Çarşamba, Nisan 13, 2016

döküm

bu blog ne zamandır varmış bir bakayım deyince gördüm ki tam da iki gün önce dokuz yaşını doldurmuş. dokuz sene ne uzun. yeni doğan bir çocuğun serserileştiği ve kötü espriler yapmaya başladığı yaşlara gelişi demek dokuz yıl ve elbette büyük değişiklikler demek.

benim için de elbette büyük değişiklikler oldu. ama dokuz yıl... dokuz yıl için yeterince dolu ve anlamlı mıydı? bilmem... düşününce büyük mutluluk ve tatmin duyduğum şeyler var elbette ama yine de eksik sanki. şimdi bunları yazmam ilginç aslında bugünlerde daha az keşke dediğimi düşünüyordum oysa :)

galiba kendimin farkına vardığım ilk günden bugüne hep daha kolay oldu yazarak anlatmak. bir şekilde nefes almak, ayakta kalmak, hayatta kalmak, üretmek, çalışmak her şey yazmak üzerine kuruluydu. bir yerden sonra elimden tutup çıkaran, otuz yaşımdan sonra ise hayatıma nasıl devam etmek istediğimi ve en çok kendimi bulmamı sağlayan şey de yazmak oldu.

otuz yaşından sonra deyince... asıl değişiklik ne dokuz ne yirmi dokuz senede galiba... asıl değişiklik otuz sınırını geçince önce sancılar sonra huzur içinde oluyor gibi... ya da benim için böyle oldu...

kendimi, hayatımı toparlayacak en önemli adımları şu birkaç yıl içinde atmış olmasaydım belki bu cümleleri kuramayacaktım. dolayısıyla en başa dönünce, evet çok değiştim, iyi ki de değiştim. ama evet değişimden daha fazlası şu oldu, çok uzun bir yol aldım ve şimdi hem uzaktan hem yüksekten görebiliyorum dünyayı. bu yüzden eskisi kadar dert edecek bir şey olmadığını da biliyorum :)

Salı, Şubat 02, 2016

hük

insan, beynine neyi düşünüp neyi düşünmeyeceği konusunda hükmedebilse ne tatlı olurdu. böylece dert, tasa, baş ağrısı filan tarihe karışır beni mutluluktan mutluluğa koştururdu. ne var ki hayat hayal ettiğimiz süper güçlere sahip değil... buna da şükür...

Cuma, Ocak 08, 2016

sar

9 yıldır tutuyormuşum bu günlüğü. birkaç yıldır yazılarım gittikçe seyrekleştiyse de bu blogun benim için önemi büyük. yazdıkça sağaldım. sağaldıkça kendime yaklaştım. şimdi arada eskiden yazdıklarıma dönüp bakınca içimde incecik bir hatta ilerleyen uzun bir sızlama hissediyorum. hayır benzetme filan yapmıyorum. fiziki olarak o acının oradan geçtiğini hissediyorum. geriye dönebilsem en çok kendime sarılırdım diyorum.

kimseyle konuşamazken bu bloga dökmüşüm içimdeki çamuru. o çamurun beni boğmakta olduğunu kimse görmemiş ama neyse ki boğulmadan kurtulmuşum. iyi ki oğlumu doğurmuşum. yoksa asla açık açık "yardıma ihtiyacım var" diyemezmişim. gerçekten mecburiyetten iyileşmeye çalışarak başladı bu süreç. ama iyi ki de başlamış. mecbur olmasaymışım ne kadar devam edebilirmişim nefes almaya bilemiyorum.

şimdi içimde yüzlerce kelime var bir yerlere akıp giden. akıp gittikçe beni de peşlerinden sürükleyen. biter mi bilmem, başkaları görür mü bilmem. yine de akıyorum onlarla birlikte. sağalmaya ve kendime yaklaşmaya devam ediyorum.

son 3 yıl müthiş bir mücadeleyle geçti. tanıdığım insanlarla birlikte hayatım çok değişti. önceden tanı-ş-tığım insanları tanıdıkça da ben değiştim. iyi ki de değiştim. hayat asla yoluna giren, yolunda giden bir şey değil, bunu öğrendim. bundan rahatsızlık duymamayı. yolun hep patika olduğunu, nereden geçmekte olduğunun kestirilemeyeceğini filan işte... dediğim gibi iyi oldu... bilmediklerimi öğreniyorum, bildiklerimi unutuyorum, öğrendiklerimin yanlış olduğunu fark edip tekrar öğreniyorum... öyle bir döngü içinde bir batıyor bir çıkıyorum. ama iyidir, iyi oluyor, iyi geliyor. bazen batmak bile iyi geliyor. yaşadığımı hissediyorum.

eski dostlarımı hep ve hala çok seviyorum. varlıklarına şükrediyorum. iyi ki diyorum. yeni dostlarıma şaşırıyorum. hala ve inatla gelmeye devam edebiliyorlar diye seviniyorum. ve elbette yine yine yine şükrediyorum. giden dostlara eskisi kadar üzülmüyorum, gidişleriyle maceralar katanlara ayrıca teşekkür ediyorum, vay be...

zaman geçiyor işte. yaş alıyoruz. yaşlanıyoruz ve bundan utanmıyoruz. hayata dahil olmaya, onu içimize katmaya çalışıyoruz. iyidir ya, iyi oluyoruz.

Pazar, Ocak 03, 2016

Parlakmavideniz...

Hayatimi kurtarmia bir masaldi bu... Hala mutluluk veriyor... 2003'ten geliyor, burada duruyor...



Gözlerimi kapatıyorum, merak etme uyumuyorum.

Parlak mavi deniz, parlak mavi gökyüzü...

Yedi yaşındayım belki altıbuçuk, Kapızlı plajındayım
tatlı güzel bir yaz günü. Tıpkı hatırladığım gibi
burası. Kıyıdan 20 metre uzakta kurulu ilk hat
çadırları, oraların deyişiyle "en öndekiler" ya da
"ilk gelenler". Mavili, kırmızılı, turunculu Kaptan
yada Efes marka cadırlar; önlerinde şezlonglar,
şemsiyeler, bazılarında divanlar bile var,
girişlerinde hepsinin hasırlar serilmiş.

Ama şimdi ben kumsaldayım. Üstümde lacivert bir slip
mayo, önünde beyaz bağlama ipleri sallanıyor. Küçük
ellerimle bağlamaya çalışmış ancak sadece kördüğüm
yapıp bırakmışım herzamanki gibi. Güneş yağı ve deniz
kokusu, insanların ve dalgaların sesi, güneşışığı ve
temiz hava.

Kumlar sıcak ancak deniz soğuk. O yüzden denizin
kumları ıslattığı ancak pek u8ğramadığı bir noktada
ayakta duruyorum. Elimde ise artık kullanmadığım bir
can simidi. İnceliyorum elimde tutup, altı açık mavi
üstü kırmızı yanlarında fırfırları olan bir can
simidi. Tuhaf biz ailece cadır kurmaya başlamadan önce
yüzmeyi öğrenmiştim.

Biranda can simidin öbür tarafında bir çekiştirme
oluyor, bir ağırlık. Hafifçe kaldırıp bakıyorum. 2.5-3
yaşlarında bir kız çocuğu, sarı dalgalı saçları
tepesinde toplanmış kocaman gözleriyle bana bakıyor.
Can simidini bir kez daha çekiştiriyor ağırlığını
geriye verip sonra bana bakıp yeni yeni yerleşmeye
başlayan dişlerini göstererek -gözlerini kısmış, yüzü
ekşimiş- sözde tehdit edici ancak farkedemeyeceği
kadar sevimli bir şekilde bakıyor.

Şaşırıyorum. Dalgalar ayağıma kadar ulaştırıyor
nihayetinde soğuk suyunu ve o irkilmeyle şaşkınlığım
bir olunca can simidini bırakıveriyorum. Küçük sahibi
simitle beraber popo üstü oturuveriyor sulu kumların
üstüne. Kocaman gözleri biranda doluveriyor yaşlarla.
Ağlıyor.

" Naptın ustam benim elmakurduma?" diyor bir ses
arkamdan yarı şaka yarı ciddi bir tonda. O tarafa
dönüyorum. Babam ve yanında bir amca daha bizim yeşil
fonlu beyaz puanlı sahil şemsiyemizin altında
oturmuşlar mayolarıyla. Tavla oynamaktalarmış babamın
elinde zarlar o da en az amca kadar sıcak gülümseyerek
bize bakıyor. " Paşam hadi yardım et Nilay kardeşine
bak yazık ağlıyor" diyor bir başka ses, bu annem.
Annem de babamların yanında bir teyzeyle oturuyor
başka bir şemsiye altında, küçük gürültümüzün teyzeyle
yaptıkları tatlı sohbeti bozduğunu annemin elindeki
sigaradan anlıyorum. Kimse şikayetçi değil aslında
durumdan, tabi küçük elmakurdu hariç. O bir parmağı
yarımyamalak dişlerinde ağlıyor, "Buuub...Buuub"
şeklinde hıçkırıkları.

Amca yerinden kalkıyor: "Tamam elmakurdum geldim,
geldim canımıniçi..." .

Dönüp tekrar ufacık kıza bakıyorum. Ağlıyor hem de çok
içten. Tuhaf daha önce insanların başkaları yüzünden
ağladığına şahit olmamışım. İçimden dışarı doğru
kavurucu bir duygu hücum ediyor ve gözlerimde taşıt
değiştiriyor. Sıcak yaşlar yanaklarımdan aşağı
süzülmeye başlıyor. Ama ben can simidine sarılmış
elmakurdu gibi gürültülü ağlamıyorum. Hayatımda bir ya
da iki kez öyle ağlamışımdır, aynı odada karanlıkta
olsak ve ben ağlasam farkına varmazdınız. Hıçkırık
yok, ses değişimi yok, burun çekmek yok. Bir taşın
ağlaması gibi sessiz, hareketsiz.

Amca gelip küçük kızını yerden kaldırıyor, babamın ya
da annemin bana sarıldığı kadar sıkı sarılıyor.
"Elmakurdum benim, yazık o güzel gözlerine, ağlama
bitanem" diyor yaza dair güzel ne varsa o tonda.
Küçük kız sakinleşiveriyor:
"Buuuubb...Buuuubb...Bubuu". Kocaman bir öpücük
konduruyor elmakurduna amca. Sonra tutup havaya
kaldırıyor ve küçük sarı dalgalar gökyüzünde uçuşuyor.
ikisi de gülüyor, herkes gülüyor bir tek ben hala
ağlıyorum sessizce, ama hızlı toparlanırım.
toparlandım bile.

Küçük kız zarif bir kelebek gibi yanıma bırakılıyor
amca tarafından. " Hade bakalım küçük usta kızımı
gezdir bakalım, abilik et!" diyor. Minik elma kurdu bu
sözü anlamışcasına elimi tutuyor büyük bir güvenle.

Tavla zarları kahkaları takip ediyor. Annemle teyze
öğle yemeğimize karar veriyor. Ben avucumda mini mini
parmaklar masum bir çağın, masum kumsalını gezmeye
gidiyorum.


Parlak mavi deniz, parlak mavi gökyüzü...

Cuma, Aralık 11, 2015

ses.çi

aslında kimseyle barışmıyor insan. sadece anlamaya başlıyor. hak da vermiyor. sadece anlıyor. anlayınca belki o zaman bir tek kendisiyle barışıyor. kendisini affedince nefes almak kolaylaşıyor.

insanın içinde daha minicik bebekken yerleşince annesinin sesi neyin doğru neyin yanlış olduğu hakkında hep kafası karışıyor. içinde bir ses seni sürekli kritize ediyor. seviyor, önemsiyor ama çözemiyor. belki de birden ortaya çıkıp her şeyi birbirine katıyor.

hayat çok acayip.

Perşembe, Kasım 26, 2015

bana ne yaptın

bugün 26 kasım 2015. tam 13 yıl olmuş. hayatımı ellerinin arasına almış biri, tam dizlerinin üzerine indirivermiş gerim gerim gerilmiş zamanı, paramparça etmiş. tuzla buz olmuşum. öğrendiğim ne varsa unutmuşum. aklımın sahip çıkabildiğim küçücük kutularını da orada kaybetmişim. simsiyah bir sandalyede hiçbir şey hissetmeden göz yaşı dökmüşüm. neden ağladığımı ben bile bilememişim. bir şey yok demişim.
tam 13 yıl olmuş. bana o günden bu yana milyonlarca sözcük yazdırmış. binlerce zehirli oku tek tek sokmuş kalbime. düşünmeden yeniden çıkarmış ve saplamış yeniden yüzlerce kere. onlarca kere ölmüşüm 13 yılda. milyonlarca kere dirilmişim. geçti deyip ayağa kalkmışım. canımı kim yakmış bilememişim.
sokaklarda saatlerce ağlayarak gezinen, günlerce susan, hiçbir şey olmamış gibi gülen, hayatına eklediği her şeyi yavaş yavaş eksilten, ne yaptığını bilmeyen, kendini unutmuş o çocuktan özür diliyorum. bazen sadece dönüp ona sarılabileyim diye zamanda geri gidebileyim istiyorum. bazen sadece geriye dönüp "geçti" demek istiyorum. gidemiyorum.
bekliyorum, umuyorum karşılaşırız bir gün. bildiğimiz zaman zaman değildir diye umuyorum. oraya dönüp 19 yaşındaki o kızdan özür dileyebileyim istiyorum. bir daha onu hiç suçlamayayım. paramparça geçmiş o yılları süslü püslü bir kutuda geri verebileyim. azıcık gülümseteyim istiyorum. o zaten diriltecek içindeki güzel ağaçları, biliyorum.


Çarşamba, Mayıs 20, 2015

arak

tam yerini bilmesem de içimde bir yere saklanmış bir kara kutu olduğundan eminim. sadece her şeyin kaydını benim hatırladığımdan fazlasıyla birlikte tutan, yerli yersiz birden sesi açılan bu kutu ne zaman tamamı ile çözülecek, nerede önüme dökülecek onu bilemiyorum...

Cuma, Mart 20, 2015

küçül

hayat ne hızlı. ne kadar akışkan ve değişken.

son birkaç yılda tükürdüğümü yala yala bitiremedim. bitmesin, değişim de iyidir bazen teslim olmak da. 30'undan sonra olmaz dediklerim bir bir oluyor. hem de bazen gümbür gümbür güzelliklerle oluyor değişiklikler. o zaman moral motivasyon artışından hormon coşmasına koşuyorum. yine de hayat zor.

her şey için koşturmaktan, didinmekten, uğraşmaktan yorulduğumu ilk söyleyişimin üzerinden yaklaşık 13 yıl geçti ve benim bu konudaki hissiyatım hala değişmedi. hayat değişmediğine göre burada da teslim olup kabullenmek gerek. ama insanın en zor kabullendiği şey kendisi galiba. bu yüzden kendiyle barışık insanları sevmiyoruz genel olarak. bizim başarmakta çok zorlandığımız şeyi onlar çoktan yaladı yuttu diye.

yine de kendimle, yüzde yüz barışıkmışım gibi görünme çabasına girip küçülmediğim için gurur duyduğumu da inkar edemeyeceğim. değişmeye çalışıyorum ama yalan söylemiyorum en azından... en azından kendime... öyle işte...


Pazartesi, Şubat 23, 2015

yaz-g-ı

insan yazmayı unutuyor biliyor musun? konuşmayı unuttuğu gibi... kendi sesini duyunca korktuğu gibi yazmayı da unutuyor insan. belki de bu yüzden yazmayı hiç bırakmamak gerekiyordu aslında. hayatın hızına yetişmemi sağlayan tek şeydi yazmak. kafamın içindeki dünyaya anlam vermemi sağlayan şey de yazdıklarımı okumak.

uzun süre uğramadım bloga. zaten aslında geri dönüp okumam da. fakat geçenlerde bir girdim içine, kayboldum sonra. ben miydim okuduklarım? neler neler hissetmiş, nerelerde kaybolmuştum? hakikaten ben de çok şaşırdım. en çok büyümüş olduğuma şaşırdım.

içimde bazı yerler aynı kalsa da ben değiştim. çok değiştim. kendimi bile şaşırtacak kadar çok değiştim. bazı iyi yanlarımı kaybettim. bazı erdemleri öğrendim. şimdi biliyorum ki asla tam olmayacağım. yine de elimde kalanın şu an elimde olduğu gibi kalmayacağından eminim.

değişime neden direndim onca zaman, kabullenemediğim neydi bilmiyorum. ama galiba müdahale edemediğimiz yollar, geliş gidişler esnasında eğilip bükülüyor oluşumuz aslında doğamız gereği.

elimde olmadan anlatmak istiyorum hala kendimi. kimse duymasa da çığlık çığlığa bağırmak istiyorum bazen. hala. ne garip değil mi? yapmak istediğim şeyin görünür olmakla ilgisi olmadığını yeni anlıyorum. ben sadece tamamlanmaya çalışıyorum. belki hiçbir zaman gerçekleşmeyecek ama yine de peşinde koştuğum bu.

bu yüzden yazıyorum. buradan çıkan yolda bambaşka sayfalarda yazıyorum. tüketebilir miyim içimdeki kelimeleri bilmiyorum. kendimi anlatmayı bıraktım. ama hala anlatıyorum. dilerim yazdığım o satırlar benimle gelsin, beni kendileriyle gidecekleri yere götürsün. sonra yeni sayfalara teslim etsin. dilerim ilk kez sesli söyleyebildiğim dileğim gerçek olsun... dileklerim...

Pazar, Şubat 15, 2015

...

koca bir yıl mı geçmiş buralara uğramayalı? eskiden günde kaç post girerdim. durmadan anlatmak isterdim. aslında sanırım anlatma isteğim azalmadı ama yoruldum. bir de farklı şekillerde de anlatmayı öğrendim. yine de bir günlüğün yerine ne geçebilir ki?

tüm samimiyetimle yazdığım yüzlerce satır. artık bitmeye yaklaşmış bir defter. ya da hala aynı yerde eskisi gibi yazılmayı bekleyen sayfalar. burada, geride ne bıraktım bilmiyorum.

aklımda, içimde şiddetli ve bazen korkutucu duygular... bazen sakin, moralli bir gülümseme... nerede durduğumu bilemiyorum bu yüzden bende...

geçenlerde bloguna dönüp beni de hatırlamış sagittarius bir soru sormuş sonra benim iyiyim dediğim eskiiii bir postun üstüne "şimdi nasılsın?" nasılım hakikaten?

bu kendime sormaktan kaçındığım bir soru aslında. kafamı karıştıran bir soru. üzerine düşünmek istemediğim bir soru... böyle olduğuna göre iyi değil miyim acaba? gerçekten bilmiyorum...