil ya da bu ayrılığın yanlış olduğunu düşünmüyorum. Ama... Uzun ve sıkıntılı bir ilişki yaşamış, artık atacağı adımı, alacağı nefesi bildiğim bir adamın kollarında uyumak istememek gibi... Bu burukluğu anlatması çok zor...

Pazar, Ekim 21, 2007

at! tut! bak! koş! ye! iç! doğ!

19 temmuzda kendime bi mail yazmışım bugün gönderilmek üzere ama o kadar şaşkın, o kadar unutkan o kadar o kadar......biriyim ki bunu unutmuşum. o zaman demişim ki:

"Dear FutureMe,
bu mail gercekten eline ulasacak mi inan ben de bilmiyorum ama ulasirsa hem buyuk heyecan olur hem de ne bilim...bugun dogumgunun olmali, yine her zamanki gibi asik suratli olmazsan cok sevinirim...biliyorum dogumgunlerini sevmezsin ama unutma sen sevmesen de senin dogdugun gunu seven birileri var...mutlu yillar canimin icinin ici...seni seviyorum :)"

bugün bu maili çok geç aldım maalesef... her şey için çok geçti artık... yine de... ben de seni diyorum bu maili yazan tarafıma... iyi ki doğdum...

Perşembe, Ekim 18, 2007

doink

aslında bi şey söylemek istemiyorum. biliyorum yılın bu bir iki haftası hep sancılı geçer benim için. o yüzden büyütmek ya da herhangi birine aksettirmek de istemiyorum. ama işte sonra çuvallıyorum. eskiden konuşurdum, bi derdim olunca anlatırdım en yakınımdakine. şimdi onu da yapamıyorum pek. boğazıma takılıyo sesim, akmıyo bi türlü. bir cümleyi tamamlamak için kırk takla atıyorum ama yüklemi bi türlü bulamıyorum falan filan. karışık bir mesele değil. sosyal ilişkilerle ilgili yeteneklerimi kaybediyorum yavaş yavaş. geçici bir dönemdir elbette ama yine de rahatsızlık verici. içimdeki sıkıntı dışımla birlikte çoook yüksek bir ses eşliğinde patlayacak sanki.

bütün gün uyumak istiyorum. yataktan çıkmak, insanların yüzlerini görmek, konuşmak zorunda olmak işkence gibi geliyor. yine de kendimi zorluyorum. hayatımı sürdürmek zorunda olduğum gerçeği neyse ki her sabah "doink" efektiyle iniyor kafama. yani hem rahatsızlık verici hem de sempatik bir gerçek. en azından sesi sempatik.

yok yaa tabii ki depresyonda değilim. sadece biraz yorgunum. aslında herkesten uzak bi memlekette kalsam bi süre. sevmediklerimi bile özlesem. olmayan derdimi tasamı unutsam. aslında ne istiyorum ben de bilmiyorum. dediğim gibi yorgunum. sanki ayaklarım ağrıyor, ama uzatınca daha çok ağrıyor da yürüyünce hissetmiyorum gibi. yani bunun çaresi aspirinli ılık su dolu kovaya sokulan ayaklar... saçmalamıyorum, şu cümlelerin hepsi bi mantık ekseninin içine kurulmuş oturuyor.

üf... aslında bi şey anlatasım yok mu var mı bilmiyorum. konunun yanından yöresinden yürüyüp geçiyorum geri dönüp tekrar yanından geçiyorum. o yüzden şimdi en güzeli ben yokmuşum gibi yapayım, kendimi görmezden geleyim. evet bunu yapayım ben.

Salı, Ekim 16, 2007

sevemez kimse seni...

denizatı: birkaç senedir kendimi, özlediklerimi, hayatımı bulduğuma inandığım güzel hayvan. sadakati benliğine işlediğini düşünüyorum. uçsuz bucaksız denizin içinde küçücük bedenini bir dala tutturup, orada kalma çabası, çocuklarına sahip çıkışı... her şeyi ayrı güzel...
fil: en sevdiğim hayvanlardan, hafızalarına, duygularına, cüsselerine, törensel hayatlarına hayranım... büyük cüsseler kırılgan ruhlar gibi gelir hep, belki o yüzden inanılmaz bir şefkat besliyorum fillere karşı...

nergis: hayatımda duyduğum en güzel koku. gördüğüm en anlamlı çiçek. ne kadar ezikse, beyaza uzaksa kokusu o kadar güzel. kendisi çirkinleştikçe kokusu güzelleşen narsis'in çiçeği. hikayesi acıklı olsa da kendisi sadece hüzünlü. kendisi hüzünlü olsa da hissettirdiği huzur ama daha çok mutluluk... hayatımın en anlamlı yanı gibi, bi çok şeyin simgesi...
yasemin: kokusunu hep sevdiğim ama anlamını henüz bulduğum çiçek. yasemin... anlamını bulduğum ama buraya yazmak istemediğim güzel çiçek...

renkler: aslında sıralamak istemiştim ama öyle üçle beşle bitmeyeceğini fark edince böyle yazayım dedim. mavi, hiç bitmeyecekmiş gibi... kırmızı, inanır, güvenir gibi... siyah, güvencede gibi... lacivert, güçlü gibi... gri, kararlı gibi... pembe hep çocukmuş gibi... mor, başka bir dünyadan gibi...

bülent ortaçgil ve yann tiersen: kötü duyguların, kötü zamanların daha önce de atlatıldığını hatırlatan adamlar. iyileşeceğimin habercileri. hayatı küçümsemeyen, aksine sorunların farkında olan ama yaşamaya devam ettiğimizi hatırlatan adamlar.

öykü: oluyor ve bitiyor. her şey kısacık bir zamana sığıyor. ayrıntının ayrıntısızlığı, hayal gücünün körükleyicisi, 1000 kelimeyi süzüp 100 kelimeye düşürme becerisi.
masal: geçmiş güzellikleri hatırlatıp, gelecek güzel günleri anlatan pembe, mavi, mor sözcükler...

fahrenheit 451: bu dünyanın anlamının ve anlamsızlığının zihnime en güzel çakıldığı kitap. evet ben de bi kitap okudum hayatım değişti...

yağmur sonrası: bazen çok iyi bazense çok kötü hissetsem de yağmur sonrasını seviyorum. beni hatırlamam gerektiğine ikna ediyor.

uğur böceği: birisi o benekleri üzerine tek tek üflemiş gibi...

hatır(L)a: hep daha çok yaşayıp daha çok mutlu olacakmışım hissi yaratır anıları hatırlamak. aklımdan her o anının her saniyesi geçer, tekrar tekrar döner... mutluluk öyle zamanlarda gözlerime doluyor... hatırlamayı seviyorum, hatırlayacak şeyler biriktirmeyi de...

kırmızı pilot kalem: özellikle sarı kağıtlarda son derece güzel duruyor ondan çıkan kelimeler.

dostlarım: birden fazlasına sahip olduğum, kendim kadar sevdiğim, hem kötü hem iyi gün dostu olacaklarını, araya yüzyıllar girse de hep aynı duyguyla dönüp geleceklerini, dönüp gidebileceğimi, her zaman bulabileceğimi, dokunabileceğim mesafede olacaklarını bildiklerim.

Çarşamba, Ekim 10, 2007

sahibinden satılık 3+1 lüx ormanlar

bir sürü insanın yıllardır basbas "doğa elden gidiyoooor" diye bağırmasına karşın hepimizin takındığı umursamaz tutum, yazın suların kesileceği endişesiyle nihayet son buldu. birden bire hepimiz "küresel ısınma" düşmanı olduk. orada burada büyük laflar etmeye başladık. açıkçası bunlar benim gözümde biraz "reklam kokan hareketler" tadına büründü. neyse ne nihayetinde birileri en azından "su"yun kıymetini anladı. yine de şimdi herkes duyarlı olsa da kimsenin bu gibi olaylardan haberi yok...
Devlet 2/B kapsamındaki arazilerin sayılmasına izin verdi verecek... yani ormanları satacaklar... yani artık "kazara yangınlar"a da gerek kalmayacak... ki o kazara yangınlardan birinin ardından yeniden yeşeren ağaçlara şahit olmuş biri olarak, yanmış toprağın da bir süre sonra yeniden kendini yenileyebildiğini görmüş biri olarak ben onların devrine de karşıyım ya, neyse...
ne diyordum... bu güzel ormanların satışının engellenmesi için TEMA'nın düzenlediği bir imza kampanyası var. bonuscard'ın doğa dostu kartlarından almaktan daha mantıklı değil mi burada bir imzayla yer almak... boşluğa bağırmak yerine bir yerlere kazıyın kendinizi, kendi yankınızdan fazlasını bulursunuz, emin olun...

adresi yeniden hatırlatayım, hem bilgi edinmeniz hem de destek olmanız için...
lütfen buyrun...

Salı, Ekim 09, 2007

14101990

kocaman bir karyolanın üzerinde dizleri iz yapmış pijamasının bacağı sıyrılmış dizine kadar, üzerini açmış her zamanki gibi, beli açıkta kalmış, kimse gelip örtmemiş, ürpererek uyanmış. henüz 6 yıl bırakmış geride, 6 yıl ve 358 gün geçmiş annesinin sıcak rahminden ayrılalı...
normalden fazla sürmüş bir uykunun verdiği rehavet üzerinde, birisinin gelip de "hadi artık kahvaltıya" demesini bekliyor. bekledikçe sıkılmaya başlıyor. evde çıt yok sanki. odanın kapısı kapalı, içerisi aydınlık. içerisi her zaman olduğundan daha aydınlık ve evin bu odası daha önce bu kadar sessiz kalmamış olmalı.
öyle sıkılmış ki gelip birisinin belini açtı mı diye bakmamasından, kimsenin "çok uyudun sıpa hadi bakalım" deyip sarılmamasından, sahanda yumurtanın kokusu da yok... öyle sıkılmış ki kalkıyor yataktan tekbaşına öylece. ayakları karyoladan yere ulaşana dek upuzun bir sessizlik daha...
odanın kapısına ilerliyor, kapı bembeyaz, ayakları çırılçıplak ve buz gibi her zamanki gibi. eli uzanıyor kapı koluna, kapı kolu gıcırdayarak iniyor aşağıya. odanın ve evin diğer odalarının bembeyaz kapılarının açıldığı koridora bakan tüm kapılar sımsıkı kapanmış. koridor boyunca bir uğultu. yatak odasını ve koridoru geçip de o çift kişilik karyolaya ulaşamayacak kadar alçak bir inleme gibi yayılıyor ses kulaklarına... nereye gidip hangi kapıyı açması gerektiğini bilmiyor. bir süre duruyor, annesinin hangi kapının ardında onu beklediğini düşünüyor.
huzursuz bir sıcaklık var evde. ekim ayına yakışmayan bir sıcak yayılmış her yana. sanki haziran gibi, haziranda güneşin iyiden iyiye yerleştiği salondan yayılan sıcaklık gibi...
ilk önce salonun kapısına dayıyor küçük ve biçimli sağ kulağını. kulağı kocaman adamların sesleriyle doluyor. herkes konuşuyor ama herkes susuyor sanki. bu kalabalık nereden geldi bilemiyor. televizyonun açık olduğunu düşünüyor, salonda televizyon olmadığını hatırlıyor. ama bu tuhaf huzursuz hal nedir anlayamıyor. bugün diğerlerinden farklı, bulamıyor annesini.
koridor boyunca yürüyor. oturma odasının kapısına dayıyor bu defa sol kulağını. içeriden ağlamaklı kadın sesleri, inlemeler, fısıltılar. içinde bir acı yürüyor. annesinin ağlayan sesi tırmanıyor kulaklarına. kulaklarından beynine yürüyor, gözlerine...
kapının kolu sıcacık. elini yakacak diye korkuyor. içerisi kalabalık, herkes ona bakıyor. o pijamalarından utanıyor. kadınlar tek tek başını okşuyor, herkes kucağına almak istiyor. o annesine ulaşmaya çalışıyor. annesinin gözleri kaybolmuş. çekik gözleri iki koca tepenin arasında kaybolmuş gibi. annesini tanıyamıyor. annesi kendisini durduramıyor. sarılıyor. annesi ağlayınca o da ağlıyor. ağlıyorlar. neye ağladıklarını bilmiyor.
kapıdan içeri bir adam giriyor. amcasını tanıması zaman alıyor. "söylediniz mi?"...
anlamıyor. annesi elinden tutup abisinin odasına götürüyor onu. annesi ikisini iki yanına alıyor. "artık gelmeyecek hastaneden" diyor. ağlıyorlar. "neden ağlıyorlar"... üçü birbirine sarılıp ağlıyor. o ne olduğunu anlamıyor. annesi ağlıyor, abisi ağlıyor, o ağlıyor. "neden ağlıyorlar"... canı acıyor... ağlamalarını istemiyor...
odanın dışında bir sürü insan pide yiyor. bir sürü insan ayran içiyor. bir sürü insan bu "beklenen" anın normalliğinden söz ediyor. bir sürü insan bir şey yokmuş gibi davranıyor. hiçkimse başını okşamıyor, hiçkimse bilmiyor.


onlarca defa anlattığım, onlarca defa dinlediğim, yaşadığım,
gördüğüm, duyduğum, tattığım, bildiğim,
silemediğim, silmek istemediğim...
17 yıl öncesinden bahsedemeyecek kadar genç olmalıydı hafızam,
17 yıla 17 ömür sığdıramayacak kadar küçük...

Cuma, Ekim 05, 2007

son

"...Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar..."
(T.U.)

ekimin kaçı olmuş, yeni görüyorum sonbaharı (son bahar). işe gelirken yeri kaplamış sarı yaprakların hışırtısıyla ayıldım. yaprakların sararmasına ve hatta dökülmesine yetecek kadar vakit geçmiş demek. şaşırdım.
ankara'ya en çok yakıştırdığım mevsimdi bugüne kadar. belki de bir tek sonbaharı başka şehirde görmediğimden, sonbaharı bir tek ankara'da tanıdığımdan, bildiğimden ankara'nın sanıyordum. bugün anladım, sonbahar ankara'nın değil. ankara da olsa olsa kışa ait bir şehirdir (o da sadece kar yağdığında).

kendimi sevdiğim/seveceğim tek şehir olduğunu düşünürdüm. bügun anladım, ben de bu şehrin değilim. beni melankoliye bulayıp sonra da sonsuza dek kilitli kalacak bir kutuya hapsedebilecek bi şehir ankara. işte bu yüzden kalıcı gidicilik istiyor bir yanım (ruhumun en sıkkın yanı), diğer yanım (hayatımın en gerçekçi yüzü) mümkün kılmıyor toparlanıp gitmeyi.

bunalımdan değil, mutsuzluktan değil, sıkılmışlıktan değil. sadece artık sevemiyorum bu şehri. bu zamana dek ona aşkımı milyonlarca farklı kelimeyle anlatmaya çalışmışken, şimdi kendisini bırakıp gitmek istiyor oluşum ne acı. artık onu sevmiyor oluşumdan, beni melankoliye boğuşundan söz etmem... ben olsam, koca bir şehir olma gücü benim elimde olsa yani, her kapımı kapartırdım suratıma. bunca zaman şefkatle, yalnızlığımı paylaşmış gri kadına ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum bir yandan. ne karışık...

ankara...
sanki yüzyıllardır istanbul'la sidik yarışına sokulmaya, hep memuriyet disiplinine sahip oluşuyla ezilmeye çalışılan, karakterli oluşu göz ardı edilen şehir. oysa ankara akşam olunca evine gelmiş çocuklarına kavuşabilmiş, o asık yüzünü iş yerindeki masanın çekmecesine bırakabilmenin huzurunu bilen, kıt kanaat yetirip onunla hep güzel oyuncakları alabilen, lezzetli yemekler sunabilen bi şehir... memur bir şehir... memur bir anne şehri mesela...
yaşamak zorunda kalan değil ama yaşayan bilir... sanki fonu hayatımın eksik yanlarını vurguluyor, yetmiyor artık şehrin şefkati. üzgünüm ama gerçekten sevemiyorum artık seni...

*gayet zorlayarak. kanırtarak. bi şey anlatmaya çalışarak. gerçekten uğraşarak çok zor yazdığım bu kelimeler için özür dilerim. yazmaktan keyif aldığımı söyleyemem. bu neden bu kadar zor oldu. aklımdan geçen bi şeyi burda görmek nasıl bu kadar sevimsiz durabildi bilmiyorum.
diskonnektus erektus yorumuyla gaz verdiğinden, söyledikleri mantıklı geldiğinden önceki gibi aklımın bi köşesinden akan bandı buraya yapıştırmaya çalıştım. devamı gelir mi. ne kadar gelir. bilemiyorum. yine de bunun için de teşekkür ederim.

Salı, Ekim 02, 2007

yaz

yazamıyorum. yani yazmaya çalışıyor da yazamıyor değilim. neden yazamıyorum bilmiyorum. bi şey koptu bi şey yazasım gelmedi bi daha. antipati duymuyorum sevgili bloguma. artık yazmıcam gibi bi şey de yok. ama işte nedir o kopan bilmiyorum. bulursam yerine bağlayıp bir iki kelam etmek isterim. evet sanırım bunu isterim.

Çarşamba, Eylül 26, 2007

Chrysanthemum


getirdiğin bu güzel mevsim için,
kulağımı çektiğin için,
bu sabah daha güzel uyandığım için...
inceliğine, güzelliğine, kalbine, sana...

Perşembe, Eylül 20, 2007

zincir

son derece gerginim. gergin olduğumu gösteremedikçe daha da gerginim. vücudum birinin geçip beni işaret parmağıyla itmesini bekliyor gibi. bi itse karşımdaki çıtırdayıp döküleceğim yere. derinden bir yerden gümbürtüler geliyor. sonunda infilak edip kendimi de çevremdeki herkesi de kurtaracak gibiyim...

bu his, günün uyanmamla başlayan -yaklaşık- 13 saati boyunca geçmiyor. aklım beynim başka türlü işliyor. olmayacak şeyler geçiyor aklımdan. ya da tüm günün verimini alıp götürecek bir ruh hali çörekleniyor üstüme. kendimi, tuvaleti içinde bulunan tek kişilik bi hücreye kapatılmış gibi hissediyorum. başım ağrıyor. bedenimin her yanı uyuşuyor. belim, sırtım, kuyruk sokumum üçünün de varlığının öylesine farkındayım ki bu acı da bitmeyecek gibi geliyor.

bi şeyler yoluna girsin istiyorum. artık büyüdüğümü kendime kanıtlamak istiyorum. hiçbi adım atıp hiçbi yere varamadığımı fark ediyorum. bunu hissettiğim zamanlarda kötü düşünceler başka kötü düşünceleri çağırıyor. nasıl kurulduğunu anlayamadığım bir zincir oluşuyor. halkaları birbirinden çok farklı bu zincir beynimin etrafını sarmaya başlıyor. eninde sonunda zincirin kancayı attığı yere varılıyor. oradan vicdanımın zırıltısı duyuluyor. vicdanım kendim dışındaki herkes için en az bir kez ağlıyor. sonra asıl mesele başlıyor.

bu bahsettiğim asıl mesele çelik bir kasanın içinde duruyor. zamanla kilidi aşınan kilidi bazen orada burada burada açıldı. yine de kilit iyice kapalıyken dışına bir şey sızdırmıyor. kasanın çelik zırhını aşıp içeri girebilen tek şey o zincirin ucundaki kanca. o kanca vicdanımın üzerindeki kasanın yerini değiştiriyor. kasanın kapağının yanında bir yerlerde aralıklar yaratıp, içinden dışına kötü kokular sızmasına, kokunun vicdanımın gözlerine kaçmasına sebep oluyor. sonrası malum. hep aynı his.

ben bununla, kendimle, hayatla, insanlarla, kabuslarla hiçbi şeyle mücadele etmeyi bilmiyorum ve beceremiyorum. bunların hepsini kabul ediyorum. ama gerçekten bundan iyisini yapamıyorum. beceremiyorum işte hiçbi şeyi. elim kolum kilitleniyor. ne yapacağımı bilemiyorum...

vaktiyle bi yerde birisi bana "avcılar için çok kolay bir av" olduğumu söylemişti. güçsüzlüğümü insanların gözlerine soktuğumu filan da... sonra benim aslında çok güçlü, çok şöyle, çok böyle olduğuma inandı... uzun sürse de onu inandırmayı becerdim, ama aslında hala aynı "ben"im... üzgünüm o "bi yerde bunları söyleyen birisi", ben bundan fazlası değilim... üzgünüm herkes!.. ben size hep yalan söyledim... hiçbi bokun geçtiği ve unutulduğu yok...

şimdi mümkünse beni hayatlarınızdan siktiredin...

*yazıp taslak olarak kaydettiklerimden. taslaklardan nefret ederim. bir şeyi söylemeye karar verip söylememekten de. gibi...

Çarşamba, Eylül 19, 2007

nah)(keme

birisi içimdeki mahkemeyi sonlandırsın. amerikan filmlerinin hafızama kazıdığı koca mahkeme salonu, içindeki bi dolu insan, hakim, savcı, avukatlar... zanlı... hepsi çıkıp gitsin beynimden. sorgu, yargı, karar ve ceza... ne olacaksa olsun ve bitsin artık. varlığına inanmadığım "adalet" girsin kapıdan içeri, "karar idam olmalı" desin mesela... ya da avukatlar kozlarını çıkarsınlar artık... bu kadar uzun süre sonra ne kadar sağlıklı olursa, o kadar sağlıklı bir kararla yoluna gitsin herkes... mahkemedeki fısıltılardan, beynimdeki uğultudan çok sıkıldım... sorgu, yargı, karar ve ceza... ne olacaksa olsun ve bitsin artık...

Salı, Eylül 18, 2007

hudut

Ruh halimin gelgitlerinden çok yoruldum. Bu kendini iyi-kötü-yalnız-kalabalık-sıkılmış-kormuş-çaresiz-neşeli-geveze vs vs vs hissetme halleri birbirini öyle hızlı takip ediyor ki ben bile yetişemiyorum içindeyken. Bu normal bi şeydir belki, bilemiyorum. Bilmek istiyor muyum ondan da emin değilim. Her neyse, anlatacağım bu değildi.
Bu gelgitler öyle rahatsız bi hâl yaratıyor ki, bedenime de vuruyor kendisini. Çok yorgun hissediyorum. Yani hem ruhumu hem bedenimi yorgun hissediyorum -ki ikisi de çok zor. Elimi uzatmak istediğim her nokta uzaklaşıyor sanki öyle anlarda. İçimde tüm bu duyguların sonunda sadece sevinç bile kalmış olsa enerjim olmuyor bi şeyler yapmaya. Kötü. Aslında hepsinin temeli bu işte "kötü".

"Kendimi yalnız hissediyorum" dememek için çırpınmak bir de. Hani öyle bi durum ki, bunu söylediğimde herkes çullanıyor üstüme,
“Yalnız değilsin ya ben varım, yalnız değilsin ya o var, yalnız değilsin ya biz varız...”
Tüm bu cümlelerin özeti başka bi ‘yalnız değilsin’de gizli,
“Yalnız değilsin yaaa şımarıklık etme!”...
Bu da beni çok yoruyor.

Beni anladığına delice inanmış insanlar bile bu ‘yalnız değilsin’leri öyle inanarak söylüyorlar ki şaşırıyorum. Oysa bu yalnızlık bildiğin yalnızlık değil, birinin yanında uyuyabilmek, iki lafın belini kırabilmek, içip dağıtabilmek, oturup ağlayabilmek, boş boş ve manyakça şeylerden bahsetmek değil. Bu öyle pis bi şey ki, sen küçücük çocukken yerleştirivermişler içine ve sökemiyorsun oradan. Üzerine yama yapıp başka bir kumaştan, gizleyebiliyorsun elbette ama tenine değiyor işte içinden... Öyle bi şey işte...

Asıl mesele bu. Yani hatta asıl mesele bu deyişim de bi çeşit itiraf sayılabilir. Bu durum canımı sıkıyor. Anlatmayı denemek istemiyorum bana "Aşkolsun hiç yalnız olur musun (bak yine huysuzluk ediyo küçük sümüklü)" diyenlere de. Oysa ben yalnız hissederken ve bunu söylerken, sadece söylemek istiyorum, cevap aramak/bulmak değil. Çünkü ben bu kadar yılda bunun bi çözümü olmadığı konusuna ikna oldum. Sadece içimdeki yükü hafifletmek benim derdim. Bir "oyun arkadaşı" sahibi olmak değil yani.

Bu konuda son olarak şunu söyleyeyim.
Hissettiklerinin sınırı yok. Hissettiğin hiçbi şeyin sınırı yok. Yani "Daha mutlu olamam" da yalan, "Daha çok yanamaz canım" da...
Ve herhangi bir duyguyu bir kez tattın mı, gerisinin geleceğini bilmelisin işte. Bi daha asla hissetmeyeceğini, sonsuza dek veda ettiğini sanmamalısın...
Aynı duygu daha yoğun çıkacak bi gün karşına.
Bunu bilmelisin ve tedbir alamayacağından emin olsam da söylemeliyim ben de.

Cuma, Eylül 14, 2007

50



bazısını bildiğim, bazısını ilk kez gördüğüm, bakarken ne hissedeceğimi bilemediğim fotoğraflar...
son elli yılın fotoğrafları...
(1954-2004)


Perşembe, Eylül 13, 2007

tell me where it hurts / garbage

what is my day going to look like?
what will my tomorrow bring me?
if i had x-ray eyes, i could see inside
i wouldn’t have to predict the future

i wish that you would do with some talking
how else am i to know what you’re thinking?
if only people would say what it really was
what it really was
what it really was that they wanted

tell me where it hurts
to hell with everybody else
all i care about is you and that's the truth
they don't love me; i can tell
but you do, so they can go to hell

did they ever give you a reason
to believe in something different
if you’re looking for love, for what it's worth
i have plenty of it lying around here somewhere

if you are looking for disappointment
you can find it around any corner
in the middle of the night i hold on to you tight
so both of us can feel protected

tell me where it hurts,
to hell with everybody else.
all i care about is you and that's the truth
they don't love me; yeah i can tell
but you do, so they can go to hell

i’ve been loved but i didn’t know how to feel it
and i’ve been adored but i don’t know if i ever believed it
i’ve been loved my whole life but i didn’t know how to take it
until...

so tell me where it hurts
to hell with everybody else
all i care about is you and that's the truth
they don't love me, yeah i can tell
but you do, so they can go to hell
but you do, so they can go to hell

tell me where it hurts
tell me where it hurts
tell me where it hurts now
tell me where it hurts

intihar


Çarşamba, Eylül 12, 2007

1000 a

bi dur ve düşün. karşında kendisine yeni bir bina inşa etmeye çalışan biri. harcını nereden alacağını bilmiyor, toprağı ne kadar kazması gerektiğini de. öyle ki aslında nasıl bir binanın
kendisini mutlu edeceğini bildiği halde -başkalarının beğenileri ona başka bir binayı öğütlüyor diye (sırf bu yüzden yani)- harcının yetmeyeceği, içinde oturmaktan rahatsızlık duyacağı bir binayı temelsiz ve şaşkın, yapmaya başlıyor. sen her şeyi izliyorsun dışarıdan. çok uzun süredir izliyorsun. bina çok uzun süredir yükseltilmeye çalışılıyor. fakat koyulan her tuğla dengesizliğini gözüne sokuyor. sallanıyor, sonunda da düşüyor ve başa dönüyor.
hani harcın tamam olamamasının, temelin ne kadar kazarsa kazsın derin olamamasının sebebini de bulamıyor. "senin yapmak istediğin bina gerçekten bu mu?" diyemiyorsun.
içinde mutlu olacağı binanın ipuçlarını veriyor aslında. içinde mutlu olacağı için dışından da güzel görünecek bu binayı itiraf edemiyor sadece. mesela binanın dışında roma dönemini hatırlatan sütunlar olmasa, bahçesinde işeyen çocuk heykelli küçük havuzcuklar eksik olsa ne kadar gerçek ve samimi duracak, üstelik tam da onun istediği gibi olacak... göremiyor... göremiyor çünkü önüne sunulan mutlu binacıklar önünü kapatıyor.

ne demeli? harç karmasına yardım doğru mu/yeterli mi?
olur da bina yükselirse, ilk sarsıntıda yerle beraber olmaz mı?
yoksa sana ne mi? mutluluk tasvirinin bir kalıba tıkıştırılmasına ses etmemeli mi?

bilemiyorum...
belki de biliyorum, ama üstüme vazife görmüyorum...


not: sevgili ismiaaanım bi kitap hediye etmişti vaktiyle, ayn rand - fountainhead (yanlış yazdıysam kafama sıkacağım evet)... orada bir mimarı anlatıyordu. okudukça kızmıştım kitabın yazarı o faydacı kadına... sonra sonra fark ediyorum ki..kitap fazlaca etki bırakmış üzerimde...

orada bir sürü şey söyleniyordu ama söylenenlerden biri de şuydu:
başkaları beğeniyor diye yapamam bu binaları...ben içinde yaşanacak, yapıldığı yerle bütünleşmiş yapılar yaparım..bunu kendi keyfim için yaparım... beğenmiyorsan almazsın ben de hayatta kalmaya çalışırım...

yani tabii ki doğrudan bunlar yoktu ama benim yazdığım bu bina olayı ile orada okuduklarım...
neyse anlatamayacağım...
kendimi ifade yeteneğimi aldırmış gibi hissediyorum...
öyle...

tavanlara kadaaaar

beni tanıyan biri,
bu karikatürün neden burada olduğunu bilir...
nasıl gülümsettiğini de...

Salı, Eylül 11, 2007

aydede

...hayır yani öyle bi şey ki, mecnun gelse ve leyla'ya olan aşkını anlatsa bile ikna olmam hissetiklerimden fazlasını hissedebildiğine. konuyu ne zaman ve nerede geyiğe vuruyor olursam olayım, biliyorum ki içimden taaaa içimden benim bile varlığını hesaplayamadığım büyüklükte bi aşk hücum ediyor kalbime aydede'mi düşününce. adımı tamamlayan bu güzel adam aşk denilen karmaşanın mimarı. daha önce de söylemiştim ya, var'olsun...

misal bugün çok sevgili papatya'ya "o kadar yıl nasıl geçti bilmiyorum, ilk günkü gibi, hata daha da çok..." derken oldukça ciddiydim. gel gör ki, ben hiçbi zaman hissettiğim şeyi hissettiğim şekliyle söyleyemedim. yani diyorum ki, "evet, o kadar zaman nasıl geçti? ilk gün hissettiğimden bile çok. hani onunla buluşmak için ders kaydımı son günü olmasına rağmen sana bırakıp koştuğum günkünden de, kafam karma karışık dolaştığım onca zamandan da, yaralı dizimle okuldan kızılaya kadar yürüdüğüm günden de çok... bugün hepsinden daha çok, yarın bugünden daha çok, sonra da yarından..."

aşkın bitmeyeni, artanı, körlükten sıyrıldığında da süreni, mutlusu oluyormuş...
işte bu yüzden sevgili aydede, beni bana yalancı çıkardığı için de, hem sağ hem de var'olsun...

seviyorum...

extramücadele

EXTRAMÜCADELE NEDİR?

Extramücadele 1997'de başlamış büyük bir projedir. Hayali siparişler üzerine çalışır. Aynen bir grafikerin müşterisi için bir işaret tasarlaması gibi toplumsal baskı altındaki bütün topluluklar için işaretler tasarlar. Onların hayali isteklerine uygun resimler yapar. Üniversiteye alınmayan türbanlı kız da, kürtçe konuşması hoş karşılanmayan adam da, Avrupalılaşma hareketine karşı çıkan islamcı da, islamcının karşıdevrim arzusundan rahatsız olan ordu ve sol aydın da Extramücadele'nin hayali müşterileridir. Extramücadele'nin hiç bir politik düşüncesi yoktur. Taraf değildir. Olamaz.
- - - - - - - - - - - - - - - - - - -
Extramücadele sürekli ödünç alarak, rüyayurdunu arar.
Bu arayış kavramsal bir temel oluşturmak isteğinden çok, düşüncenin rüyasıdır. Aynen bir elma resmi ile bir elma yazısının ancak rüyada aynı şey oldukları gibi. Ya da İstanbul'a gelen bir yabancının karşılaştığı İstanbul tabelası ile gerçek İstanbul'un birbirlerinden çok farklı şeyler olmalarına rağmen, aynı şey de oldukları gibi. Extramücadele, birbiri ile ilgisi olmayan şeylerin ilişkisidir. "Düşünüyorum" durumundan, "düşünülüyor" durumuna geçme isteğidir. Extramücadele, fotoğraf, şekil, işaret ve yazının bitmeyen kavgasıdır. Farklı dünyalardan koparılmış bu dörtlü arasında sürekli bir geçiş, birbirlerine kaçış vardır. Her biri, diğerinin hayaletidir. Dünya ve öbür dünya ve öbür öbür dünya gibi... Extramücadele, farklılardan bir vücut yapar. Birbirlerinin hayaleti olan parçalardan bir bütün, bir Frankenştayn yapar.

extramücadele

Pazartesi, Eylül 10, 2007

kim

bazı şeyleri söylemek zordur. bazı şeyleri söylemek, söylemesi zor şeyleri söylemekten daha zordur. öyle şeyler vardır ki onları söylemek,
...ben eşcinselim, ben evliyim, ben hamileyim, ayrılmak istiyorum, başka birine aşığım, seni aldatıyorum, karımı, babamı ve 3 çocuğumu boğarak öldürdüm...
demekten çok daha güçtür.

insan en çok kendini ele vermekten korkar. insan bu cümlelerle de kendini ele verir ama en çok kalbinin içini açmakta zorlanır. bazı şeyleri söylemek "seni seviyorum" demekten daha zordur.
sevdiğini bir kere söyleyince gerisi gelir çünkü, ama bu "bazı şeyleri" her söylemeyi deneyişinizde aynı sıkıntıyı duyarsınız.

kimileri en çok
...bugün benimle kalamaz mısın, öz güvenimi yitirdim, bu sabah -ve gece ve yıl ve ömür- uykumdan uyanmak istemiyorum, sana çok ihtiyacım var, annemin yanında uyumak istiyorum, gitme...
demekte zorlanır.

kimileri bu cümleleri öyle içinde hisseder ve açık ettiğinde yara alabileceğini öyle iyi bilir ki onu gerçekten kendisi yapan, dışarıdan görünmeyen eksik yanlarını, yarım yanlarını ve hatalarını ve ihtiyaçlarını söylemekte zorlanır. böyleleri hep yara alır.

söylese kalbini bıraktığı bir avucu öğüs kafesi saymak zorunda kalacağını bilir...
söylemese günlerce söylemek için kıvranacağını...
söyleseydi kalacağını bilir...
söyleyemediği için ona artık ihtiyaç duymadığını sandığını da...

kimileri yara almamak için kendini açık etmekten korkar. kapandıkça kapanır kapıları. konuştukça kanayacak yaraları, sustukça büyür...

hey ha(y)aaat

...
Sonra benim sarhoşluğum mideme değil zihnime vurdu. Tabii söz konusu kişilik ben olunca durumun böyle olması normal. Sonra ordan taaa oraya kadar yürüdük. Sonra yürürken ben bi daha aşık oldum. Sorgusuz sualsiz nası sever bi insan? Bak mesela ben sevebilir miyim? Evet severim tabii ki  Ama benden başkası da sevince... Hem de benim gibi, hem de beni sevince bi başka bi şey...
Bana dedi ki, karanfil kokuyosun, evet dedim, iki tane karanfil kokuyorum... Sonra bi şey demedi... Sonra yürüdük... Sonra ben onu beklerken içimden gelsin ve bana beni ne kadar sevdiğini hissettirsin, ama seni seviyorum demeden bi şeyler desin, nolur bi şeyler de..diyodum... Bana elini tutabileceğim biri olduğunu hatırlattı yine..teşekkür ettim... Sonra keşke saçlarımı okşasa dedim..saçlarımı okşadı ben ağladım... Sesli düşünmüş olmaktan korktum..ama sesli düşünmediğimi de anladım...
Sonra... Sonra...
Kendimi kötü hissetmeye devam ettim ama. Çünkü ben kıymet bilmezim. Hani böyle hayatımın tüm kötü duyguları birkaç konsorsiyum oluşturmuş beynimde, hayatımı ele geçirme ihalesine girmiş gibiydi. İhaleyi suçluluk-tiksinme-kendinden nefret kazandı. Salak sulak ağlama halleri. Ertesi gün daha iyiydim.
Sonra o bana böyle zamanlarda kötü hissettiren ne varsa çıkıp geliyor sana, oradan biliyorum bugünlerin geldiğini. Seni tam olarak anlayamıyorum belki ama anlamayı deniyorum, bunu garipsemiyorum, kızmıyorum, üzülüyorum sadece bi de biliyorum bu zamanları dedi. Bi erkeğin, bi kadının gidip gelen ruh durumunu anlaması ne kadar mümkündür? Evet aşık olmak için sebeplerim var kesinlikle...
Ya ne anlatıyorum...
Diyorum ki, hayat karşındakini anlama değil ama “anlamaya çalışma” meselesi...
Hayatı buldum ben ya, çevresini bok sarmış bi hayat, hani böyle dışı pislik içinde ama içi pırıl pırıl bi hayat...
Demiştim ya, her şey bir kapı kilidine bakıyo, sonra hep huzur..hep heyecan..hep aşk..hep sevgi..hep kavga..hep barışma..hep hep..hepsini bırak hayat hep “o” olduğundan emin olunan adam/kadın...

Pazar, Eylül 09, 2007

yok mu

"son kere olsun duyan yok mu, hallerimi gören yok mu, giderim yolu kanım aksın, canım yansın, yanan yok mu..."

çmr

Cumartesi, Eylül 08, 2007

nolur

durum özeti: sevgili arkadaşlarımın doğumgünü şeyleri sebebiyla tekila şeyleri içildi. tekila sarhoşluğunun kendini sadece sarhoşluk sahibi kişiye belli eder halleri hakim üzerimde. hareketlerim kontrol altında ama ruh durumum değil. dışarıdan görsem kendimi, her zamankinden de iyi derdim... içeriden görünce kazın ayağı başka...

aslında ne yazmak istediğimden çok emin değilim, ne yapmak istediğimden de. tekila dedikleri zıkkmın esiri oldum yine iki dakikada. kötü bir uykuyla geçen kötü gecenin üzerine alınmış kötü haber, üzerina güzel bi tekila... sonuç kusursuz tabii ki...

umutsuzluğa kapılmak için en güzel zeminin hazırlandığı şu dakikalarda, şu hayatın neresinde durduğumu bilemiyorum mesela. yine anı dakikalarda sevmediğim hayatın, sevdiğim insanlarını mutlu edemediğimi, edemeyeceğimi bilmek de ayrıca keyif verici madde etkisi yapmakta... sorun şu ki, keyif verici maddeler bende hep ters tepiyor...

şu an canım ne kadar yanıyor, ne derecede kötü hissediyorum anlatabilmem mümkün değil. zihnim keyifli cümleler kurmaya programlandı ama içimdeki sıkıntı kaplıyo beni. deli gibi ağlamak istiyorum ama... o da mümkün değil bu ortamda.

ben olsam sarhoş bi insanın kurduğu cümleleri ciddiye almazdım, sen de alma. ama kendimi köpek yavrusu gibi hissediyorum, kıçına tekmeyi yemiş bi it gibi... beni sev demek istiyorum, okşa başımı, sokulayım kolunun altına, seni seviyorum filan da deme sev işte, benim bildiğimle yetinmeme izin verme. şefkate aç filan değilim... aç mıyım... bilmiyorum... sadece olmamak isterdim şu an...

canım çok yanıyor, hayatımın tamamını silip yeniden yazmak istiyorum. bundan sonrasını yazmasam da oılur, her şeyi güzel hatırlıyım yeter. hayat beni affet n'olur!!!

gülmek zorunda hissetmekten bıktım artık. kendimden de. küfretmek istiyorum şimdi. öyle pis küfürler etmek istiyorum ki utanıyorum buraya yazmaya. oysa böyle zavallıca cümleleri yazmak hiç de utanç verici değil. ama madem yazdım, silmeyeceğim bi daha bu konuda da anlaşmalıyım kendimle... ben! ben, beni affet nolur!!!

her şeyden muaf olayımi nefes almak zorunda olmayayım mesela... ben olmayayım nolur izin verin de gideyim... izin verin bana nolur... çok sıkıldım, birileri anlasın beni, bilsin, şüphe duymasın hissettiğim sıkıntıdan, beni ciddiye alsın ya da bunların hiçbiri olmuyor madem, gitmeme izin versin... kendimi yalnız olmadığımı bile bile yalnız hissetmeyeyim artık nolur...

şimdi gidip bi şey yokmuş gibi yapayım, güleyim filan...
bitsin bu yazı da ...
ne yazdığımı bir kez daha okumayacağım dönüp...
sen de okumamış gibi davran...
nolur unut bu zavallı halimi...
unut nolur...

Perşembe, Eylül 06, 2007

Hatırlat da Haziran'ın sonlarında çocukluğumu yakalım / ah muhsin ünlü

Sen beni öpersen belki de ben Fransız olurum
Şehre inerim bir sinema yağmura çalar
Otomobil icad olunur, Zarifoğlu ölür
Dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

-Senegalliler dahil değil

Sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
Çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
O vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
Hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin



-Yoksa seni rahatsız mı ettim?

Sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
Ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
Elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
Elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

-Freud diye bir şey yoktur.

Sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
Belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
Bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-Haydi iç de çay koyayım.


ah muhsin ünlü